Duyusallığımı saklamadım hiçbir zaman. Zaten duygusallık pek saklanacak bir şey de değil, yani suratıma baktığınızda- eğer hassas bir konudan bahsediliyorsa- pek kolay anlayabilirsiniz o an nasıl bir duygu durum içerisinde olduğumu. Her türlü duygu durumunu dışarı yansıtan ben iş hayatının bu dikenli yollarında duygularımı nasıl bastırmam gerektiğini öğrenirken bazı bazı zor günler geçiriyordum.
Neyse, daha önemlisi ise bilmiyorum bu 24 yaşına girmiş olmanın getirdiği bir durum mu ama yaşlanmaya karşı olan büyük korkuların anne babalarımızın orta yaşların sonlarına doğru geldiklerini ve anneannelerimizin ise artık gerçekten yaşlı olduklarını fark etmem ile birlikte korkunç bir hal almaya başladı. Eski fotoğraflar çıkarılıp ananemin incecik ve gencecik hallerini gördüğümde boğazım düğüm düğüm oldu ve sırf onu da üzmemek için kendimi tuttum ve ağlamadım. Hayır bir de ağlasam ve anneannem bana dönüp "N'oldu kızım niye ağlıyorsun?" diye sorsa, ne diyecektim? "Anneanne sen yaşlanmışssın böhüü", ya da "Anneanne ne kadar güzelmişsin ne kadar zayıfmışsın ama artık yaşlı bir anneannesin ühüü" mü? Cevabını veremeyeceğim soruları sordurmamak için ağlamadım.
Annemle teyzemin üniversite bahçesinde çekilmiş genç kızlık fotoğraflarına bakıyorum. O zamanların trendi olan İspanyol paça pantolonlar, ama şaşırtacak derece modern kıyafetler görüyorum ve seviniyorum. Hatta o zamanki çoğu trendler şu an birebir aynı. Anneannemin annesinin ayağında birkenstock tarzı terlikler falan. Ha vatkalı gömlekleri, tuhaf tuhaf saçları görmezden gelmiyorum hatta gülüyorum da "amma komikmişsiniz anne ya" diye.
Sanırım 50 ya da 70 yaşlarımı gördüğümde (o kadar yaşar isem) kendi 20 li yaşlarımı nasıl özleyeceğimi şimdiden bilmek beni korkutuyor. "Biz kendi gençliğimizin kıymetini bilemedik," diyor teyzem. "Anlamadık gençliğin ne güzel bir şey olduğunu birden bire 50 yaşına geldik." Ben öyle olsun istemiyorum, aksine o yaşlara geldiğimde "güzel geçirdim gençliğimi, kıymetini bildim, çok şey yaptım" diyebilmek istiyorum.
Umarım gözlerimizin etrafında çizgiler oluştuğunda, kırışıklıklar ve beyaz saçlarla karşılaştığımda yaşlılığın bu belirtilerini hoşgörü ile karşılayabilecek olgunlukta olurum.
24 Kasım 2013 Pazar
14 Kasım 2013 Perşembe
sadece hatırlamak ve duymak istiyorum.
"Kendini sevilmiyor gibi mi hissediyorsun yoksa?" dedi o muzır mavi gözlerini devirerek. Alınmış numarası yapıyordu karşımda.
"Hayır," dedim "sadece sevildiğimi zaman zaman hatırlamak ve duymak istiyorum". Ben böyleydim işte, tipik bir kadın olmanın göstergesi belki de.. Duymak isterdik biz sevildiğimizi, hangi insan istemez canım? Oysa biliyordum tabii ki beni sevdiğini, bana kızdığında bile gözlerinde görebiliyordum o sevgiyi. Unutuyordum sadece ve kendimi eksik hissediyordum öyle zamanlarda.
Oysa beni şımartmayı iyi biliyordu. Hatta fazla şımartıyor olabilirdi bile. Bazen bana küçük bir kız çocuğuymuşum gibi davranıyordu. Onun karşısında öyleydim aslında, genç ve ne yapacağını şaşırıp eli ayağı birbirine dolanan bir kız çocuğu. Her ne kadar beni şımartmasından büyük keyif duysam ve bazen bu oyuna dudak büzerek ya da kendimce şirinlikler yaparak ayak uydursam da beni küçük bir kız çocuğu olarak değil; aksine tam bir kadın olarak görmesini istiyordum. Sonuçta o benim için olgun, centilmen bir beyefendiydi.
