İçimden dans etmek geldiğinde serviste işten eve dönmekteydim. Radyoda birbiri ardına çıkan güzel şarkılara eşlik etmek ritme ayak uydurmak istiyor en fazla kafamı sallayabiliyor ellerimi şıklatıyordum. Bu da güzeldi, çok zaman sonra ilk defa ciddi anlamda işten eve dönerken içimde hüzün ve karamsar duygularla değil sevinçle dönüyordum. Böyle hissetmek ne kadar da güzeldi. Özlemiştik mutlu hissetmeyi. Çünkü uzun süredir her ne kadar suratımızda gülümseme de olsa ya da zaman zaman kahkaha da atsak içimizde öyle bir gerçek vardı ki, o gerçek bizim gibi gülmüyor ya da kahkaha atmıyordu.
Hastalıklar insanları birbirine yaklaştırıyor orası doğru. Bu zamana kadar yapamadıklarınızı ve bilerek yapmadıklarınızı fark ediyorsunuz. Hatta söz veriyorsunuz "eğer daha çok zamanım olursa bunları bunları yapacağım, şuralara gideceğim" diye. Bazen en acısı o istediğiniz zaman gelmiyor, bazen ise bir şans daha buluyorsunuz şu ana kadar yapamadıklarınızı yapmak için. Bir yandan da balık hafızalı olan bizler o kadar çabuk unutuyoruz ki yaşadıklarımızı bundan önceki ayları silip atabiliyoruz yeri gelince ve şu an'ın değerini bilemediğimiz bile oluyor.
Demem o ki keşke insan insanın değerini onu kaybetme riskini hiç hissetmeden bilebilse. Bir hastalığı tecrübe etmeden yakınını ne kadar sevdiğini fark etse ve dile getirse ya da ayrılmadan önce o ne çok sevdiği sevgilinin değerini bilse de sonrasında vicdan azabı çekmese. Çünkü hayat öyle dersler veriyor ki insana suratına yediğin tokadın acısı uzun süre geçmiyor, o surat beş parmak izi ile kırmızı kalmaya devam ediyor uzunca bir süre.
Neyse, tedavimiz henüz bitmiş değil; ancak iyi haber o kötü hücreler var ya işte onlardan kurtulduk artık. İşin en zor kısmını atlattık hep beraber. Hem de bayağı kah gülerek kah ağlayarak yaptık bunu. Bir gün güçlü durduk bir gün sarılıp ağladık ya da birbirimize giriştik. Bir şekilde bu altı ayın sonuna geldik.
22 Ağustos 2013 Perşembe
17 Ağustos 2013 Cumartesi
her duygusunu bir mektuba yazıp zarfı saklayan adam.
"Tüm duygularını öfkeni de dahil olmak üzere bir mektuba yaz ve zarfa koy. İstersen bir kaç kopyasını oluştur bu mektubun ve ulaşabileceğin çeşitli yerlerde sakla, örneğin arabanda, odanda ya da ofisindeki masanda. Orada dursun ve istediğin zaman ulaşabileceğini bilmenin rahatlığını yaşa, eğer süre geçtikçe hala o mektuptaki gibi düşünüyorsan tamam, ama belki de artık öyle düşünmediğini göreceksin ve hepsini bir zarfa koyup sakladığın için mutlu olacaksın. Sana sanki bunların hiçbirini hissetmiyormuşsun gibi yap demiyorum, sadece bir ya da iki gün tanı kendine ve ondan sonra hepsini yaşa diyorum. Böylece etrafına daha az zarar verdiğini fark edeceksin."
Eğer bir toplantıda olmasaydık bunları anlatan adama dönüp "Bir dakika ya sen böyle bir şey yaptın mı harbiden?" diye sormak isterdim. Ama toplantıda kendi cümlelerimi söylememe izin verilmez genelde, biz çevirmenler başkalarının cümlelerini birbirlerinin diline çevirir kendi cümlelerimizi ise belki toplantıdan sonra ya da bazen hiç söylenmemek üzere içimizde tutmasını iyi biliriz. Biz bunu iyi biliriz.
