Kağıdın üzerine hiç zorlanmadan, kalemimizin tek bir hamlesiyle bıraktığımız noktayı insan ilişkilerinin sonuna koymanın ne kadar zor olduğunu tecrübe ettim. Ne kadar zor olursa olsun noktanın kimi zaman ne kadar gerekli bir noktalama işareti olduğunu kendi gözlerime gördüm, duydum, bildim.
Yılların getirdiği üç nokta ve virgüllerin de sonunun geldiğini, daha doğrusu gelmesi gerektiğini öğrendim. Aslında bu yıl oldukça fazla şey öğrendim. Hazır yıl sonuna da yaklaşırken tecrübeleri sırtımızda taşıdığımız çuvallarımıza iyice yerleştirip bir sonrakiler için yer açmamız gerekiyor.
Bu yılki en büyük tecrübem ise bir insan ilişkisinin sonuna nasıl nokta konur'a dair oldu. Noktanın gerekliliği aşikardı, insanlar da bunun farkındaydı. Ama yıllar kadar çok virgül vardı ortada, üç değil üç bin noktalar konulmuştu diyalogların sonuna...
Artık cümleler öyle uzamıştı öyle anlamını yitirmişti ki nokta koymaktan başka çözüm kalmamıştı adeta. Yüklemler öznelerini kaybetmiş, özneler başını alıp gitmiş noktalama işaretleri yalnız kalmıştı ortada. Nokta yetişti bu cümlelerin imdadına.
Sona gelindiyse bunca yıl sonra, açık sözlü olmak gerek her türlü duyguda. İşte o anda anladım açık sözlülüğün, karşındaki insana tamamen dürüst olmanın güzelliğini... Ben hem sevgimi hem hüznümü paylaştım, endişelerimi dile getirip noktamı koydum sonunda. O zaten hep açık sözlüydü bana, geçmişte güzel bir şeyler vardı ve güzel olanlar güzel olarak kalacaktı. Sevgi havada kaybolan bir gaz değildi. İnsanlar sevgilerini de sırtlarındaki çuvallarında saklıyorlardı. Hatta zamanı gelince geri çıkarılıyordu o çuvallardan sevgiler.
Bu sefer ise çuvalın ağzı sonsuza kadar kapanmıştı, daha da açılmazdı. Karşılıklı noktalar konmuştu, bir öykünün daha sonuna gelinmişti.
Alın bakalım Ezginin Günlüğü'nden gelsin.
28 Kasım 2011 Pazartesi
20 Kasım 2011 Pazar
can bonomo candır.
Yine bir klasik olarak hayatımızı vize sonrasına erteledik. Her vize ve final döneminde olduğu gibi sanki zaman duruyormuş dışarıdaki insanlar bir süre için donup kalıyorlarmış da vizelerden sonra normal yaşam devam edecekmiş kıvamında ders notları, kitaplar arasında boğulmaya devam ediyoruz. Tek güzel bir şey varsa sınav dönemlerinde o da müzik eşliğinde ders çalışabiliyor olmaktır.
Misal şu an her şeyiyle farklı olan Can Bonomo'nun internet sitesi üzerinden verdiği online konserindeyim. Adamlar kendi evlerinin salonlarında müziklerini yapıp muhabbet ederken ben de kendi odamda zaman zaman ders çalışıp zaman zaman blog yazarak onlara şarkılarında eşlik ediyorum. Teknoloji hiçbir zaman tamamen algılayabildiğim bir şey olmadı, fakat üzümünü yeyip bağını sormuyorum genelde. Ayrıca bu perşembe yine sevgili Bonomo'nun Kadıköy'deki sokak konserine davetliyiz. Kadıköy de Bonomo da candır. Kadıköy'deki Can Bonomo ise en candır, diyoruz o vakit.
Çoğu zaman hayattan beklentilerimiz normalin üzerindeyken böyle "zor" dönemlerde (vizelerden bahsediyorum) insan aslında ne kadar küçük şeylerle mutlu olabileceğini fark ediyor. Misal okumak için delirdiğim Barış Bıçakçı romanımı geçen hafta almış olmama rağmen hala okuyamamış olmam, bunun üzerine bir de pek sevgili dostum B.D'nin doğum günümde hediye olarak bana Barış Bıçakçı'nın bir diğer romanını vermesine rağmen benim bırakın okumayı kitaba dokunamıyor olmam içimi sızlatıyor. Romanları bile 25 Kasım'dan sonrasına bıraktım anlayacağınız. Müzik eşliğinde kahvemi içerken romanımı okumanın bana nasıl huzur verdiğini ve mutlu olmam için yettiğini işte bu günlerde anladım ben.
Tamam belki bu sadece kısa bir sürelik erteleme, yani cuma gününden itibaren hayatım her zamanki rutinine dönecek; ancak biz bu ertelemeyi tüm hayatımız boyunca yapmıyor muyuz?
Erteleye erteleye bir hal olmadık mı zaten hayatı?
12 Kasım 2011 Cumartesi
henüz ölmedik.
Öyle dönemler geçiriyoruz ki her sabah gözümüzü yeni bir kötü haberle açıyoruz.. Depremler, bir daha depremler, İstanbul'un orta yerinde deniz otobüsü kaçıran teröristler ve daha nicesine uyanıyoruz her gün. Dedim ki; madem hala bir depremde ölmedik madem hala bir terörist tarafından kaçırılmadık o zaman daha zamanımız var güzel şeyler yapmak, yararlı şeyler yapmak için. Bir arkadaşım da ekledi lafımın üzerine, "Mutlu olmaktan başlamalı işe." Ne güzel dedi.. Gözümüze soka soka dedi hem de. Ölmedik, hala mutlu olmaya zamanımız var öyleyse!
Ama yok, mutluluğu öyle büyütmüşüz ki gözümüzde elimizdekilerin bizi tatmin etmesine imkan yok bu devirde. Hep dahasını istiyor, fazlasını arıyor bu bünye. Bir 'içimizdeki boşluk' kavramıdır gidiyor öylece. "Neymiş ulan bu boşluk, bu kadar doluluğun içinde ne boşluğuymuş bu?" da demiyor kimse...
Haberleri dinlemek, gazeteleri okumak istemiyorum adeta. Yalan olmasın, çok duyarlı bir vatandaşım demiyorum ulu orta. Bir de duyarlı olsam küfürler savurarak atardım kendimi sokağa. Onun yerine kendime sövüyor, kendime sayıyorum. İnsanlar kar altında evsiz barksız çadırlarda yaşam savaşı verirken ben evimde bilgisayarımın başında ona buna mırın kırın ediyorum. Bir de üzerine resmen vicdan azabı çekiyorum.
Neymiş; mutluluk içimizdeymiş demek, içten de gelmiyorsa şayet, dışarıda bulunmuyormuş bu meret.
Kulağıma küpe olsun.
9 Kasım 2011 Çarşamba
İhtiyaçlar Hiyerarşisi.
Hepimiz yazıyoruz. Hepimiz beynimizdekileri kusmak amacıyla, boşalıp rahatlamak amacıyla yazıyoruz. Kinyas ve Kayra'daki gibi ne kadar çok kelimeyi sesten yazıya dönüştürüp bir kağıt üzerinde bırakırsak, kafamızın o kadar boşalacağına ve zihinsel ölüme ulaşacağımızı düşünüyoruz belki de. Neyse ne, hepimiz yazarak bir çeşit yardım çığlığı savuruyoruz etrafımıza. Kim duyuyor bu çığlıkları, kim duyuyor da aldırmıyor, kim ilgileniyor da bir şey yapamıyor, kimler kimler duymuyor...
Ben biliyorum kendi derdimi. Zaten biliyormuşum da meğer, bugün ders çalışırken ders kitabında birden bire benden bahsedildiğini okuyorum sandım. Nasıl diyeceksiniz... Abraham Maslov'un ihtiyaçlar hiyerarşisine bakalım hep beraber. Kim bu Maslov? Amerikalı bir psikolog olan Maslov 1943 yılında şöyle buyurmuş, "Bireyin kendini gerçekleştirmesi, yaratıcılığını kullanabilmesi, üretken olabilmesi, dengeli bir hayat kurup ön yargılarından kurtulabilmesinin tek yolu ihtiyaçlar hiyerarşisinde son basamağa kadar sorunsuz bir şekilde çıkabilmesidir."
Biraz açıklayayım şimdi sizlere durumu. Maslov' a göre bir ihtiyaçlar hiyerarşisi var. İlk basamakta fizyolojik ihtiyaçlar bulunuyor, besin, su, cinsellik, uyku, boşaltım gibi. Bu basamağı sorunsuz bir şekilde atlayan birey ikinci basamağa geçiyor ki orada da güvenlik gereksinimi çıkıyor karşımıza. Yani sıhhi ve mülkiyet güvenliği diyebiliriz. Üçüncü basamağa başarıyla atlayan bireylerin gereksinimleri ise; sevgi, ait olma, sevecenlik oluyor. Dost, aile, sevgili, cinsel yakınlık gibi tanımlayabiliriz bunu da. Dördüncü basamakta, saygınlık gereksinimi duruyor ki bu basamakta birey artık öz güvene sahip sağlıklı bir varlık sürüyor. Geliyoruz sonuncu basamağa, beşinci basamakta tüm adımları sağlıklı bir şekilde atlayan birey kendini gerçekleştirmeye başlıyor. Yani yaratıcılığını ve üretkenliğini kullanıyor.
Şimdi bu kız bunları durduk yere niye açıkladı derseniz eğer... Maslov diyor ki, bu basamaklardan herhangi birini başarıyla geçemeyen, ya da sorunlu bir şekilde geçen bireylerin hayatlarında hep geriye dönük sıkıntılar ve sorunlar meydana gelir, birey kendisini gerçekleştirme gereksinimini bir türlü karşılayamaz ve dengesiz bir hayat yaşamaya devam eder. Maslov'un 'birey' diye tanımladığı varlığın yerine ben kendimi koyuyorum burada. Benim üçüncü basamakta baya sıkıntı var dostlar ki ben devamında da sıkıntı yaşıyorum. Dengesizliğimin, üretkenliliğimin tıkanıklılığını ve hayata dair tüm ön yargılarımın cevabını işte burada buldum. Yani sorunumuz; sevgidir, diyebiliriz.
Ortada bilimsel gerçekler var yani, bu sefer uydurmuyorum.
4 Kasım 2011 Cuma
düşünsel sıkışmışlık.
Artık bir süredir bazı şeyler daha da gözümüze sokuluyor, gerçekler saklanmıyor ve yardım çığlıklarını duymaya başlıyoruz. Daha fazla ortada, daha bilinçli bir şekilde, gözler önünde.. Son zamanlarda ve günlerde ülkemizde yaşananlar hangi birimizi korkutmuyor acaba? Hangimiz 'kadın olmak nedir' i sorgulamadık bu son yaşananlarla birlikte? Bu korkunç haberlerin üzerine bir de İstanbul Modern' de 'Hayal ve Hakikat' adlı bir sergiye gittim. Kadın'ın hayallerini, hakikatlerini, kimliğini, maskesini, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını, bilincinde olmadıklarını, arzuladıklarını, arzulayıp ulaşamadıklarını açıkçası kadın' a dair her şeyi görmüştük bu sergide. Fotoğraflar, yağlı boya tablolar, kısa filmler... İzlerken, bakarken gözlerinizin dolmasına, kendinizi ve ülkemizdeki kadınlık bilincini sorgulamanıza neden olan manzaralar...
Kadın'ın hayallerini ve hakikatlarını buluşturan bu sergi bizi 'düşünsel sıkışmışlığımız' dan belki biraz daha kurtardı ve ufkumuzu genişletti. Kafamızdaki soruların bazılarına cevap verirken, onların yerlerine yeni soru işaretleri bıraktı.
2 Kasım 2011 Çarşamba
regrets? i've had a few.
Diyorum dayaklığım diye, öyleyim işte. Şimdi istediklerim dün istediklerimle bir değil mesela. Ne kadar programlı yaşamaya çalışsam da kafamın içini programlayamıyorum bir türlü. Ne yemek yiyeceğime karar verir gibi beynimdekileri de ortaya döküp karar verebileydim, bu gün bu durumda olmazdım zaten.
Ama öyle bir şey hissettim ki, tarif etmekle uğraşmayacağım da şimdi, hani acaba dedim hata mı ettim, kötü mü ettim, kendime yeni bir 'keşke' mi yarattım?
'Bilmiyorum' da en sevdiğim kelime bugünlerde. 45 dakika içinde kaç kere 'bilmiyorum' diyebilir bir insan? Karşıdaki gerçekten zor sorular sormaya başladıysa, cevaplar 'bilmiyorum' dur. Biliyorsam da bilmiyorum'dur.
"Bilip de söylemek istemediğin bir şeyler var."
Kolay değil o şeyleri söylemek. Bazen öyle sorular gelir ki tırnaklarınızla oynar, masayla oynar karşıdakinizle göz göze gelmemek için türlü şebeklikler yaparsınız. Bu, böyledir.
Gerekli Not: Bugün kendime Frank Sinatra'dan "My way" adlı parçayı armağan ediyorum.
Gereksiz Not: saçımın hayatımın en kısa versiyonunu yaşamakta. kuförde göz yaşlarına bozulmak üzereydim, ancak banyo yapmanın kolaylığını fark edince keyif duydum bu işten.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)