31 Mayıs 2011 Salı

Ego' n batsın!

Ego, ego, ego... Nasıl da seviyoruz kendimizi yahu, nasıl da mütemadiyen kendimiz geliyor herkesten, her şeyden önce! Ben, bana, beni, benden, benle ve çeşitleri ile kuruluyor cümlelerimiz. Her durumdan, her güzellikten ve hatta her kötülükten kendimize pay çıkarmamız da cabası. Hele şu dünyada tek yaşam amacımız var ya o da işte çevremiz tarafından sevilmek, beğenilmek ve ilgi çekmek başka da bir amacımız yok lan!

Hele sen dostum sen şu kendisinden nefret ettiğini tüm dünyaya ilan eden arkadaşım. Sen var ya kendine taparsın aslında.. Sadece diğerini iddia etmek daha kolay geliyor işte, mesele bu.

Bir diğeri de süper ego' sunu saklamaya bile ihtiyaç duymayan, kendisine olan sevgisini hayatın her alanında göstermeye çalışan arkadaş.. Sen daha bir fenasın ya. Sen iyice çekilmezsin. Hani al birini vur ötekine..

İşin ilginç yanı severken bile şart koşuyoruz, önce o sevsin, o daha çok sevsin, en çok o sevsin, o en çok beni sevsin.. Fedakarlık denen şey zaten hiç olmamış, bünyelerimize ters.

Hepimizin toptan ego' muz batsın e mi!

27 Mayıs 2011 Cuma

bahar gelir.

Kafamdaki düşüncelerimi bir türlü tamamlayıp da şuraya iki satır bir şey yazmayı beceremiyorum bir süredir.

Oysa anlatmak istediğim bir iki önemli mevzu bulunmakta..

Ben bugün 4 ay savaşarak çevirdiğim savaş romanımın parasını almış bulunmaktayım. Gerçi parayı elimde görmediğim için çok bir şey hissedemedim, bankada yatan paranın bana hiçbir yararı yokmuş gibi. Galiba para öyle art arda gelen rakamlara bakıldığında anlaşılmıyor da onu harcamaya başladığında anlaşılıyor. Para ne pis bir şey. Para ne lanet bir şey, para nasıl da geldiği gibi hop diye gidiyor? Parayla ilgili bu duygularımın tabi ki nedenleri var. Bu parayı harcayacak mıyım? Öyle bir dünya yok efendim. Bu para gayette benim seneye İspanya' ya gidebilmem için uslu uslu bankada yatacak. Hatta sırf bu para mı, BM' den alacağım para ve bundan sonra elime geçecek tüm paralar için de aynı durum geçerli.

Roman çevirisine iki ay ara verdikten sonra dün tramvayda Taksim' e giderken beynime bir fikir düştü. Ben ikinci romanımı da çevirmeli daha çok daha da çok paralar kazanmalıyım! dedim kendi kendime. Sonra hemen yayınevine bir mail atarak bu durumu belirttim. Ancak bu sefer bir talebim vardı; polisiye, gerilim türünde bir roman varsa onu istediğimi söyledim. Maalesef ellerinde o kalmamış; ancak romans türünde varmış. Bir aşk romanı? Aşk romanı çevirmeye çok gönüllü olduğumu söyleyemeyeceğim; gerçi savaş romanı çevirmeye de gönüllü değildim. Henüz kararımı vermedim, ancak para ihtiyacım bana bunu da yaptıracak. Para için aşk romanı da çevireceğim gibi görünüyor.

Okulun bitmesine son 2 hafta.. Bu yıl bana sanki 10 yıl gibi geldi. Size de öyle oldu mu? 3. sınıf bir türlü bitmedi. Uzadı da uzadı ve aslında BM' den sonra benim okul hayatım kapandı. İş hayatım olsun ben para kazanayım. Ofisim olsun benim, iş arkadaşlarım falan olsun. Kahve molalarımız, öğle yemeklerimiz olsun. Okul olmasın! Sanırım yazın bu hayatı yeteri kadar tadacağım, haziranda ve ağustosta yapacağım stajları bir düşününce...

Neyse para, para, para ve okul dedikten sonra gelelim başka bir muhabbete.. Hayat bu baharda bana, "Sen cezanı yeteri kadar çektin, şimdilik mutluluğu hak ettin." diyor. Eyvallah, sağ olsun. Çok sık gelmez başa hani böyle şeyler. Çok sık böyle mutlu olunmaz falan. Eh ben de madem öyle, diyorum, o zaman yaşarım bu mutluluğu. Hayat, seni mi kıracağım?

21 Mayıs 2011 Cumartesi

kıyamet günü.

Dediler ki 21 Mayıs 2011' de kıyamet kopacakmış. Eh duyar duymaz "ama daha yapacaklarım vardı benim," dedim. Dinlemediler. Haydi diyelim ki bugün kıyamet kopacak, tüm ölüler dirilecek, sonra işte tipik hikaye evli evine köylü köyüne dağılacağız. Gerçekten bunun bilincinde olsaydım, kendimi tutamaz tüm sevdiklerimi arar onları sevdiğimi falan söylerdim. Aramın bozuk olduğu insan var ise onları da arardım. Kesin konuşmam gereken bir insan var mesela. Onu aramalıyım. Biliyorum ki o da benim telefonumu bekliyor zaten. Biraz sinirli olabilir bana, ama öleceğimizi duyunca o da sinirini bir kenara bırakacaktır. Sonra ikimizi de bir pişmanlık sarar. Bu konuşmayı neden daha önce değil de öleceğimiz gün yaptığımızı düşünür, üzülürüz.

Annemle babamı şu an uyandırıp onları karşıma almalı ve güzel bir konuşma yapmalıyım. Onları sevdiğimi bilmeliler. Her şey için teşekkür etmeliyim onlara. En kötü kısmı kardeşimle olur herhalde. Fazla ders çalıştığı için kendisiyle bir yıldır falan çok bir iletişimimiz yok. Bu kadar çabuk öleceğimizi bilse, bu kadar çok ders çalışır mıydı hiç! Daha çok takılır, muhabbet ederdik. Ona bunları anlatmalıyım.

İ.K. Urfa' da şimdi. Hani son kez göreyim desem yok. Mü, İzmir'de.. Bir de önümüzdeki ay buraya gelecekti. Ben böyle şansın.. En azından bu hafta ödev yetiştirmek için kasmayacağız yahu. Bu da en güzel kısmı işte. (güzel kısmı falan yok da)

Bana kalsa, ölmeyelim. En azından şimdi değil, bu gece hiç değil. Tam ben yaşamaya başlamışken değil yani. Ben daha mutlu olacaktım, benim planlarım vardı.

19 Mayıs 2011 Perşembe

the dice are loaded.

Bir şeyin 'tam' olması, 'mükemmel' olması belki de en olasılıksız durumlardan biridir. Belki, durumlar, insanlar, kavramlar ya da maddeler mükemmelliği zorlarlar; ancak mükemmel olmazlar. Şu ana kadar, mükemmel' in bir insanoğlu tarafından tam anlamıyla karşılandığını sanmıyorum. Güzel, vardır. Çok güzel, vardır. En güzel, bile vardır. Ancak, ben mükemmel' i görmedim beyler. Belki de gördüğüm gün yer yüzüne toprağın altından selam ediyor olacağım. Belki o zaman bile görmemiş olacağım. Sıkıntı yapmayalım.

Korkum, doluya tutulmaya çalışırken ahmak ıslatanla yetinmektir belki. Ahmak ıslatan sıkıntı yaratmaz iken dolu canımı acıtır, ancak can bir kere acımaya alıştıysa gerisi ona yavan gelir. Beklenilen, yağmurun hızının şiddetinin artması ve şimşeklerin çakıp göğün yarılırcasına gürlemesidir.

Çölde dolaşırken kutup ayısına rastlamaksa beklediğim, o bir tek Lost' ta falan olur. Kandırmayalım birbirimizi şimdi a dostlar.

