Huzursuz aile çocuklarının hayatlarını düşünmüşümdür hep. Üzülmüşümdür hanesinde huzur olmayana. İnsan işten ya da okuldan her neyse dışarıdan içeri girdiğinde yüreği ürkek ve tedirgin geliyorsa kolay olmamalı demişimdir. Kolay değil. Sebebi ne olursa olsun hane içindeki huzurda sıkıntı var ise insanın dışarıdaki hayatı da bir o kadar zarar görür.
Sonra insanları suçlamaya başlarsın, seni anlamadıklarını iddia edersin ki bu bir iddia değil; gerçeğin ta kendisidir. Onlar anladıklarını söylerken sadece hayatlarında yaşadıkları tecrübelerine ya da gördükleri diğer örneklere dayanarak anlarlar seni. Kendi başlarına gelse bu durum, ne yapacaklarını bilemezler. Çünkü böyledir, kendi başına gelene kadar ne yapacağını bilmezsin.
Bilmen gereken ise sakinliğini koruyup gerekirse ölü taklidi yaparak zamanın geçmesini beklemektedir. Çünkü hayat ölü taklidi yapana dokunmaz. Ama canlı olduğuna dair gösterdiğin tek bir harekette tekmeyi tokadı atar. Hayat o biz çocukken izlediğimiz üvey baba dizisindeki babadır işte. Biz de besleme misali kabul ettirmeye çalışırız kendimizi babamıza, iyilikler yapmaya onu sevmeye çalışırız. Ama nafiledir, üvey baba kafası kızdığı anda tekmeyi basar kıçımıza atar bizi evden sokağa.
Ben de böyle hissediyorum işte, sokağa atılmış bir besleme gibi. Karanlık bir köşeye sinip gün doğana kadar orada beklemek sonra da güneşin doğuşunda umutlanmak istiyorum. Bir sonraki gecenin gelmesinden korkarak günü geçirip bir daha yiyeceğim tekmenin yolunu gözlüyorum. En nihayetinde üvey de olsa babamız o bizim, eve geri dönmek için elimden geleni yapıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder