12 Haziran 2012 Salı

geçmiş olsun.

Okulun son gününü çok fazla dramatikleştirmek istemiyorum aslında, ama yine de o sınıfta son kez bulunduğumun farkındaydım bugün. Son final sınavının hukuk olması ise hocasından dolayı belki de bir işaretti. Yeri geldiğinde 'ikinci babam' yeri geldiğinde 'ikinci Atatürk' dediğim bir insandı o. Bugün 'bu bir son değil yalnız öğretmen-öğrenci ilişkimizin bitişi, artık dost ilişkimiz başlıyor' diyen adam karşısında duygulanmamak pek mümkün olmadı özellikle de benim gibi sulu göz bir insan için. Ama 'her son yeni bir başlangıçtır' klişesine vücut verdi bugünkü sözümüz.

Tamam tamam dramatikleştirmeyecektim. Sadece, işte orta okul bitişiydi, lise bitişiydi derken gözümüzde o çok ama çok büyük insanların gittiği (hele bitirenler gözümüzde devdi adeta) üniversiteyi de bitirdik. Geriye çok sık görüşülecek en fazla üç dost, hatırladıkça gülümsenecek bir sürü insan ve anı kalıyor. Umudumuz her biriyle uzun yıllar görüşmek ya, ayaklarım artık yere bastığı için o işlerin öyle olmadığını biliyor, susuyorum. Düşününce aslında orta okuldan bile dört-beş, liseden üç -dört insan kalması şu hayat koşulları altında çok az görünmüyor gözüme. Üniversiteden de en yakınlarımın hayatımda kalmalarını başarabilirsem sıkıntı yok demektir.

Hala olayı dramatikleştirmeye devam etmiyorumdur umarım. Çünkü amacım bu yönde değil. Aksine, son iki yıldır bitmesini beklediğimiz, bitse de artık işimize baksak dediğimiz, çoğunlukla sabahları şikayet ederek uyanarak gittiğimiz lisans hayatımız sona erdi, geçmiş olsun.  Demem o ki, her ne kadar bolca şikayetlensek de şu ana kadar güzel yaşadık; bundan sonrası ise daha güzel olsun.

9 Haziran 2012 Cumartesi

günlerim öyle tuhaf geçiyordu ki...

"Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor."

C. Süreya

Günler öyle tuhaf ki... Ama iyi tuhaf, şahane tuhaf. Hani tuhaf illa kötü olacak diye bir şey yok tabii ki. Normal olmayan her şey tuhaf değil midir? Alışmadığımız şeylere demez miyiz tuhaf diye? İşte günlerim o kadar tuhaf bir şekilde iyi geçiyor ki, o kadar olur.

Nazar var ise, hem de kendi kendine nazar değdirmek diye bir şey var ise ben onu yapacağımdan korkuyorum. O yüzden 'nazar değmesin' en çok kullandığım kalıp oldu bugünlerde.

Bir şeyler yapabiliyor olmak, planladıklarını hayata geçirebiliyor olmanın getirdiği acayip bir öz güven patlaması yaşıyorum sanırım. Hayatımda daha önce bu kadar iyi hissetmemiş olabilirim. Ego manyağı olmuş olabilirim. Kendimi daha önce hiç olmadığı kadar seviyor olabilirim. Bundan da çekineceğimi utanacağımı beklemeyin sakın. Herkes sevse keşke kendini.

Sınavlardan alınan iyi notlar, özellikle Almanca'dan tamamen kurtulmak, formasyonlardan  hatta büte kalmayı beklediğim dersten geçmek, stajın iyi bir puanla bitirilmesi, alesten idare eder ielts'ten ise tam da ihtiyacım olan puanı almak böylece yurt içi ve yurt dışındaki bölümlere rahatlıkla başvuracak olmak, çıkardığımız fanzinin beğenildiğini görmek ve beklemediğimiz kadar iyi destek almak, önümüzdeki Pazartesi bitirme projemi teslim edecek ve Salı da son sınavıma girecek olmak, Çarşamba mezuniyet balosuna gidip harika bir gece geçirecek olmak, Perşembe Okan'ın dört günlüğüne beni görmeye gelecek olması, Temmuz'da yine One Love' a gelecek olması, arkadaşlar ve dostlar derken hakkında sevineceğim şeyler listesi böylece gidiyor.

Her şeyin bu kadar tıkırında yürümesine alışık değilim elbette.  Bu durumdan öyle mutluyum ki bir şey olacak diye korkuyorum adeta. Ama olmayacak, nazar değmeyecek. Siz de nazar değdirmeyiniz sakın.

Bir yandan kişisel gelişim açısından yaşadığım bazı değişiklikler var. Mesela öfkemi artık saklamamayı, sinirlendiğim zaman karşımdakinin yüzüne vurmayı öğrenmişim. Bu bir arkadaş ya da öğretmen... Ama öfkemi içimde barındırıp kendi kendimi yemektense, yapılan haksızlığa karşı kendimi savunmayı öğrenmişim. Sanırım bunu ben üniversitede öğrendim. O halde üniversitenin bana öğrettiği en güzel şeydir bu.