17 Mayıs 2011 Salı

gone.

Huzurun karşısına ne anda, ne günde, ne ara çıkacağını bilemez insan. Buldu mu da huzuru,çabuk alışır hani rahata. İnsan, aslında her şeye çabuk alışır ya. Ölüme, huzura ve soruna da çabuk aşina olur insan. İnsan, insana çabuk alışır en önemlisi.

Korkum, gecenin sakinliği arasında bir çığlık sesi duymak. Puzzle' ı tam da bitirmek üzereyken son parçanın kaybolması da bir başka korkum. Ben evi terk edip giderken, pencereden bana seslenen bir insan olmasından korkuyorum. Bu sefer tam da yola çıkmış uzaklaşırken kötü alışkanlıklarımın esiri olmak da korkutuyor beni.

Ben, sırtını dönmeyi becerebilen bir insan olamadım. Döndüysem de zaman aşımına uğradı küskünlüklerim. İşte bu sefer kapıyı kapattım, bavulum elimde, sırtım dönük. Bazı kapıların bir daha açılmaması mecburidir, aksi takdirde tüm kötülükler etrafa yayılır.
Bir parçacık huzurumuz da bozulur.

6 Mayıs 2011 Cuma

the typist.

Of, of, of... Yorgunluğumu derecelendirecek bir 'of' sesi henüz keşfedilmedi. Çoktandır yaz(a)madığımın farkındayım; ancak sabah 7 de uyanıp işe gitmek ve sonra akşam en erken8 en geç 11 gibi eve gelmek bir kaç internette oyalandıktan ve belki bir bölüm dizi izledikten sonra yatakta uyuyup kalmak, sonra yine sabah 7de kalkmak işe gitmek.... İş hayatımdan dolayı pişman mıyım peki? Hayır. Yine olsa yine yapar, yine yorgunluğumu çekerdim ki daha önümde kocaman bir hafta mevcut.

Kısaca işimden bahsetmeliyim tabi. 9-13 Mayıs arasında BM En az Gelişmiş Devlet Bakanları Zirvesi gerçekleşecek Lütfi Kırdar' da. Bizler de (bir sürü üniversite öğrencisi) bu zirvede BM personeli olarak bir çok BM yetkilisi ile birlikte çalışmaktayız. Pazartesi başladı işim be önümüzdeki hafta sonuna kadar da devam edecek. Gayet yorucu, zaman alıcı ve zor bir iş olmakla beraber böyle bir ortamda bulunmak da gerçekten önemli bir fırsat. Görev tanımım: typist. (the typist, diye bir korku filmi çekilsin bence) Diğer 'typist' arkadaşlarla kendimize ait bir ofisimiz var ve tüm gün zirveye katılacak olan tam 192 ülkeden gelecek delegelerin kayıtlarını yapmaktayız.

İşin yanı sıra salı ve perşembe akşamları akşam 7 ile 10 arasındaki ispanyolca kursum da yorgunluğuma yorgunluk katmaya devam ediyor. İspanyolca aşkım bile bazen bu yorgunluğu engelleyemiyor, düşünün.

İş sayesinde yüzlerce insanla tanıştım tam beş gün içerisinde. O kadar uzun süre vakit geçirmek zorunda kaldık ki bazılarını sanki 10 yıldır tanıyormuş gibi hissediyorum. Ayrıca bu beş gün de o kadar gevezelik ettim ki, bence daha önceki 20 yılımda toplam bu kadar konuşmamış olabilirim. (Abartsaydım!)

Neyse, neyse demem o ki dün pazartesiydi bugün bir baktım cuma olmuş. Arada ne olmuş ne olmamış dünyadan haberim yok. Bir koşuşturmacadır, gider. En güzeli belki de benim için bu iki hafta okul olmamasıdır.

Şimdilik Birleşmiş Milletler' den haberler bu kadar, daha sonra yeni haberlerle karşınızda olacağım.