9 Temmuz 2012 Pazartesi

afife.

"Haydi, gidelim buralardan," dediğinde onunla gitmek istediğimi zaten biliyor gibiydi ve aksi bir cevap beklemediği ortadaydı.

Ona her ne kadar şartların, durumların, sınırların elvermediğini anlatmaya çalıştıysam da; sınırların aşılabileceğini, şartların sağlanabileceğini ve durumların yaratılabileceğini söyledi bana. Cesaretliydi, bana cesaret aşılıyordu ve tüm bunlar heyecan vericiydi.

Ben ona düşlerin, kurulan hayallerin güzelliğini anlattım cümleler kurarak ve şarkılar söyleyerek. O ise rüyalardan uyandığındaki hayal kırıklıklarını anlattı bana üzüntülerini ekleyerek. Ben ona gündüz rüyalarının ne kadar değerli olduklarını anlattım ikna etmeye çalışarak. O ise gerçek'le kıyasladığında geri kalan her şeyin sadece hüzün verdiğini iddia ediyordu. Peki ama biliyor muydu ki ben zaten hüznü seviyordum?

Adeta bir romanın sayfalarını yazıyordu parmaklarımız yahut da bir şiirin dizeleri dökülüyordu dilimizden. Hatta kendimi bir masalın içinde buluvermiştim sanki. Aniden dağlar ve ormanlar uzak olmaktan çıkmış, uçan halı emrime amade olmuş ve dünyadaki her şey benim mutluluğum için hazır ola geçmişti. Her şey öyle bir sihir etrafında şekilleniyordu işte.

İnsan bazen kendisini gözleri kapalı bırakıyordu karşısındakine. Ondan gelecek hayır, hayırların en güzeliydi. Ondan şer gelmez idi. "Neden, niye,nereye" gibi gereksiz soru cümleleri kurmaksızın, zamanı boşuna harcamaksızın "Peki," diyordu ona, "ben varım."


Bir şeyleri tarif etmeye hiç gerek yoktu; bu bir gündüz rüyasıydı.
Ve o an, Mazhar Alanson bu şarkıyı besteliyordu.





4 Temmuz 2012 Çarşamba




Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydaydık.
Tıpkı Süreya'nın dediği gibi, nasıl oluyorsa birbirimizin yüreğini ellemiştik.
Sadece ellemiş miydik ki?
Hayır, incitmiş kırmıştık ve daha sonrasında da onarılamaz hatalar yapmıştık.
Onarılamaz mıydı gerçekten hatalar?
Hayır. Onarılamayan tek durum ölüm değil miydi?
Hani can çıkmadan ümit kesilmezdi?
Bildiğimiz ve her başımız sıkıştığında kullanıverdiğimiz atasözleri yalan mıydı yani?
Neyse ne.
Bence dünyada en zararlı duygulardan biriydi 'fazla' sevgi.
Zaten neydi, her şeyin fazlası zarardı.
Yok yok, atasözleri yalan değildi.
Herkes haddini bilecek bu dünyada ve ona göre sevecekti.
Yoksa insana haddini bildiriyorlardı.
Bildirmişlerdi de...

Kaç yıl boyunca Laleli'den iniyorduk aynı tramvaydan ve biniyorduk aynı tramvaya. Sadece tramvayları değil, günleri ve saatleri de paylaşıyorduk. Zaman içinde birbirimizin yüreğini görmüştük, yüreğini sevmiştik birbirimizin. Hayatta hiçbir şeyin kusursuz olmadığını bilecek kadar yaşamıştık. Artık bir şeylerin ters gitmesine alışıktık. Bu yüzden de kaybettiğimiz insanların, arkadaşların, sevgililerin açtığı boşlukları doldurmasını öğrenmiştik bir şekilde. Doldurmasına dolduruyorduk da, eksik bir şey kalıyordu kıyıda köşede.

Bir zaman geliyordu, özlüyorduk yüreklerine dokunduklarımızı. Biz Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydaydık. Laleli'den geçeli oldu bayağı bir süre, ama hep eksik bir şeyler. Gülümsemeler ve akşam yemeklerinden sonraki çaylar bir daha hiç tam olmayacak.


1 Temmuz 2012 Pazar

çeviriler, edebiyat, müzik.

Gün 1 Temmuz'u gösterdiğine göre, buraya 2012 Haziran' a dair birkaç not düşmenin vakti gelmiş demektir. Haziran dopdolu, capcanlı, epeğlenceli, dupduygusal, her yönden 'janjanlı' bir aydı pek çoğumuz için. Zaten son günlerde dilimizden hiç düşmeyen mezuniyet baloları, mezuniyet törenleri yapıldı bir süre önce. Baloda, dört yılın acısını çıkartarak içip dans ederken, törende bu sefer kendimizden emin bir şekilde mezuniyet yeminimizi ettik ve o en meşhur anı yaşadık; keplerimizi göğe fırlattık.

Mezuniyet haricinde, arkadaşlarla gezmeli tozmalı da bir ay oldu Haziran. Ancak sırf gezmeli değil ilginç bir şekilde de bol çevirili oldu geçtiğimiz az. Şöyle ki, Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan 'Sabah Yıldızı' adlı belgeselin alt yazısını çevirdim son bir hafta. Belgesel, Haziran başı gösterime girmişti, ancak bu sefer yurt dışına çıkıyor ve çevirisini de bendeniz müstakbel çevirmen hanım yaptır. (Müstakbelliği bir kenara bırakarak...) Belgesel öyle güzeldi ki, çevirisi de öyle zevkli oldu işte.

Onun haricinde diğer görüştüğüm yayın evi için iki kısa öykü çevirisi yaptım. Her ikisini de ağzım açık bir şekilde okuyup, ağzımı kapatarak çevirdim. Ne kadar çok edebiyat; o kadar çok huzur ve keyif. Ne kadar çok çeviri, o kadar çok mutluluk. Günlerimin ana fikri de bu olsun.

Çevirilerden arta kalan zamanlarda da gidip İksv'de rehberlik yaptım ve Fazıl Say'ın Borusan Filarmoni Orkestrası'yla birlikte verdiği muhteşem konserini izleme fırsatını elde ettim. Ben ki sürekli bir klasik müzik dinleyicisi olmamama rağmen, bu konseri müziğe aşık olarak dinledim. Özellikle de Say'ın kendi bestesi olan Mezapotamya'yı tüylerim diken diken olarak dinledim. Zaten konser bitiminde, Say'ın tüm salon tarafından ayakta alkışlandığından bahsetmeme gerek yok sanıyorum. Kendisini canlı canlı izleme şerefine ulaştığım için ben de pek keyifliydim.

Haziran benim için her açıdan verimli bir ay oldu. Tüm yazın bu kadar şenlikli geçmesini dilerim.