Akılsız başın cezasını, hem akıl hem ayaklar hem de diğer uzuv ve organlar çekiyor. Bu hiç adil değil dostum.
Haftada 4 iş günün varsa o hafta hiç geçmiyor, tatil günün bir türlü gelmiyor.
Benim için iş yerimde orada buradan İngilizlerin, Güney Afrikalıların ve en önemlisi İspanyolların çıkması harika bir şey.
Yabancılarla çalışmanın en güzel kısmı da Noel'e verdikleri değeri hissetmek olsa gerek.
Hafta sonu gidilen Taksim dünyanın en yorucu şeyi. Bak söz verdim, eğer karşıda işim yoksa kimse zevkine beni götüremez Taksim'e falan. Bu yakada da mis gibi yerler var.
Kimi zaman tüm zamanını boşa harcadığını fark etmek en üzücüsü. Boşa geçirdiğini bilerek değil, önemli bir şey yaptığını sanarak boşa harcamak kastım.
İspanyolca kursum bitene kadar resmen canım çıktı, bitince de bir hüzünlendim 'niye bitti ki' diye. Dengesizlik kanımda var.
Bazen insanlar hiç beklemediğiniz güzellikler yapıyor ya işte o insanlar iyi insanlar. Halbuki mesela hiç öyle bir şey yapmak zorunda değil, siz de zaten beklemiyorsunuz ama yapıyor. Onlardan bahsediyorum.
Şey de var; yakın dostunun kötü durumda olduğunu bilip elinden bir şey gelmemesi durumu. Ya da elinden bir şey gelir mi diye denememe eksikliği. Ne derseniz deyin adına.
Artık İspanyolca öğretmeye de başlayacağım sanırım, boynumun borcudur.
İyi geceler.
24 Aralık 2012 Pazartesi
22 Aralık 2012 Cumartesi
'her günümüz böyle olsa' dedirten gün.
Huzur kimi zaman gittiğiniz mekanda, okuduğunuz gazetede, içtiğiniz çayda veya yanınızdaki insandadır. Bazen de hepsi birden huzurunuzun parçaları olur. Bugün huzur, Moda'daki 'Muaf' isimli daha önce görüp 'bir gün gelelim' deyip deyip gitmediğimiz ancak bugün gitmenin kısmet olduğu bir cafedeydi. Çok ekstrem, efendime söyleyeyim böyle acayip tuhaf şeyler olan bir cafe değil burası. Güzel kahvesi, çayı olan ne bileyim sevimli bir bahçesi olan sobaları şalları olduğu için ısınabildiğiniz en önemlisi de çok ama çok güzel şarkılar çalan bir yer Muaf. Zaten Moda'da olmasının getirdiği güzelliği söylemeye gerek duymuyorum.
Daha Eylül'de açılan bu cafe bize bugün ev sahipliği yaparak huzurlu bir Cumartesi getirdi. Artık müziklerden mi neyden bilmiyorum ama kendimi bambaşka bir ülkede, farklı ve çok güzel bir şehirde hissettim. Biraz da Kadıköy'ün hareketliliğinden uzak sakin olunca ortalık, mis gibi oldu bizim için.
Bence yolunuz düşerse Moda taraflarına bir gidin oturun siz de. Muaf'ın iç dekorasyonu da bir o kadar güzel, içerisi ya da dışarısı bir gidip bakın derim. Yanınızdaki insan da sizinle huzurluysa 'her günümüz böyle olsa' dedirten bir gün geçireceksiniz demektir.
Facebook adresini de veriyorum ki bir göz atın, hadi yine iyisiniz.
http://www.facebook.com/pages/Muaf-Restaurant/271705749609151
9 Aralık 2012 Pazar
tamtakır kurubakır
"Kuralları çoktan konulmuş bir oyunda oynuyorsun; kapitalizm," dedi.
Kapitalizm şu zamana kadar soyut bir kavramdı aklımızda işin içine girince, tam anlamıyla iş hayatının içine girince anladık dünyanın kaç bucak olduğunu.
Ekmek elden su gölden harçlık babadan okul harçlığı anadan derken 'para' nın sadece iyi yüzünü görmüş şeytani tarafını keşfedememişiz meğer. Harcaması güzel gelmiş hep de, kazanmasının nasıl zor olduğunu bilememişiz.
"Aç ve mutlu bir çevirmen olmak istiyorum," un karşılığında "hayat sandığın gibi değil, çok acımasız" ı duydum. "Biz size ideal bir dünya varmış gibi gösterdik, oysa tek bir şey bile ideal değil hayatta," diye de ekledi. Öyle bir dünya yoktu yani.
İşte bu kuralları çoktan konulmuş oyun bizi küçük tüketim canavarları haline getirmişti çaktırmadan. Sürekli olarak tüketiyor, alıyor ve harcıyor kimi zaman sadece alıyor harcamıyor bir kenara koyuyorduk.
Sırf somut bir şekilde yaptığımız alışverişler değil dediğim, hayattan da sürekli alıyor ama hayata bir şey vermiyorduk. Maddi yaşıyor, maneviyatımızı güçlendirmek adına hiçbir şey yapmıyorduk. İçimiz tımtıkır hatta kuru bakırdı.
İşin en kötüsü bu isyanı paylaşmak adına akıl almaya çalıştığımda "Hayat böyle, sadece bir yandan üretmeyi de bileceksin, ruhunu besleyeceksin," öğütlerini almaktı. Yani bu kuralları herkes yüzyıllardır biliyordu, bununla yaşamasını öğreniyorlardı.
Bunların üzerine kendime söz verdim pes etmemek için. Üretimden vazgeçmemek için. Ruhumu beslemeye, maneviyatımı güçlendirmeye ve robotlaşmayıp insani yanlarımı korumaya söz verdim ben.
Kapitalizm şu zamana kadar soyut bir kavramdı aklımızda işin içine girince, tam anlamıyla iş hayatının içine girince anladık dünyanın kaç bucak olduğunu.
Ekmek elden su gölden harçlık babadan okul harçlığı anadan derken 'para' nın sadece iyi yüzünü görmüş şeytani tarafını keşfedememişiz meğer. Harcaması güzel gelmiş hep de, kazanmasının nasıl zor olduğunu bilememişiz.
"Aç ve mutlu bir çevirmen olmak istiyorum," un karşılığında "hayat sandığın gibi değil, çok acımasız" ı duydum. "Biz size ideal bir dünya varmış gibi gösterdik, oysa tek bir şey bile ideal değil hayatta," diye de ekledi. Öyle bir dünya yoktu yani.
İşte bu kuralları çoktan konulmuş oyun bizi küçük tüketim canavarları haline getirmişti çaktırmadan. Sürekli olarak tüketiyor, alıyor ve harcıyor kimi zaman sadece alıyor harcamıyor bir kenara koyuyorduk.
Sırf somut bir şekilde yaptığımız alışverişler değil dediğim, hayattan da sürekli alıyor ama hayata bir şey vermiyorduk. Maddi yaşıyor, maneviyatımızı güçlendirmek adına hiçbir şey yapmıyorduk. İçimiz tımtıkır hatta kuru bakırdı.
İşin en kötüsü bu isyanı paylaşmak adına akıl almaya çalıştığımda "Hayat böyle, sadece bir yandan üretmeyi de bileceksin, ruhunu besleyeceksin," öğütlerini almaktı. Yani bu kuralları herkes yüzyıllardır biliyordu, bununla yaşamasını öğreniyorlardı.
Bunların üzerine kendime söz verdim pes etmemek için. Üretimden vazgeçmemek için. Ruhumu beslemeye, maneviyatımı güçlendirmeye ve robotlaşmayıp insani yanlarımı korumaya söz verdim ben.
2 Aralık 2012 Pazar
güneşli bir Aralık'ın getirdiği şaşkınlık bambaşka.
İnsan, çok güzel bir şey yaşıyorsa hayatın karşısına çıkaracağı olumsuzluklardan daha çok korkar hale geliyormuş. Normalde hiç önemsemeyeceğiniz şeyleri önemsemeye , korkmayacağınız şeylerden korkmaya başlıyormuşsunuz.