Mayıs beni ne kadar yıprattıysa ne kadar yorduysa ve üzdüyse Haziran da bana o kadar iyi geldi, o kadar sevindirdi işte. Özellikle de tüm millet olarak yaşadığımız bu kadar kötü şey varken, bu kadar leş durumların içindeyken ve her geçen gün ülkemizden biraz daha nefret etmeye zorlanırken ben sinirimi artık bozmuyor, sahip olduğum güzellikler için kendimi bu kadar iyi hissettiğim için, bana böyle hissettiren insanlara ve kendime teşekkür ediyorum.


6 Haziran 2012 Çarşamba

yazmasam deli olacaktım.

Beraber geçirdiğimiz ve o zamanlar gerçekten keyifli gelen günlere mi, harcadığım çabalara mı yoksa sonunda onunla içinde bulunduğumuz 'birbirinden hoşnut olmama' durumuna mı üzülmeli, bilmiyorum. Dört yılın bana öğrettiği bir şey var ise; kimseyi değiştirmek için uğraşma, değiştiremezsin. Kimse değişmeyecek.

Farklılaşıyoruz git gide. Önceki yılla göre biraz daha olgun, biraz daha sakin, biraz daha 'büyük' olabilirim; ama beni ben yapan ana özelliklerim hiçbir bir yere gitmiyor, huy bedeni terk etmiyor. İşte dört yılın sonunda bir tokat gibi çarpıyor, bu gerçek suratıma. Onu değiştirmek için verdiğim uğraşların hepsi bir bir öfke ve yorgunluk olarak geri dönüyor bana. 

Bir insanı seviyor, ama yine de bazı özelliklerinden rahatsız mı oluyorsunuz? 'İyi hoş ama, keşke şunu da yapmasaydı' mı diyorsunuz içten içe? Sonra, 'tamam ya konuşurum, anlatırım, o da anlar ve artık bunu yapmaz,' a kadar geliyorsa bu düşünme süreci, yanlış yoldasınız demektir. O adam, o şeyi yapmaya devam edecektir. Onu seviyor musunuz? O halde bu şekilde seveceksiniz. Bu hareketleri sizi rahatsız mı ediyor? O halde onu uzaktan seveceksiniz demektir. 

Bazen çok şenlikli bitmiyor arkadaşlıklar, ilişkiler. Her şey güzel güzel vedalarla sonuç bulmayabiliyor. Kavgalar, gürültüler, patırtılar... Bunlar da hayatın bir parçası ise; acıyı, derdi, tasayı da kabullenmeli ve benimsemeli. Çünkü her şey her zaman güzel değil. Hüzün ise elimizde tek kalan; sonuna kadar hüzünlenmeli, en azından bunu yapabilmeli.  

En başında birbirinin arkadaşlığından keyif alan insanlarken sonunda birbirine katlanamayan insanlar olup çıktık sanırım. O yüzden mail attım ona, o yüzden öfkemi suratına çarptım. Çarpmak zorundaydım, anlıyor musunuz? Ona yazmasam deli olacaktım. 






5 Haziran 2012 Salı

gündelik kesintiler.

Final haftasının ve aşırı sıcakların birleşiminin getirmiş olduğu yoğun stres ve sinir halini saymazsak aslında güzel günler yaşıyoruz. Bir kere üzerimizde bir 'adam olma' hali var ki haftaya bugün mezun oluyor olacağımızdan ileri geliyor. Kolay kolay olunmuyor adam, o ayrı. Öyle üniversite bitiren de adam olmuyor yani, onu da biliyoruz. Ama yine de büyük bir iş başarmış olmanın getirdiği öz güveni de yok sayamayacağım.

Güzel şeyler oluyor; mesela yeni işler gibi. Yeniden bir edebiyat çevirisi. Henüz deneme çevirisi yapılmamış ve sözleşme imzalanmamış olsa da olacak gibi duran bir iş. Bu sefer daha farklı bir yayın evi. Bir adım daha ileri. Çevrilecek metin de ne bir tarih ne de bir cinayet romanı, bambaşka. Ama iş kesinleşmeden yazmayacağım buraya.

Hayatımızdaki en yeni varlık ise, 4 Haziran'da doğan fanzinimiz. hermesfanzin.blogspot.com adresinden girip merakınızı giderebilirsiniz. Bu fanzin bambaşka, öyle her fanzine benzemiyor. İçinde çeviribilime dair çeviri makaleler ile ilginç konulara dair bulacağınız çeviri makaleler var. Bir göz atın derim ben.

Yaza fena girmiyoruz yani. Mezun olup sonra birkaç iş alıp sonra birkaç tatil yapıp keyfimize bakacağız. Temmuz ayı civarında güneye daha sonra Ağustos sonu civarında da İngiltere'ye doğru yol var bana. Yani hem paralı hem seyahatli bir yaz olacak gibi görünüyor. Eylül civarı ise yüksek lisans çalışmaları başlar. Şimdiki plan (onbinkere değişmiş plan) İspanya'da yüksek lisansın ardından, orada iş bulup bir daha dadönmemek. Evet bir çeviri bürosuna kapak atıp oraya yerleşip bir daha dönmemek. Yani tatillerde döner bir bakarım değişmiş mi durumlar diye, o kadar. Neyse bu baya uzun bir mevzu dostlar.

Şu an tek gayemiz huzur içinde mezun olabilmek. Gerisi pek hareketli olacak gibi duruyor.