26 Eylül 2011 Pazartesi

sessiz kalma hakkına sahipsin.

Aslında çoğu zaman gerçekleri görmezden geliyorum. Canımın acımaması için kendimce bir savunma mekanizması geliştirmişim ve sorunları kendime bile söylemekten kendimle dahi konuşmaktan çekiniyorum. Hal böyle olunca, kendime itiraf edemediklerimi bir başkasına hiç edemiyorum. Bir süre üstünü örtmeye çalıştıktan sonra sorunların, bu sefer dayanamayıp olur olmaz bir yerde koyuluveriyorum anlatmaya. Uzun süre saklıyorum ya hani sıkıntımı, sonrasında da fazla anlatıyorum karşımdakine. Her şekilde deneyip neredeyse bir deneme tahtası yarattım kendime. Eskiden susuyor, gizliyordum sırlarımı. Karşımdakinin gözümden ne hissettiğimi anlamasını bana sormamasını diliyordum ki olanlar oldu... Benim konuşmamı bekleyen insanlar bir süre sonra siktiri basıp sıkıldılar haliyle. Daha sonra ise tam tersini denedim. Hani önceki tecrübelerimden dersimi almıştım ya, bu sefer açık sözlü olacaktım. Dürüst olup saklamayacaktım derindekileri. Karşımdakinin anlamasını beklemeyecek ben söyleyecektim her şeyi suratına. Bunda da sakata geldik iyi mi... Bu sefer de fazla konuştuk galiba. Öyle fazla konuştuk ki seslerimiz sessizliğe dönüştü bir süre sonra ve kimse kimseyi duymamaya başladı. Öyle çok konuştuk ki, dinlemez olduk. Öyle çok anlattık ki, gizli kalması gerekenleri ifşa ettik. Hata mı ettik, doğu mu ettik? Orasını göreceğiz sonra. Esen kalın.

25 Eylül 2011 Pazar

timing.

Dermanı kimyevi maddelerde onda bunda sanan kafayı kırmak lazım. Yapay bir hissizliktense hüngür hüngür ağlamaktır güzel olan. Yeri gelince ağlar insan oğlu. Sağlıklıdır da bence hani. Böğyle sıkıntılarınız akıp gidiyormuş gibi hissediverirsiniz. En güzeli ağlamanız durduktan sonraki dinginlik anıdır. Ağlamaktan öyle yorulursunuz ki neye ağladığınızı unutur hayata devam edersiniz. Demem o ki, ağlayın, ağlayanı sevin ama aldatmayın. İyilik yap denize at demişler. İyilik eden iyilik bulur da demişler. İyilik eden karşılığında kazık yer demişler mi ben onu soracaktım. İnsan oğlu kediye nankör diyor da kendisinin de en nankör hayvan olduğunu unutuyor. İnsanlar bir tuhaf, bir kötü, bir benciller. Eyvallah o zaman. Zaman sandığımızdan daha etken hayatımıza. Zaman her şeyin ilacıdır deriz ama meğer bazen zaman, yaranın sebebi oluyormuş. Zaman en yakınınızla aranıza aşılması zor mesafeler sokabiliyormuş. Zamanlama en önemlisiymiş meğer. Aslındaki aldığımız doğru kararlar, zamanları doğru olduğu için doğruymuş. Yanlış kararlar ise yanlış zamanlarda alınanlarmış. Kısacası bir eylemden önce zamanı da hesaba katmak gerekiyormuş. mış da muş. Ben çok sabırsız bir insan olmuşum. Tahammülsüz de olabilir. İkisi farklı şeyler. Her şey çabucak olsun, sonuçlar çabucak ortaya çıksın insanlar birbirlerini daha fazla yormasın istiyormuşum. İş boka saracaksa baştan bilelim, daha sonra sıkıntı olmasın demişim de fark etmeden işi boka saran benmişim.

20 Eylül 2011 Salı

Cinayet Romanı Çevirmeni

Şu sıralar 'bilmiyorum' göbek adım olabilir. Baya baya çok şeyi bilmiyorum. Misal, bu sene mezun oluyorum ancak okuldan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. Yüksek lisans zımbırtısını nerede ne üzerine yapacağımı, ispanyaya ne amaçla gideceğimi, burada kalırsam nerede çalışıp çevirinin hangi kolu üzerinde yoğunlaşacağımı bilmiyorum. Neredeyse adımdan bile emin değilim bu günlerde. Milyonlarca fikir, plan, istek var ama aralarından 'ahanda bu' diyebileceğimi bulamıyorum. Bilmiyor ve bulamıyorum. Geçelim romanıma.. Son 96 sayfanın heyecanı içerisindeyim. Cinayet romanı sevenlere güzel eserler yaratma çabalarındayım. Bana bundan sonra 'Cinayet romanı çevirmeni' diye hitap etsinler lütfen, arz ederim. Ha bir de bugünlerde hayat çok hareketli. Vb' nin geri dönüşü, alman arkadaşın bir günlük istanbul ziyareti ve mü' nün son iki gündür burada oluşu. En güzel haftamı yaşıyor olabilirim ben ya. Hayatım hep bu haftaki gibi geçse daha da bir şey istemezdim yani. Bu hafta bittiğinde ölsem gözüm açık gitmem, o kadar yani. Bildiğim bir iki şey var ki; ispanya özleminden yanıp tutuşuyorum. Ha bir de ben erkekte güzel burun seviyorum. O burun hep olsun ya. Haydi sağlıcakla.

13 Eylül 2011 Salı

zihin, ruh, beden, tahta.

Uzun süre heyecanla beklediğimiz şeylerin gerçekleşmesi artık herkes tarafından kesinleştiği zaman heyecanımızın artmasına değil; aksine tepkisizliğe sebep olur. Ne bileyim final dönemini başladığında "Ah ulan şu finaller bir bitsin eğlencenin dibine vuracağım!" diye atıp tutarken, son finalimizden çıktığımızda o beklediğimiz doruk noktasına ulaşamayız da "ee bitti işte?" tepkisiziliği tepkisini veririz. Ya da ben mesela bir önceki romanımı çevirirken "Var ya şu roman bir bitsin deli gibi gezeceğim" diyorken çevirinin bitmesiyle bir 'aptallaşma' bir 'ne olduğunun ayırdına varamama' durumları yaşamıştım. İşte uzun süredir gelmesi beklenen birinin birkaç güne gerçekten geliyor olması da garip bir aptallık yaratıyor bende. Sanki son iki aydır gün saymıyormuş da yokluğunu fark etmemişim gibi. Ama gerçek öyle değil. Beklenen an geldiğinde belki aptallık yerini yoğun duygu akımına bırakacaktır, bunu şu anda bilemiyoruz.. Roman çevirisinin en güzel yanı, söz konusu romandan bir okur olarak zevk almakmış. Bunu pek sevgili Cengiz Han' da fark etmemiş olabilirim ama bu sefer işin özünü kaptım. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu roman bomba gibi olacak ve cinayet, gerilim dalında okumayı seven insanlar bu romanı sevecekler. Kitabın yazarı Tami Hoag' a buradan teşekkür etmek istiyorum, her ne kadar kendisi kitabının çevirmeni olarak beni tanımasa da. Bu yaz yaptığım yararlı işlerle bence bana hayatım boyunca yeter. Daha fazla yararlı bir iş yapmama gerek yok. İki staj ki birisi hukuk alanında diğeri ise her türlü alanda çeviri, üç hafta ilk staj yapılan yerde para karşılığı verilen çeviri hizmeti, tabii bir yandan da elimizdeki romanımız. Yani bu yaz ben toplam 2 hafta tatil yaparak hayatımda bir rekora imza attım. Tembel yaz aylarının ayağını kaydırdım resmen. Ruhumu tam elli yaşına getirdim ve bıraktım. Elli yaşındaki bir kadının yorgunluğunu taşımaya başladım. Bu sırada hayatımdaki insanları ve diğer aktiviteleri ihmal etmek durumunda kaldım. En acı kısmı da buymuş zaten iş dünyasının. Ama söz verdim son üniversite yılımı dolu dolu geçirmeye, 'dolu dolu' derken çeviriyle dolu demek istemiyorum tabii ki yanlış olmasın da. Baya baya üzerimde yaz sonu yorgunluğu var benim, bir yandan da kış heyecanı var çaktırmayan. Zihnim ve ruhum kendilerini toparlamaya ve yeni bir mevsime hazırlanmaya çalışıyorlar. Sonbaharı selamlıyoruz hep birlikte.

7 Eylül 2011 Çarşamba

sonbahar temizliği.

Zaman dilimleri hepimiz için değişken özellikler gösterir. Yerine göre uzun gelen zaman, kimi zaman pek kısadır hani. Ofiste mesai saatinin bitmesini beklerken 1 saat bile bitmeyecekmiş gibi gelirken sınavdan önceki 1 saat hiçbir şekilde yetmez. İşte, 60 gün 365 günün içinde değerlendirildiğinde okyanustaki bir damla gibi görünse de, şu vaziyette 60 gün çok fazla bir zaman.. 120 günün içindeki 60 gün çok şeye sebep olabilir. Diğer 60 günün getirdiklerini yok etmeye başlayabilir.

Ama, insanın bırakmayı kabullenemeyeceği umutları vardır kafasında. 60 gün de sonunda geçer bir başka 60 gün hatta belki de yeni bir 365 gün başlar belli mi olur? der insan. Sonra insan, bazı anılarını canlı tutmaya çalışarak kurtarır, mesafelerin ve uzun zamanların götürmeye çalıştıklarını. İnsan istedi mi çok şey yapar; ama bazı şeyler çoktan 'kader, kısmet' diyerek oluruna bırakılmıştır.

Bir başka zaman diliminden bahsedecek olursam, şu ana kadar hayatımda planlı yaşamaya çalışmış olsam da tam şu an geleceğe dair ne yapmak istediğimi bilmiyormuşum meğer. Sanki önümde kargacık burgacık yazılar var, ana mesajı algılamaya çalışıyorum ve tüm harfleri yeniden düzenlemem gerekiyor. Çok fikir, çok plan, çok düşünmek her zaman iyi sonuç vermeyip kafa karıştırıyormuş. Tüm bu gelecek kaygısı haziran ayında mezun olacağım için, doğru. Tüm bu kafa karışıklılığının yanı sıra son üniversite senemi olabildiğince bir üniversiteli gibi eğlenerek geçirmek istediğim de doğru tabii.

Şöyle filmlerde yaptıkları gibi masamın üzerini elimle savurarak her şeyi temizlemek istiyorum. Üzerinde tek bir fikir kırıntısı bile bırakmayacak şekilde.