Mesleğime haksızlık etmek gibi bir harekette asla bulunmam. Ancak bazen öyle zamanlar geliyor ki orada söz hakkı kesinlikle başkalarında siz ise sadece o kişilerin düşüncelerini kurabilirsiniz cümlelerinizde. Ama kendi düşünceniz o ortamda geçmez. Size kendi düşüncenizi soran yoktur. Tabii ki toplantıdan çıktıktan sonra her şey değişir, siz de herkes gibi bir bireysinizdir ve herkes kadar sizin de düşünceniz geçerlidir. Ancak ben son zamanlarda kendimi biraz daha değişik hissediyor, bir başkasının ağzı olmaktansa kendi ağzım olmak kendi bilgilerimi paylaşmak istiyorum. Bu nedenle de zaten çevirmenlikten başka taraflara doğru eğilmeye başladım. Ama çevirmenlik benim için kutsal kalacak, sağ bacağımın bileğindeki Hermes kanatlarımla beraber mesleğim benimle her yere gelecektir.
Şimdi daldan dala atlayarak bambaşka bir konuya geçeceğim hazır yazmaya başlamışken. 13.08'te başarılı bir ameliyat geçirdik. 'Geçirdik' diyorum çünkü orada sırf annem değil ailenin her bireyi tek tek ameliyat oldu. Size o hastane odasındaki psikolojiyi daha sonra çok daha ayrıntılı bir şekilde yazmak isterim, ama zamanı gelince. Şimdilik sadece başarılı bir ameliyat olduğumuzu ve bu Pazartesi son bir patoloji sonucunu beklediğimizi bildirmek isterim. Sonrasında ailemdeki her bireyi ve kendimi tek tek eleştirdiğim bir yazı yazacağım size, geçtiğimiz altı ayda bu evde gerçekten neler oldu neler bitti onu anlatacağım. Ama öncelikle gerçekten her şeyin son bulmasını bekliyorum.
Sağlıkla kalın.
Eğer bir toplantıda olmasaydık bunları anlatan adama dönüp "Bir dakika ya sen böyle bir şey yaptın mı harbiden?" diye sormak isterdim. Ama toplantıda kendi cümlelerimi söylememe izin verilmez genelde, biz çevirmenler başkalarının cümlelerini birbirlerinin diline çevirir kendi cümlelerimizi ise belki toplantıdan sonra ya da bazen hiç söylenmemek üzere içimizde tutmasını iyi biliriz. Biz bunu iyi biliriz.
Mesleğime haksızlık etmek gibi bir harekette asla bulunmam. Ancak bazen öyle zamanlar geliyor ki orada söz hakkı kesinlikle başkalarında siz ise sadece o kişilerin düşüncelerini kurabilirsiniz cümlelerinizde. Ama kendi düşünceniz o ortamda geçmez. Size kendi düşüncenizi soran yoktur. Tabii ki toplantıdan çıktıktan sonra her şey değişir, siz de herkes gibi bir bireysinizdir ve herkes kadar sizin de düşünceniz geçerlidir. Ancak ben son zamanlarda kendimi biraz daha değişik hissediyor, bir başkasının ağzı olmaktansa kendi ağzım olmak kendi bilgilerimi paylaşmak istiyorum. Bu nedenle de zaten çevirmenlikten başka taraflara doğru eğilmeye başladım. Ama çevirmenlik benim için kutsal kalacak, sağ bacağımın bileğindeki Hermes kanatlarımla beraber mesleğim benimle her yere gelecektir.
Şimdi daldan dala atlayarak bambaşka bir konuya geçeceğim hazır yazmaya başlamışken. 13.08'te başarılı bir ameliyat geçirdik. 'Geçirdik' diyorum çünkü orada sırf annem değil ailenin her bireyi tek tek ameliyat oldu. Size o hastane odasındaki psikolojiyi daha sonra çok daha ayrıntılı bir şekilde yazmak isterim, ama zamanı gelince. Şimdilik sadece başarılı bir ameliyat olduğumuzu ve bu Pazartesi son bir patoloji sonucunu beklediğimizi bildirmek isterim. Sonrasında ailemdeki her bireyi ve kendimi tek tek eleştirdiğim bir yazı yazacağım size, geçtiğimiz altı ayda bu evde gerçekten neler oldu neler bitti onu anlatacağım. Ama öncelikle gerçekten her şeyin son bulmasını bekliyorum.
Sağlıkla kalın.
9 Ağustos 2013 Cuma
hiç olmamış gibi yapmak.
Hani bazı günleri oluyor da yazsak neredeyse roman olur diyoruz, bugün o günlerden biriydi.
Anne hasta, terapiler, tedaviler falan onlardan bahsetmeyeceğim. Ama bir de aile içi kavgalar, tartışmalar oluyor ki siz de ailenin çocuğu olarak ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Çünkü ağzınızı açsanız 'sen karışma', açmasanız 'ne duyarsızsın' muhtemel cevaplar arasında.
