26 Haziran 2011 Pazar

yerden yüksek.

Bir apartmanın 7. katında oturmak cesaret ister. Çünkü; mutfak balkonundan çıkıp bilmemkaç metre yüseklikten aşağı baktığınızda içinizden gelen atlama hissinin önüne geçmek bazen çok zor gelir. Bu his delice değil, bu his sadece içimizdeki heyecan aşkıdır.

Her ne kadar heyecan arayışımız bizi zaman zaman oradan oraya götürse de herkesin belli sığınma limanları olduğuna inanırım. O limanlar, korktuğunuzda yorulduğunuzda veya sadece huzur ve tanıdık bir duygu aradığınızda sığındınız yerlerdir. Aslında o limanların dünyadaki en güzel yerler olduğunu düşünürken geminizle okyanusa açılmadığınız zaman da kendinizi kapana kısılmış hissedersiniz. Keşif aşkı büyüktür. Huzur içinizdeki açlığı doyurmaya yetmez bazen.

Sınırlar gerçekte olmamalarına rağmen, kafamızda yer ediyorlar. Biz kafamızda yer eden sınırları sadece somutlaştırıyor, gerçekleştiriyoruz. Yapamam, edemem, olmadı, beceremedim, zaten olmazdı ve saire' lerin hepsi bizim kendimizi kandırmak için ürettiğimiz yalanlarımız.

Tek bir şey bilirim, gerçekten yapmak istiyorsan yaparsın. Gitmek istiyorsan gidersin.Özgürlük istiyorsan alırsın. Para istiyorsan kazanırsın. İstediğini yapmayan insan, bir tembel ya da korkaktan başka bir şey değildir. Nokta.

24 Haziran 2011 Cuma

loş.

Aklımda kalan manzara; Ortaköy' de herhangi bir apartmanın herhangi bir katının loş bir odasında duyulan Eric Clapton şarkılarında dans eden kadın ve adam.. Heyecanın, tedirginliğin, merakın aynı anda barındığı bir oda.. Oda, masalardan, kanepeden, camdan, duvardan ve iki insandan oluşan oda.

Sıcağın getirdiği mayışıklıkla buz gibi biraların birleşiminden ortaya çıkan çakır keyiflik. Sonrası çalan müzik, dans eden insanlar. Merak eden, sabreden, özleyen, diğer tüm insanlıktan kendilerini soyutlamış insanlar.

Uzun süreler sonra ortaya çıkmış iki insan. Uzun süreçler nedeniyle beklentileri en aza indirgenmiş karşılarında bulduklarını sevmeyi becerebilen insanlar. Artık olgunlaşmış insanlar, işlerini bok etmemeyi bilen, bok olursa da umursamayan insanlar. Güzellikleri fark eden ve tadını çıkarmaya çalışan insanlar.

Ortaköy' ün herhangi bir odasında Clapton' ın 'Wonderful Tonight' ı eşliğinde dans eden milyonlarca insan onlar.

20 Haziran 2011 Pazartesi

i don't give a fuck.

Ben ölümden korkmam cahilden korktuğum kadar. Ama sorun şu; her yer cahil kaynıyor be anacım. Hümanist çabalarıma rağmen bazen insanlara olan nefretim baskın çıkıyor ve ürküyorum. Bu, böyle. Nefret de bir duygudur, hatta duygusuzluktan da iyidir. Nefret eden sevmeyi de öğrenir falan filan ve saire, gibi. Evvet, geldim kafa yeme noktasına.

Sıcak beni tahammülsüz yapıyor. Soğuk havada katlanabileceğim durumlar sıcakta son derece sinirimi bozuyor. Ben kendi sinirimi bozuyorum, var mı ötesi? Bu tahammülsüz halimde finallerden sonra başlanılan stajın da etkisi vardır bence. İlla vardır, varsa var yoksa yoktur, yoktan var olmamıştır. Susuyorum ben.

Bu arada bence dünyadaki en güzel şey birinin suratına fak yu diyebilecek samimiyete sahip olmaktır. O zaman hepinizi fak. Sevgiler.


Not: Küfür etmenin dayanılmaz hafifliği bambaşka. fuckfuckfuckfuck (ve kelime anlamını kaybeder..)

13 Haziran 2011 Pazartesi

paldırküldür

Biraz ne yaptım'ı, neredeydim'i, ne yapacağım'ı konuşayım dedim. Artık hayatımın düzeni ve rutini koşuşturmaca oldu benim. Her an bir iş, yapılacak çeviri, gidilecek konferans, girilecek sınav, öğrenilecek dil derken patlamaya hazır bir bomba haline geldim, patlamak için finallerin bitişi bekleniyor.

Yine final haftam, yine kahvenin hayatımdaki ana besin kaynağı olduğu ve alkole bol ihtiyaç duyulan bir hafta. Korkarım hayatımın bundan sonraki hali bu olacak. Çünkü finallerin bitmesiyle 3 gün tatil yapacak olan ben 20 Haziran itibariyle staja başlayacağım. Yaz planların kaç ay öncesinden yapılmış. Temmuzun ortasında staj biter, Ağustos başı güneye uzanılır, Ağustos ortası ikinci staja gidilir. Tüm bunlar gerçekleşirken bir de roman çevirisine devam edilir. Sonrasında ise yine Eylüle uyanırız.

Böyle paldır küldür yürüdüğüm zamanlarda hayatımın güzel insanları ile soluklanmak da en keyiflisi. Cuma gününden itibaren bir özgürlük kutlaması yapılır illa ki.. Bu cumartesi sevgili Mü de geliyor mesela..

Ayrıca kendisi şu an İstanbul' da bulunmayan pek bir sevgili şahsın gelişine de az kalmış bulunmakta ve onun dönüşü de çeşitli kutlamalarla kutlanacaktır. 8 temmuzda konsere gelen Bon Jovi ve ön grup olan Redd bu birlikteliği kutlarlar mesela bizimle.

Bu aralar aklımda hep içinde Eric Clapton parçaları çalan loş bir odada dans eden insanlar.. Bu odanın hikayesi de anlatılacak bir gün.. You look wonderful tonight, diyelim o zaman.

6 Haziran 2011 Pazartesi

bu da böyle bir anımdır.

Bir zamanlar ben daha ergenliğimin baharındayken henüz sevgili muhabbetlerine adım bile atmamışken birinden hoşlanıvermiştim. Tesadüfe bak ki o da benden hoşlanmışmış. Tabi bir ilişki için hani önce o çok önemli soru sorulacaktır ya.. "Benimle çıkar mısın?"

Eh ben de bu çocuğun teklifi karşısında biraz naza çektim kendimi sanırsam. Bir de doğrusu mu çok da emin değilmişim onunla çıkmak istediğimden. Çıkmak da ne kötü bir tabirdir! Neyse çok uzun değil bir kaç hafta bir süründürme sürecinden sonra bir öğlen artık sürekli peşimde olan bu çocuğun teklifine, biraz da arkadaşlarım tarafından baskı altında kalarak, 'evet' yanıtı verdim. Tüm gün peşimden kuyruk misali ayrılmayan beni ilgiden ilgiye boğan bu pek muhterem şahıs benden 'evet' yanıtını aldıktan sonra bir daha gün boyu hiç ortalarda görünmedi. Tabi alışmış da kudurmuştan beterdir ya, ilgiyi gördü bünye bir kere istiyor da istiyor ne yaparsın. Tam 24 saatlik süren ' çıkma' serüvenimizin ardından ben artık kendisine bu 'ilişkinin' yürümeyeceğini ama arkadaş kalabileceğimizi falan anlattım(Sorun sende değil bende, muhabbeti yapmamıştım hatırladığım kadarıyla).

Tabi bu delikanlımız değil arkadaş kalmak arkamdan türlü türlü dedikodular yaparak güya onurunu kurtarıp benim onurumu da yerle bir etti. Neyse, gençtir yapar dedik de aldırmadık. Nihayetinde bugün hala yüz yüze bakan insanlarız.

Bu da harbiden böyle bir anımdır.

5 Haziran 2011 Pazar

unexpected visitor.

Gecenin bir körü gelen telefonla başlıyor birbiri ardına kabuslar.. Her gece sessize alıp öyle uyuduğum telefonumu şansa bak ki(!) titreşime almışım o gece. Telefonun sanki acı bir haber vermek istercesine titremesiyle uyanmıyor ama gözlerimi açıyorum. Zihinsel bir uyanma yaşanmıyor yani. Telefondaki ismi gördüğümde ise güzel bir küfür ediyorum arayana. Telefonu açmıyor; aksine kapatıyor ve tekrar uyumaya devam ediyorum. Uyumak denirse..

O andan itibaren türlü kabuslara ev sahipliği yapıyor derin uykum. Kabusların baş rolünde de uykumun bölünmesine sebep olan zat-ı muhterem. Kendisini çeşitli zor durumlarda görüyorum rüyalarımda. Her birinden telaşla uyanarak telefonu açmadığıma pişman oluyor sonra yeniden dalıyorum ve bir rüya daha..

Sabaha kadar yarı uyanık yarı uyur vaziyette kıvranıyorum. Bana böyle kötü bir gece yaşatan şahısa karşı kızgınlık, telefonu suratına kapadığım için pişmanlık ve daha bir çok duygunun karışımı bir türlü huzur bulmamı engelliyor.

Sabah artık pes edip tamamen uyanmaya karar verdiğimde ise telefonumu elime alıp gece gelen aramanın gerçek olup olmadığına bakmak istiyorum. Çünkü her şey o kadar bulanık geliyor ki artık rüyayla gerçeği karıştırıyorum. Telefondaki en son gelen aramalar kısmında gördüğüm isim "anne" oluyor. Her şeyin aslında bir rüyadan ibaret olduğu o saçma sapan korku filmlerinden birindeymiş gibi hissediyorum kendimi ve abuk subuk geçirdiğim gecemle kalıyorum.

3 Haziran 2011 Cuma

"Çocuklar kadar şenim, sevgilim."

Yazmazsam şu an içimdeki duyguları bir şekilde ifade etmediğim için delireceğimi ve pişman olacağımı düşündüm..

Geçen gün televizyonda yine bir türk filmi var.. Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun başrollerde.. 20 dakikasını izleyebildim filmin ancak. İzlemeye başladığımda filmdeki herkes imkansız bir şekilde mutluydu ve her şey güzel gidiyordu. Ediz Hun' la Hülya Koçyiğit el ele parklarda koşuyorlar "Çocuklar kadar şenim sevgilim." replikleri ağızlarda dolanıyordu. Çocukları da annesiyle babasının arasına geçmiş "Bir daha hiç ayrılmayacağız değil mi anne? baba?" diye soruyordu. Ulan, dedim, bu işte bir terslik var her şey bu kadar da güzel olamaz.

Bunu dememle asıl olay ortaya çıktı.. Alsında Ediz Hun' un kötü adamların arasında olduğu, çocuğun gerçek babası olmadığı, ve asıl amacının Hülya Koçyiğit' i öldürüp onun servetine konmak olduğu anlaşıldı. Hah, dedim, şimdi türk filmine benzedin. Tabi filmin sonunda kötü adam, masum kadına aşık oluyor ve kötü amellerinden vazgeçiyordu.

Ben çok fazla iyi giden bir şeyler olunca çok da fazla korkuyorum.. Çocukluğumdan beri izlediğim türk filmleri beynimde kocaman yer kaplıyor olsa gerek.. Kesin bir terslik var, her şey bu kadar güzel olamaz, düşünceleri beni rahatsız ediyor.

Sevgili editörümden bugün aldığım bir habere göre elinde tam bana göre olan "Secrets to the Grave" adlı, Tami Hoag' ın yazdığı bir gerilim, dedektif romanı varmış. Ben çevireceğim. Şu zamanlarda en çok istediğim şeyin gerçekleşmiş olması..

Ayrıca günümün büyük bir kısmını Onunla geçirmiş ve çok eğlenmiş olmam.. "Çocuklar kadar şenim, sevgilim." diyeceğim de kötü adamlar ortaya çıkar diye korkuyor ve susuyorum.