İnsan, kendisini hiçbir zaman karşısındakinin gözünden göremiyormuş. Ne kadar deneseniz de karşınızdaki size söylemeden ne olumlu ne de olumsuz yönlerinizi görebiliyormuşsunuz. Karşıdaki insanın dürüst olması bu nedenle çok önemliymiş.
Karga Bar'ı hep severdik zaten ama kışın şömineye nazır elinizde şarabınızla oturduğunuzda her zamankinden daha çok, daha bir başka seviyormuşssunuz.
Hermes Fanzin'in ikinci sayısını çıkarmamız 6 ayı bulmuş; ama bu 6 ayda Hermes'imiz büyümüş ve olgunlaşmış. Güneşli, Kaçar ve Karaçizmeli ortaklığı olan bu fanzin bünyesine başkaları da girmiş, tasarımlar yapılmış, basılmış ve Kadıköy'deki kitapçılara bir bir dağıtılmış.
'Hermes kanatları' temalı dövmemi de dün yaptırmış bulunmaktayım ayrıca. Dövme gerçekten bir hastalıkmış; bir defadan sonrası illa geliyormuş.
Aralık ayında üzerinizde hırkayla dışarıda oturmak bir yandan hoşunuza giderken bir yandan da ne olacak bu küresel ısınmanın hali diye düşünüyormuşsunuz. Aralık adeta bir Eylül gibi geçiyormuş.
İnsan 20'li yaşlardayken 40'lı yaşlarında yapacaklarının planını yapmaya başlıyormuş. 'Bir ofisimiz olsun, içinde güzel güzel edebiyat çevirileri yapalım, yazılar yazalım' deniyormuş. O zamana kadar tabii ki birikim yapmak gerekiyormuş; ama sırf 40'lı yaşlarda rahat edelim diye çalışırken 20'li yaşların güzelliğini unutup gitmemek gerekiyormuş.
İnsanın fikirleri günbegün, anbean değişiyormuş.
İnsan, kendisini hiçbir zaman karşısındakinin gözünden göremiyormuş. Ne kadar deneseniz de karşınızdaki size söylemeden ne olumlu ne de olumsuz yönlerinizi görebiliyormuşsunuz. Karşıdaki insanın dürüst olması bu nedenle çok önemliymiş.
Karga Bar'ı hep severdik zaten ama kışın şömineye nazır elinizde şarabınızla oturduğunuzda her zamankinden daha çok, daha bir başka seviyormuşssunuz.
Hermes Fanzin'in ikinci sayısını çıkarmamız 6 ayı bulmuş; ama bu 6 ayda Hermes'imiz büyümüş ve olgunlaşmış. Güneşli, Kaçar ve Karaçizmeli ortaklığı olan bu fanzin bünyesine başkaları da girmiş, tasarımlar yapılmış, basılmış ve Kadıköy'deki kitapçılara bir bir dağıtılmış.
'Hermes kanatları' temalı dövmemi de dün yaptırmış bulunmaktayım ayrıca. Dövme gerçekten bir hastalıkmış; bir defadan sonrası illa geliyormuş.
Aralık ayında üzerinizde hırkayla dışarıda oturmak bir yandan hoşunuza giderken bir yandan da ne olacak bu küresel ısınmanın hali diye düşünüyormuşsunuz. Aralık adeta bir Eylül gibi geçiyormuş.
İnsan 20'li yaşlardayken 40'lı yaşlarında yapacaklarının planını yapmaya başlıyormuş. 'Bir ofisimiz olsun, içinde güzel güzel edebiyat çevirileri yapalım, yazılar yazalım' deniyormuş. O zamana kadar tabii ki birikim yapmak gerekiyormuş; ama sırf 40'lı yaşlarda rahat edelim diye çalışırken 20'li yaşların güzelliğini unutup gitmemek gerekiyormuş.
İnsanın fikirleri günbegün, anbean değişiyormuş.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