Akrabalardan hayır yok kimseye maalesef. Zaten bir teyzem bir halam var, bir de bu küçük aile içerisinde onlarla kavga çıktığında ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz.
Neyse, şöyle ki annenin hasta olduğunu duyan akraba kalkıp beş saat ötedeki şehrinden bir bakmaya gelmez. Zaten görümce-gelin arası hiçbir zaman süper olmamıştır. Tedavi biter, aylar geçer de akraba anca akıl eder kalkar gelir, bu sefer hasta artık kimseyi görmek istememektedir; çünkü kırgındır. Arada kalan ise babadır. Çünkü akraba onun ablasıdır. Ama babanın ne suçu vardır?
Beşiktaş'ın orta yerinde bas bas bağıran bir anne ile kalakalırsınız. Etrafınıza bakarken hiç bir şey olmuyormuş gibi yapmaya çalışırsınız. Sanki anne kızgın değilmiş, o akrabalar gelmek için geç kalmamışlar, hayat o kadar da kötü değilmiş gibi. Sonra usulca kulaklığınızı takar ve bu dünyada değilmişsiniz gibi yaparsınız. Çünkü benim yaşadığım dünyada anneler kavga etmiyor, akrabalar zamanında kalkıp geliyor, herkes mutlu.
Gürültü patırtı sonrasında ise akrabalarla görüşülür, konuşulur alttan alttan isyanlar yapılır ve mesaj karşı tarafa iletilir. Sonra ise hiçbir şey olmamış gibi hep beraber yemeklere mi çıkılmaz, tatlılar mı yenilmez. Sanki aynı günün sabahında Beşiktaş'ta yaşadığınız olay aslında bir hayal ürünüymüşçesine. Ama böyle hasta psikolojisi bir başka anacığım. Sabahı öyle, akşamı böyle. Akrabalar da bir tuhaf, madem geleceksin zamanında gel, öyle zaten her şey olmuş bitmiş artık ne geliyorsun?
Tüm bugün sonunda herkes yedi içti sohbet etti, biz de yaşadığımız stresle kaldık.
Her ne kadar hiçbir şey olmamış gibi yapmaya çalışsam da sanki tek bir damla daha olsa taşacakmışım gibi hissediyorum. O zamana kadar kulağımda kulaklılar, herkesin mutlu olduğu dünyadayım.
5 Ağustos 2013 Pazartesi
l'auberge espagnole.
"Farklı kültürleri, dilleri, cinsiyetleri, kişilik ve düşünceleri bir araya getiren bir film: İspanyol Pansiyonu."
İspanyolca'mı tazeleyeyim fikriyle film araştırmasına başlayıp sonunda Fransız yapımı olan 'İspanyol Pansiyonu' adlı filmi izledim. (l'auberge espagnole). Aslında film tam da istediğim işi yaptı, çünkü filmde erasmus için İspanya'ya giden bir gencin hikayesini izliyorsunuz ve onun nasıl İspanyolca öğrendiğini ve Barselona'da neler yaşadığını görüyorsunuz. Çok detaya inmeyeceğim ama bir erasmus öğrencisi olduysanız ya da olmak istiyorsanız bu film sizin için daha anlamlı bir hale gelecek ve 'aa bak bu bana da oldu' ya da' o sokaktan ben de geçtim evet' şeklinde filmdeki karakterlerle konuşmaya başlayacaksınız.
Bir de hoşuma giden filmin en önemli soundtracklerinden bir tanesi Radiohead'den No surprises. Şarkıyı çok sevdiğim gibi filmi de çok sevdim ki kimisi için basit bir gençlik filmi olabilecek ancak kendinizden bir parça bulduysanız da hayatınızdan bir parçayı alıp onu belgesel yapmışlar gibi bile hissedebileceğiniz bir film.
Çocuğun İspanya'dan uçaktan inişinden, sokak sokak dolaşıp ev arayışından ve en son geceki veda partisine kadar hepsi gerçekten bir erasmus öğrencisi ya da sadece hayatının belli bir süresini yurt dışına geçirmek için giden kişi için çok anlamlı gelecek.
Filmin sonu ise bir o kadar değişik. Açıkçası film tabii ki mükemmel değil ve izlerken pek çok kez 'hah şimdi bir şey olacak' deyip aslında bir şey olmadığı zamanlar da oldu. Filmin sonunda ise o izlerken ne olduğunu bile bilmeden sadece olmasını beklediğim o şey oldu. İzleyin bakalım bana hak verecek misiniz...
Tabii, filmden sonra gaza gelen ben hemen başladım İspanyolca ile ilgili çalışmalarıma. Bu sefer takip edebileceğim bir iki blog buldum İspanyolca yazılmış - daha doğrusu İspanyolca konuşan insanların yazdığı- ve onları okumaya başladım.
Dahası da tabii ki hayatımın bir bölümünde İspanya'ya geri döneceğimden eminim. Sokaklarda dolanıp etrafımda duyduğum İspanyolca'ya gülümseyerek karşılık vereceğim. Sadece zamanını bekliyorum.
(Para los que solo entiendan Español, querri decir que un dia volveré a vivir en España por supuesto. Solo espero el tiempo correcto para hacerlo.)
Saludos!
3 Ağustos 2013 Cumartesi
ben, bu hayatta en çok tartıştığım kişidir.
Diş sıkma ve gıcırdatma gibi kötü bir alışkanlığım başladı; stresten olduğunu söylüyorlar. Öyle bir şey ki sıkmaktan çeneniz ağrıyor ve hala devam ediyorsunuz, tuhaf. Stres her zaman bebeğim olmuştur zaten, onsuz yaşayamam.
Kendiyle kavga edenler yarışmasında birinciliği kaptım. Verdiği kararlarda bu kadar sık vazgeçmek isteyip ancak bir türlü geçemediği için de kendi kendini yiyip bitiren bitiren bir varlık haline dönüştüm sanırım. Vicdan azaplarının kraliçesiyim adeta. Verdiğim kararın azabını çekerken verdiğim karardan vazgeçememenin de azabını çekiyor bünyem. Biraz tuhaf insanım, sanırım kişilik bozukluğu olabilir bunun adı. Yine kendi kendime teşhis koymaya başladım bak. Mesela geçen ay kanser olduğuma emindim, bu ay psikopat olduğuma yemin edebilirim. Doktora ne gerek var sanki, beni en iyi ben bilmem mi? Cahillik böyle bir şey işte, içten geliyor durduramıyorsun.
Aslında kararlı bir insan olduğumla övünürüm hep, hatta biraz da inatçı. İstediği bir şey varsa onu yapacağım'dır genelde düşüncem ya da öyleydi bir zaman öncesine kadar. Ama insan oğlu da çok sık değişen bir varlık işte. Biraz inadını yontmayı kendini törpülemeyi öğreniyor zamanla. Bu zaman zaman iyi olsa da bazen sizi siz olmaktan çıkarabiliyor, başka varlıklara boyun eğme noktasına getirebiliyor ki işte bu aşamada ben ben olmaktan nefret ediyorum.
Tamam, belki büyüyüp olgunlaştıkça herkes biraz daha sakinleşip o inadım inat hallerini bırakıyordur geriye; ama eğer iş kendi kendini kısıtlama noktasına geldiyse orada bir sıkıntı var demektir. Özgürlüğün kısıtlandığı yerde aslında fark etmediğiniz başka bir sürü şey kısıtlanmıştır. En kötüsü de bunu insan kendi kendine yaptığı zamandır. Bir başkasının baskısından bir şekilde kurtulursunuz belki; ama kendinize uyguladığınız baskı hayatınızın her anında sizinledir.
Neyse biraz bu şarkıyı dinleyelim de okyanus ferahlığı alalım.
Manic Street Peachers'tan Ocean Spray.
Not: Şarkının bu kadar acıklı bir hikayesi olduğunu bilmiyordum aslında. Merak edenlere: http://tr.wikipedia.org/wiki/Ocean_Spray
1 Ağustos 2013 Perşembe
tarihe bir not bir de şarkı düşelim.
Son zamanlarda birbirinden güzel çok fazla şarkı dinledim. Gerek Travis, gerek Editors gerek de Miles Kane olsun, bağzı şarkılar çok güzel efenim. Özellikle Travis'in 'Moving' şarkısının klibini paylaşmak istedim sizlerle, çünkü şarkı ayrı klip ayrı hoşuma gitti. Klibi yaratıcılığından ötürü kutlamak istedim.
Bu şarkı;
"And everything is falling into place
And then we move againSo take the curve and move along
Until we’re gone, we’re moving on" derken ben de kendimi yorgun ama güçlü hissediyorum.
Bugün -eğer sonunda bir mani çıkmaz ise- terapimizin son günüydü.
Bu hani Şubat ayından beri gördüğümüz terapi var ya..
Bayram sonrasında ameliyat ile süreci tamamlayacağız.
Anlayacağınız yok olana kadar devam ediyoruz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)