12 Kasım 2011 Cumartesi

henüz ölmedik.

Öyle dönemler geçiriyoruz ki her sabah gözümüzü yeni bir kötü haberle açıyoruz.. Depremler, bir daha depremler, İstanbul'un orta yerinde deniz otobüsü kaçıran teröristler ve daha nicesine uyanıyoruz her gün. Dedim ki; madem hala bir depremde ölmedik madem hala bir terörist tarafından kaçırılmadık o zaman daha zamanımız var güzel şeyler yapmak, yararlı şeyler yapmak için. Bir arkadaşım da ekledi lafımın üzerine, "Mutlu olmaktan başlamalı işe." Ne güzel dedi.. Gözümüze soka soka dedi hem de. Ölmedik, hala mutlu olmaya zamanımız var öyleyse!

Ama yok, mutluluğu öyle büyütmüşüz ki gözümüzde elimizdekilerin bizi tatmin etmesine imkan yok bu devirde. Hep dahasını istiyor, fazlasını arıyor bu bünye. Bir 'içimizdeki boşluk' kavramıdır gidiyor öylece. "Neymiş ulan bu boşluk, bu kadar doluluğun içinde ne boşluğuymuş bu?" da demiyor kimse...

Haberleri dinlemek, gazeteleri okumak istemiyorum adeta. Yalan olmasın, çok duyarlı bir vatandaşım demiyorum ulu orta. Bir de duyarlı olsam küfürler savurarak atardım kendimi sokağa. Onun yerine kendime sövüyor, kendime sayıyorum. İnsanlar kar altında evsiz barksız çadırlarda yaşam savaşı verirken ben evimde bilgisayarımın başında ona buna mırın kırın ediyorum. Bir de üzerine resmen vicdan azabı çekiyorum.

Neymiş; mutluluk içimizdeymiş demek, içten de gelmiyorsa şayet, dışarıda bulunmuyormuş bu meret.

Kulağıma küpe olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder