"Haydi, gidelim buralardan," dediğinde onunla gitmek istediğimi zaten biliyor gibiydi ve aksi bir cevap beklemediği ortadaydı.
Ona her ne kadar şartların, durumların, sınırların elvermediğini anlatmaya çalıştıysam da; sınırların aşılabileceğini, şartların sağlanabileceğini ve durumların yaratılabileceğini söyledi bana. Cesaretliydi, bana cesaret aşılıyordu ve tüm bunlar heyecan vericiydi.
Ben ona düşlerin, kurulan hayallerin güzelliğini anlattım cümleler kurarak ve şarkılar söyleyerek. O ise rüyalardan uyandığındaki hayal kırıklıklarını anlattı bana üzüntülerini ekleyerek. Ben ona gündüz rüyalarının ne kadar değerli olduklarını anlattım ikna etmeye çalışarak. O ise gerçek'le kıyasladığında geri kalan her şeyin sadece hüzün verdiğini iddia ediyordu. Peki ama biliyor muydu ki ben zaten hüznü seviyordum?
Adeta bir romanın sayfalarını yazıyordu parmaklarımız yahut da bir şiirin dizeleri dökülüyordu dilimizden. Hatta kendimi bir masalın içinde buluvermiştim sanki. Aniden dağlar ve ormanlar uzak olmaktan çıkmış, uçan halı emrime amade olmuş ve dünyadaki her şey benim mutluluğum için hazır ola geçmişti. Her şey öyle bir sihir etrafında şekilleniyordu işte.
İnsan bazen kendisini gözleri kapalı bırakıyordu karşısındakine. Ondan gelecek hayır, hayırların en güzeliydi. Ondan şer gelmez idi. "Neden, niye,nereye" gibi gereksiz soru cümleleri kurmaksızın, zamanı boşuna harcamaksızın "Peki," diyordu ona, "ben varım."
Bir şeyleri tarif etmeye hiç gerek yoktu; bu bir gündüz rüyasıydı.
Ve o an, Mazhar Alanson bu şarkıyı besteliyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder