29 Temmuz 2013 Pazartesi

o, bunların hepsini biliyordu.

Gözümü bir açtım ki mevsimlerden yaz olmuş yeniden ve yarısını bitirmişiz bile. Bir yıl geçivermiş; yazı, sonbaharı, kışı ve ilkbaharı bitmiş de başa dönmüşüz tekrar.

Bazı sabahlar oldu uyandığımda ilk onu gördüğüm. Ya da yanında olmanın getirdiği heyecanla pek iyi uyuyamadığım gecelerin sabahları oldu. Ona bakıyordum. Büyük gözler vardı karşımda. Bana pek anlamlı bakıyorlardı. Belki de hayatımda şu ana kadar gördüğüm en anlamlı gözlerdi, büyük ihtimalle öyleydiler.

O günler daha bir güzeldi, zamanla yarışmadığımız ve günün bitmesinden korkmadığımız zamanlarımız. En sıkıcı durumlar bir şekilde halloluyordu. Gözlerimi yitirmekten korkma noktasına gelene kadar ağladığım da oldu onunla, karnıma ağrılar girene kadar güldüğüm de.. O ise bana eşlik etti her durumda. Onunla ağlamak da gülmek de güzeldi.

Bir Eylül günüydü ki hayatımın en güzel günü diye nitelendirmiştim ben o günü. Adı Sonbahar olmasına rağmen güneşli, pek tatlıydı hava. Sahil bir o kadar güzel; bisikletli, patenli insanlar bir o kadar mutlu görünüyordu gözüme. İnsanın hayatının en güzel günü olması için gereken her şey vardı fonda.

Beni her seferinde şaşırtıyordu bir şekilde. Tam tanıdım galiba derken yeni bir şey sunuyordu kendinden, bu ne kadar da hoştu. Onu ilk gün gördüğümde bir şeyler düşünmeye başlamıştım zaten. Gülümsemesi ve beni dinlemesi herkesten daha farklıydı, onda farklı bir şeyler vardı. Hani kamera bulanıklaşır da sadece odak noktası net kalır ya.. Öyleydi ona bakarken gördüğüm kare. Bir onun yüzü vardı sanki, geri kalan her şey önemini yitirmişti bir anda.

O günden sonra içime bir korku düşmüştü. Bu hiç sahip olmadığın bir şeyi kaybetmekten korkma duygusuydu. İnsan nasıl sahip olmadığı bir şeyi kaybetmekten korkardı, bilmiyordum. Belki de geçmişte olduğu gibi yolunda gitmeyen bir şeyler olur ya da bir şeyleri yanlış yaparım diye korkuyordum. Çünkü bu sefer her şeyin yolunda gitmesi daha önemliydi, neden bilmiyorum.

İşte o Eylül gününde ben her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu biliyordum. Böyle günler çok fazla olmuyordu hayatta, o gün evren bana yardım ediyordu, hissediyordum. Sezgiler önemliydi ve her zaman inanmıştım sezgilerime bazen hata yapmama sebep olsalar bile. Yine de mantığından çok hisleriyle hareket eden biriydim ve yirmi üç yıl bu şekilde yaşadıysam bundan sonra da pek değişmeyecektim. Açıkçası kendimi bu yüzden seviyordum.

İki insanın birbirini tanımaya başlama süreci her zaman için en heyecanlı kısım olmuştu. Yine öyleydi ve hatta daha da heyecanlıydı çünkü şüphe diye bir şey yoktu bu sefer. Soru işaretleri birbir siliniyordu. Karşımda büyük gözler ve uzadıkça turuncuya dönen bir sakal vardı. Konuşurken hafif eğrilen bir ağız gülümsüyor ve gülümsetiyordu. O eğri ağız çok güzeldi o gün. Sanırım en güzeli de onun tüm bunları biliyor olmasıydı.

Temmuz sonundayız ve benim içimde bir Sonbahar özlemi. Henüz Yazı tam anlamıyla yaşamamışken hem de.. Sararıp düşen yapraklar, hafiften yağan yağmurlar ve toprak kokusu.  Sanki bu Eylül daha da güzel olacak ve diğer bütün sıkıntıları giderecek gibi. Galiba hayatımda ilk defa Yazın bitişi beni üzmeyecek.

Şimdi, The XX'ten Night Time.



23 Temmuz 2013 Salı

özbeöz kendim.

Özüme dönme hevesi içerisindeyim bir süredir. Buna blog yazmak da dahil. Ya da okumak. Geçen bir sene içerisinde aldığım ve yarım bıraktığım bir sürü kitabın onları bitirmediğim için öbür tarafta peşimden gelecekleri korkusuyla yaşıyorum. Sorun nerede bilmiyorum. Farklı sevdiğim türleri denemiş olmama rağmen öyle bir dönemdeydim ki 50. sayfadan sonra devam etmek mümkün olmuyordu. Bunun pişmanlığıyla daha fazla yaşayamayacağıma karar verdiğim zaman - bu geçen aya tekabül ediyor - bir kitap bitirebildim.

Uzun zaman sonra bitirebildiğim ilk kitap Lars İyer'in Kuşku'su oldu. Bir süredir bana devam etmek için bir şeyler vaat eden bir kitap bulamadıktan sonra bir kitabı bitirmek içimde yeniden bazı duyguların canlanmasını sağladı. Şimdi ise ikinci bitirmeye azmettiğim kitabımdayım. Bu sefer bambaşka bir yerden daldım işe. Bu bir bestseller. Evet bayağı New York Times Bestseller'ı. Durun! Vurmaya başlamadan önce bir 'neden' diye sorun. Öylesine bestseller diye almadım bu kitabı. Aldığım kitap Jenny Lawson diye bir 2011 webblog ödüllerinde finalist olmuş bir blog yazarı. Her şey tamamen ilham almak adına anlayacağınız. İlginç hayatını anlatıyor Jenny. Belki sonunda 'peh boşuna okudum' diyeceğim bir kitap 'Hiç olmamış gibi yapalım'. Ama en kötü kitabı bitirdiğimde kitap hiç olmamış gibi yaparım. (kötü espri günümdeyim).

Öyle ya da böyle uzun zaman sonra bir şeyler okuyabiliyor olmanın getirdiği iyi bir duygu var içimde. Özüme dönmek diyerek başladım devam edeyim. İki gün önce yine uzun zamandır yapmadığım bir şey yaparak gitarımı aldım elime. Açıkçası- okuyanlar bilir- çok sıkı ders çalışan kardeşim yüzünden evde yüksek sesle konuşmak bile yasakken sanat icra etmek mümkün  olmadı son dört yıldır. Ama artık buna dur demek zorunda kaldım. Kendi yaşam sınırlarım içerisinde gitarımı çalabileceğimi duyurdum herkese. Henüz şikayet gelmedi ev sakinlerinden.

Öze dönme çabalarının içerisinde tabii biraz kafa dinlemek amacıyla yalnız kalma isteği de var. İş hayatının dezavantajlarından biri o kadar çok zamanınızı iş yerinde harcamak zorunda kalıyorsunuz ki geri kalan zamanlarda tabii ki de dostlarınızı, sevdiklerinizi ve ailenizi görmek istiyorsunuz. Ancak bu kısıtlı bir zaman dilimi olduğundan kendinize ayıracak çok zaman bulamıyorsunuz. Geçen sene gidip tek başıma deniz kenarında kitap okuduğum ya da bir kafeye gidip orada blog yazdığım zamanlarımı özlüyorum zaman zaman. Oradayken sanki en özümde oluyorum ben. Kimsenin varlığından rahatsız olmadan, kimsenin varlığına ihtiyaç duymadan. Kendimi özgürce hissetme ve eleştirme imkanı bularak..

Şu an oturduğum balkonumda kahvemi içip Editors'dan 'Sugar'ı dinler ve blog yazarken işte biraz daha özüme dönmüş gibi hissediyorum ya, bu en güzeli.

21 Temmuz 2013 Pazar

sonra her şey daha kolay olacak.

Arasında kaldıkça bir şeylerin ve birilerinin inciniyor inceliyor ve yok oluyor gibiyim. Kendi mantığım ve arzularım da birbirleriyle çakıştığından yarattığım mutsuzluğun içinde kayboluyorum. Çabaladıkça çıkmaya içinden bu hislerin bataklık misali içine çekiyor beni karamsarlıklarım. Savaşmaktan yorulduğumu hissediyor ve boğulmayı kabul eder gibi bırakıyorum kendimi derin sulara.

Zamanın geçip gitmesi bazen normalde olduğundan daha çok önem taşır. Sadece zamanın geçmesini değil bir şeylerin değişmesini beklersiniz. Hesap yaparsınız. Bir iki ay daha dersiniz. Sonra her şey daha kolay olacak. 

Bugünlerde yaptığım en çok şey ise sokakta gördüğüm insanların hayatlarını düşünerek onların da hayatlarında çok zor zamanlar olduğunu hayal etmeye çalışmak. Sanırım yalnız hissetmekten bitkin düştüm ve kendime bir yoldaş arıyorum. Eminim bu kadın kocasıyla kavga etmiştir, belki de boşanmıştır, belki de şu adam zor bir hastalık geçiriyordur, belki evinde hiç huzur yoktur gibi gibi.

Kötülüklerini istediğimden değil yanlış anlamayın, sadece bu yalnızlık duygusunu bastırmaya çalışmaktan ileri geliyor düşüncelerim. Bu hayatta sorunları olan tek ben değilim'i hatırlamaya çalışıyorum sık sık. Güçlü olmak zorunda bırakıyor bizi yaşadıklarımız. Duyarsız olmak zorunda da kalıyorsunuz bazen. Duygusallığı bir kenara atarak buz kesiyor, adeta odunlaşıyorsunuz. Sırf daha az acı çekmek için. 

Ama biliyorum bir iki ay daha diyorum, sonra her şey daha kolay olacak. 

16 Temmuz 2013 Salı

Ölü taklidi yaparsan hayat sana dokunmaz.

Kafamı gömecek bir toprak parçası tek istediğim. Ben aslında yoğum diyerek saklanmak olan biteni görmemek, duymamak istiyorum. Zor günler. Hep zor günler vardı elbet, ama her zaman daha da zor günler var. Bundan daha zoru da gelecek eminim. O zaman da ağlanacak, yine saklanacak köşeler, şefkat gösterecek insanlar aranacak. Başka bir evrende olmak istenecek, ya da başka bir çağda, belki sadece başka bir günde.

Huzursuz aile çocuklarının hayatlarını düşünmüşümdür hep. Üzülmüşümdür hanesinde huzur olmayana. İnsan işten ya da okuldan her neyse dışarıdan içeri girdiğinde yüreği ürkek ve tedirgin geliyorsa kolay olmamalı demişimdir. Kolay değil. Sebebi ne olursa olsun hane içindeki huzurda sıkıntı var ise insanın dışarıdaki hayatı da bir o kadar zarar görür.

Sonra insanları suçlamaya başlarsın, seni anlamadıklarını iddia edersin ki bu bir iddia değil; gerçeğin ta kendisidir. Onlar anladıklarını söylerken sadece hayatlarında yaşadıkları tecrübelerine ya da gördükleri diğer örneklere dayanarak anlarlar seni. Kendi başlarına gelse bu durum, ne yapacaklarını bilemezler. Çünkü böyledir, kendi başına gelene kadar ne yapacağını bilmezsin.

Bilmen gereken ise sakinliğini koruyup gerekirse ölü taklidi yaparak zamanın geçmesini beklemektedir. Çünkü hayat ölü taklidi yapana dokunmaz. Ama canlı olduğuna dair gösterdiğin tek bir harekette tekmeyi tokadı atar. Hayat o biz çocukken izlediğimiz üvey baba dizisindeki babadır işte. Biz de besleme misali kabul ettirmeye çalışırız kendimizi babamıza, iyilikler yapmaya onu sevmeye çalışırız. Ama nafiledir, üvey baba kafası kızdığı anda tekmeyi basar kıçımıza atar bizi evden sokağa.

Ben de böyle hissediyorum işte, sokağa atılmış bir besleme gibi. Karanlık bir köşeye sinip gün doğana kadar orada beklemek sonra da güneşin doğuşunda umutlanmak istiyorum. Bir sonraki gecenin gelmesinden korkarak günü geçirip bir daha yiyeceğim tekmenin yolunu gözlüyorum. En nihayetinde üvey de olsa babamız o bizim, eve geri dönmek için elimden geleni yapıyorum.




9 Temmuz 2013 Salı

düşünüyorsun, öyleyse n'olmuş.

Annemin anlattığına göre 'iyi insan' diye bir şey yok. Bu annemin hayata olan pesimist bakış açısından mıdır, yoksa gerçekten haklı mıdır bilmiyorum. 'İyi insan' kimdir onu da bilmiyorum ama etrafımızda az olduğu kesin.

Hastalıkların en büyük sebebi bu olumsuz düşünce. İç huzurumu kaybedeli oluyor bayağı, en azından 6 ay kadar. Sanırım annem iç huzurunu kaybedeli yıllar olmuş ki ondan hep bu hastalıklar. Beynini yönetmek elinde aslında, düşünmek istemediğin zaman bir şeyi kafanı dağıtmak bir şekilde mümkün; ama annem bunu öğrenememiş. Annemi suçluyorum sanmayın tabii, belli ki bir şeyler ters gitmiş hayatında bir yerlerde, ama annem de iyi gidenlere yönelmeyi pek becerememiş sanıyorum.

Zaten yaşamak başlı başına zor, sabah uyan işe git akşam gel, gün içerisinde bin bir türlü vukuat ve macera.. Bir de iç huzurun olmayınca her şey daha da zorlaşıyor. Ben iyiye yönelmeye çalışıyorum, huzura ve olumluya doğru. Çünkü insanın bir düşünceye takılı kalması nedir biliyorum, beyninde başka hiçbir şeye yer bırakmadan aynı noktada saatlerce, günlerce kalmak yarayla oynamaktan başka bir şey değil gerçekten. İnsanın canını en çok acıtan yine kendisi oluyor bu yüzden. Düşünceden uzaklaşmak becerisi herkesin geliştirmesi gereken bir beceri. Düşünüyorsun öyleyse varsın da düşünceden uzaklaştığın kadar mutlu bir insansın.