"Evden karanlıkta çıkıyor, eve karanlıkta giriyor ve güneş görmüyordu."
Benim hikayem bu şekilde başlasın istedim. Havanın soğuk ya da sıcak olduğunu ancak (mümkün olduğu zamanlarda) dışarıdaki insanlarla kurduğum iletişim sonucu öğrenebildiğim günlerdeyim. Yoksa kuşlar mı uçuyormuş, hayat kısa mıymış, hava sıcak mıymış, hiç bir fikrim yok doğrusu.
Eylül'ün 17'sinde kendimi iş dünyasının ortasında buluverdim. Kurumsal bir firma gereği her şey belli talimatlar ve kurallar çerçevesinde biraz da katı bir şekilde ilerliyordu bu dünyada. Ben, küçük bir İngiltere oluşturan yabancı personellerin asistanlığını ve çevirmenliğini yapmakla başladım iş hayatıma. (Daha önce yaptığım işleri yok saymaksızın sadece kurumsal bir firmadaki iş hayatımdan bahsettiğime dikkat çekmek isterim.)
Direktör, yönetici, tasarımcı ne isterseniz hepsinden bulunur bizde İngiliz. Sabah 8'de başlayan mesaim akşam 6'ya kadar devam etmekle kalmıyor bir de öyle bir koşuşturmacaya ev sahipliği yapıyor ki sabah toplantıya girip akşam çıkıveriyorum. Son iki haftadır hayat böyle ilerliyor benim için.
Sakın şikayet ediyormuşum ya da durumdan memnun değilmişim gibi gelmesin kulağınıza anlattıklarım. Ben bu işi çok seviyorum. Açıkçası kendimi sözlü çevirinin ortasında bulacağıma pek ihtimal vermiyordum üniversitenin son bir yılında. Oysa şimdi ardıl, fısıltı hepsi gırla gidiyor. Zor olmasına zor, zevkli olmasına çok zevkli.
Hayat bir film misali akıp gidiyor son bir buçuk aydır. Ben de merakla oturmuş izliyorum. Hayatı sorgulama süreci her zaman devam ediyor tabii. Bir robot misali sabah 6'da uyanıp eve akşam 8'de gelip 2 saat vakit geçirip 10 gibi uyumak hayatın ne kadarını temsil ediyor olabilir? sorusu aklımda dönüp duruyor. Hani 'hayat kısa, kuşlar uçuyor' ya, ben kuşları göremiyorum bir süredir, uçuyorlar mı gerçekten?
26 Eylül 2012 Çarşamba
10 Eylül 2012 Pazartesi
kozasından çıkan kelebek misali.
Mevsim yazdan sonbahara geçer ve doğa değişim geçirirken benim hayatım da doğaya paralel olarak mevsim değiştiriyor. Sonbaharla ilkbaharın karışımı olsaydı eğer, benim hayatımda yaşanan mevsimi bununla ifade edebilirdik, ama yok. Bir yanda dökülme zamanı gelmiş ve daha fazla direnemeyerek kendilerini yer çekimine bırakan sarı yaprakları sayıyorum, bir yanda ise yeni yeni açmış birbirinden güzel rengarenk çiçekleri seyir ediyorum.
Öğrenci hayatım gibi geride bıraktıklarımın ardından iş hayatına hazırlanıyorum bu günlerde. Yaz bana pek neşeli ve dolu dolu geçen tatiller sundu bu yaz. Kıbrıs ve İngiltere tatillerinin yanı sıra bir de nur topu gibi roman verdi bana. Romanın bitmesiyle bir süre edebiyattan uzak duracağım gibi görünüyor. Ama bu asla bir son değil sadece belirsiz bir süreliğine verilen aradır, edebiyata bir gün mutlaka devam edilecektir. Edebiyat karın doyurmuyor olabilir, fakat pek çok açıdan insanı doyurmaktadır.
Önümüzdeki Pazartesi'den itibaren sabah 8 akşam 6 mesaili bir iş sahibi olacağım. Değişimler heyecan getiriyor, ama tedirgin etmediğini söylemek de yalan olur. Bu zamana kadar romanlar, kısa süreli konferanslar gibi iş tecrübeleri olan ben, hayatımın bundan sonraki diliminde ne zaman biteceğini bilmeyen bir işe başlıyorum. Korku var efendim, 'özgürlük elden gidiyor mu' korkusu bu. Öte yandan ekonomik özgürlüğün daha pek çok özgürlüğü beraberinde getirdiği de aşikar değil mi? O halde bir takım özgürlükleri kaybederken bazılarını da elde ediyorum demektir.
Değişimlerden bahsederken şunu da eklemeden geçmeyeyim dedim... Günümüzde çok sık kullanılan "ay ben elektrik alamadım ondan" tabirinin altında yatan gerçeklerden bahsedelim. Şu anki kullanımı kadar basit olmayan bir gerçektir bu. Bazen (milyonda bir) ilk kez gördüğünüz bir insandan alırsınız o malum elektriği ve devamının geleceğini hissedersiniz. Bunu onu görür görmez anlamazsınız, onunla sohbet ettiğiniz onunla güldüğünüz onunla dert paylaştığınız an anlarsınız. Belki de bir daha yaşayamayacağınız bir andır o. Ömürde bir kez gelir insanın başına. Umarım gelir hepinizin başına.
Öğrenci hayatım gibi geride bıraktıklarımın ardından iş hayatına hazırlanıyorum bu günlerde. Yaz bana pek neşeli ve dolu dolu geçen tatiller sundu bu yaz. Kıbrıs ve İngiltere tatillerinin yanı sıra bir de nur topu gibi roman verdi bana. Romanın bitmesiyle bir süre edebiyattan uzak duracağım gibi görünüyor. Ama bu asla bir son değil sadece belirsiz bir süreliğine verilen aradır, edebiyata bir gün mutlaka devam edilecektir. Edebiyat karın doyurmuyor olabilir, fakat pek çok açıdan insanı doyurmaktadır.
Önümüzdeki Pazartesi'den itibaren sabah 8 akşam 6 mesaili bir iş sahibi olacağım. Değişimler heyecan getiriyor, ama tedirgin etmediğini söylemek de yalan olur. Bu zamana kadar romanlar, kısa süreli konferanslar gibi iş tecrübeleri olan ben, hayatımın bundan sonraki diliminde ne zaman biteceğini bilmeyen bir işe başlıyorum. Korku var efendim, 'özgürlük elden gidiyor mu' korkusu bu. Öte yandan ekonomik özgürlüğün daha pek çok özgürlüğü beraberinde getirdiği de aşikar değil mi? O halde bir takım özgürlükleri kaybederken bazılarını da elde ediyorum demektir.
Değişimlerden bahsederken şunu da eklemeden geçmeyeyim dedim... Günümüzde çok sık kullanılan "ay ben elektrik alamadım ondan" tabirinin altında yatan gerçeklerden bahsedelim. Şu anki kullanımı kadar basit olmayan bir gerçektir bu. Bazen (milyonda bir) ilk kez gördüğünüz bir insandan alırsınız o malum elektriği ve devamının geleceğini hissedersiniz. Bunu onu görür görmez anlamazsınız, onunla sohbet ettiğiniz onunla güldüğünüz onunla dert paylaştığınız an anlarsınız. Belki de bir daha yaşayamayacağınız bir andır o. Ömürde bir kez gelir insanın başına. Umarım gelir hepinizin başına.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)