22 Eylül 2013 Pazar

istedim.

Birbirimize dokunmuyor, konuşmuyor sadece bakıyorduk.

Bir dakika önceki halimizden eser kalmamıştı. Deliler gibi eğlenirken birden sadece durdu, hatta benden biraz uzaklaştı. MFÖ'den bir şarkı çalıyordu o an; 'İstedim'. "Aynı bedende iki gönül olmak istedim." Sanki dudaklarını hiç kıpırdatmadan sadece gözleriyle bana bu şarkıyı söylüyordu. Hüzünlü görünüyordu suratı, benim ise gözlerim doluvermişti. Saçma sapan zıplayıp hoplayıp dans ederken anlayamamıştım nasıl oluyordu da birden birbirimizin gözlerine kenetlenmiş ağlamak üzereydik."Bir kere gördüm, bir kere sevdim, bin kez istedim." O anın hiç bitmemesi, onun gözlerinin gözlerimden ayrılmaması için her şeyi yapabilirdim, hissediyordum. Birinin sadece gözlerine bakıp hiç konuşmadan nasıl bu kadar çok şey anlayabilir ve anlatabilirdiniz ki? Yaşlar da inmeye başlamıştı gözlerimizden, hüzünlü ama mutlu göz yaşlarımız. "Sonsuza doğru akıp gitmek istedim." O an sonsuzluğu hissetmiş, ölüme meydan okumuş ve hayata geliş sebebimizi anlamıştım. Sadece ikimiz vardık yer yüzünde ve karşımdaki yüz benden farksız, benim bir varlığımdı. Geriye kalan herkes teferruat, herkes kimse'ydi. Ağlıyor olmamız bu duyguları daha iyi nasıl ifade edebiliriz bilmiyor oluşumuzdandı belki. Ya da konuşarak anın güzelliğini bozmak istemediğimizden duruyorduk öyle sessiz. O an iliklerime kadar hissediyordum onu sevdiğimi "ve yanımda yalnız seni istedim."

Şarkı bitti ve yine gerçek dünyaya dönmek zorunda kaldık. Bu sefer gözyaşlarımızı silip gülümsedik. İkimiz de birbirimizin ne demek istediğini biliyorduk, güzel olan demeden bunu yaşıyor olmamızdı.

17 Eylül 2013 Salı

kafamın üzerinde duran düşünce bulutum.

Hayatı bir deneme tahtası olarak gördüğünüzde her şey biraz daha kolaylaşıyor hayatınızda. Şöyle diyorsunuz; "Ben zaten öğrenmek için yaşıyorum, hatalarım ve başarılarım bir şeyler öğrendiğimin belgesidir." Özellikle de 23 (hala 22 diyorum ama) yaşındaysanız daha yeni iş hayatına başladıysanız (1 yılım doldu ama) ve önünüzde yapmanız gereken çok fazla şey varsa...

Bu yüzden bir problemle baş ederken, yanlış yaparken insanın kendisini çok paralamaması gerekiyor, onun yerine "e, yaşıyorum ondan" demesi gerekiyor. Ben de böyle yapmaya çalışıyorum.

Bu aralar hayatımdaki en güzel değişiklik sonunda Zumba derslerine başlamış olmam. Aslında Şubat ayından beri başlamak istediğim ancak bazı engellerden dolayı başlayamadığım dans derslerine geçen Perşembe başladım ve sonunda yeniden iyi hissediyorum. 40 dakika Zumba yaptıktan sonra 20 dakika salsa ve bachata yapıyor olmamız da cabası, hatta belki bir iki ay sonra latin dansları kariyerime geri bile dönebilirim diye düşünmeye başladım, çok keyifli!

Yine yerimde duramıyorum gördüğünüz gibi, sürekli bir öğrenme değişme çabası içerisindeyim. Maymun iştahlı değilim allahtan, sevdiğim alanlara odaklanabiliyorum. Tabii ki bazen herkesin başına geldiği gibi benim de aklıma "ben neredeyim, ne yapıyorum ve gelecekte ne yapacağım ya da şu an doğru yerde miyim?" soruları geliyor. Ama biliyorum insan kendine zaman tanıdığında yani sabretmeyi bildiğinde su gibi berraklaşıyor yapmak istediklerin ve yolunu buluyorsun.

Daha sonra da hayatında öncelikler belirlemeye çalışıyorsun, iş, dans, İspanyolca, yurt dışı, yüksek lisans gibi gibi pek çok kelime kafanın üzerindeki düşünce bulutunda dönüp dolaşırken sen içlerinden birini alıp onunla başlamayı seçiyorsun. Bir karar verip harekete geçtikten sonra ise her şey kolaylaşıyor.

4 Eylül 2013 Çarşamba

rüya gibi ada.

Tatillerin insanı motive ettiği külliyen yalan! Her tatil dönüşü kendimi daha da hayattan bezmiş ve iş hayatından bir o kadar soğumuş buluyorum. Tatilim esnasında ne kadar eğlendiysem dönüşünde de o kadar depresyona giriyorum işte. Pazar günü Bozcaada'nın soğuk sularında yüzüp balık kovalarken ertesi gün sabah 6'da kalmış işime gitmiş ve yaşamanın o olmadığını düşünmeye başlamıştım bile.

Bence insanı iş ile ilgili motive eden şeyler yine işte kazandıklarıdır. Örneğin ben motivasyonumu yeni bir iş öğrenmekten, müdürüm tarafından takdir edilmekten kazanıyorum. Ama özel hayatımla ilgili güzellikler beni işe yakınlaştırmıyor adeta uzaklaştırıyor. O yüzden hayatımın en güzel günleri olarak nitelendirebileceğim bir hafta sonundan sonra yine aynı şirkette aynı departmanda ve aynı masada olmak beni motive değil demotive ediyordu.

Gel gelelim ki işte bu 'hayatımın en güzel günleri' adını verdiğim Bozcaada tatilimi yaşamamış olmayı tabii ki tercih etmezdim. O sebeple depresyonuna da katlanacağız ki hala çıkmış değilim bu depresyondan. Neyse bolca yüzüp bolca rakı, şarap ve bira içip bolca güldüğümüz ve yemek yediğimiz kısacası çok ama çok eğlendiğim bir tatil geçirdim. Üç gün olsa da her saati dolu dolu geçti, yanımda çok sevdiğim insanlar vardı ve bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyordum.

Bozcaada çok ama çok sevimli bir yer. Ada sokakları, arnavut kaldırımları, poşet kullanmayı yasaklamış belediyesi, buz gibi denizi, incecik kum sahilleri, mis gibi havası, kendine has şarapları üzümleri ve şerbetleri, Çiçek Pastanesi'nin lezzetli kurabiyeleri... Gerçekten hepsi rüya gibiydi ve her gece o rüyaya dönmeye çalışıyorum. Bütün bir yaz tatile gidememiş olmanın acısını çıkarttım bu üç günde. İnsanlarda bir başka medeniyet vardı sanki ve mutluydular. Ada insanını hep sevmişimdir zaten.

En en güzel zamanlarımı ise 'cennetten bir köşe' olarak nitelendirebileceğim kahvaltı sofrasında geçirdiğim saatler, yel değirmenlerinde günü batırmamız ve akşam hava karardıktan sonra denize girdiğimiz anlardı. Özellikle gece denize girmeyi her zaman istemiştim ve bu da Bozcaada'ya kısmet oldu. Yel değirmenlerinin orada akşam 7 ile 8 arasında şarabımızı yudumlarken güneşi batırmak o kadar güzeldi ve o kadar kederlendiriyordu ki insanı hepimiz karmakarışık duygular içerisindeydik ve güneş batınca herkes çılgınlar gibi alkışladı. Güneşe ilk defa bu kadar somut bir şekilde teşekkür ediyorduk.

Anlatırken bile bir kötü oluyorum, fotoğraflara bakmayı bıraktım zaten artık. Tek diyebileceğim şey bunun gibi ve daha da güzel tatillere.