Tüm bunlara rağmen çok zamanımız kalmadığını da biliyordum, o yüzden biraz da her günümüz dolu dolu geçsin istiyor, ayrılık vakti gelmeden daha sonra hatırlayıp gülebileceğimiz yeteri kadar anı biriktirelim istiyordum birbirimize. Belki telefonlaşır ya da modern hayata ayak uydururak mailleşir, mesajlaşır hatta görüşmeli konuşmalar yapardık ileride. Ama hiçbir zaman şu anki kadar yakın olamayacağımız aşikardı. Dostluğumuz devam edecek olsa da yan yana olamayacak olmak beni şimdiden hüzünlendiriyor ama düşünmemeye çalışıyordum.
"Hayır," dedim "sadece sevildiğimi zaman zaman hatırlamak ve duymak istiyorum". Ben böyleydim işte, tipik bir kadın olmanın göstergesi belki de.. Duymak isterdik biz sevildiğimizi, hangi insan istemez canım? Oysa biliyordum tabii ki beni sevdiğini, bana kızdığında bile gözlerinde görebiliyordum o sevgiyi. Unutuyordum sadece ve kendimi eksik hissediyordum öyle zamanlarda.
Oysa beni şımartmayı iyi biliyordu. Hatta fazla şımartıyor olabilirdi bile. Bazen bana küçük bir kız çocuğuymuşum gibi davranıyordu. Onun karşısında öyleydim aslında, genç ve ne yapacağını şaşırıp eli ayağı birbirine dolanan bir kız çocuğu. Her ne kadar beni şımartmasından büyük keyif duysam ve bazen bu oyuna dudak büzerek ya da kendimce şirinlikler yaparak ayak uydursam da beni küçük bir kız çocuğu olarak değil; aksine tam bir kadın olarak görmesini istiyordum. Sonuçta o benim için olgun, centilmen bir beyefendiydi.
Tüm bunlara rağmen çok zamanımız kalmadığını da biliyordum, o yüzden biraz da her günümüz dolu dolu geçsin istiyor, ayrılık vakti gelmeden daha sonra hatırlayıp gülebileceğimiz yeteri kadar anı biriktirelim istiyordum birbirimize. Belki telefonlaşır ya da modern hayata ayak uydururak mailleşir, mesajlaşır hatta görüşmeli konuşmalar yapardık ileride. Ama hiçbir zaman şu anki kadar yakın olamayacağımız aşikardı. Dostluğumuz devam edecek olsa da yan yana olamayacak olmak beni şimdiden hüzünlendiriyor ama düşünmemeye çalışıyordum.
13 Kasım 2013 Çarşamba
bazı korkular.
Korkmaya devam ettiğimiz sürece gözümüzde büyüyecek bu korkularımız ve bir gün bizi yutacak. Bunu öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum. Ama kendime hatırlatıyorum zaman zaman, korkma, diye. Çünkü ancak o hissi bir kenara atıp düşünmeden hareket etmeye başladığın anda unutuyorsun korkunu ve bir şeyler yapmaya başlıyorsun gerçek anlamda.
Önümüzdeki zamanlarda yeni bir süreç başlıyor benim için. İş anlamında yeni bir yol, bir sene önce adını bile duymadığım duysam bile o pozisyondaki insanın ne iş yaptığını tahmin edemeyeceğim bir yol. Bir sene sonra ise yine buradaki benim evet ama biraz farklılaşmış biraz olgunlaşmış biraz da yontulmuş şekilde. Şanslı oluşum ise ben her korkuyorum, dediğimde bana güvenip korkmam için hiçbir sebep olmadığını söyleyen insanlar olması etrafımda. Ya ben kendime yeteri kadar güvenmiyorum ya da onlar bana fazla güveniyorlar ki bu durumda umarım birincisi geçerlidir.
Bazen düşünüyorum bundan öncesini. Bazı şiirler vardı o zaman, kafalarının içine hiçbir zaman erişemediğim bazı yazarlar vardı. Her zaman anlama vasfına erişmek istediğim ama ya onlar gerçekten saçmaladığından ya da benim anlama kapasitem yeterli olmadığından bir türlü anlayamadığım erkekler. Karanlık dünyalarında kendilerinden nefret eder gibi görünüp kendilerine tapan o yazarlar. Ama o şiirler vardı hala dolapta bir dosya içerisinde duran şiirler. Büyük olasılıkla bir daha şiir yazılan kişi olma mertebesine erişemeyeceğim, duyguların o şekilde aktarılmasına şahit olamayacağım bir daha. Daha net daha sade yollarla anlatılacak duygular bana; çünkü şiir yazacak kadar aşık olma evrelerini sanıyorum ki atlattık. Artık daha ayakları yere basan ilişkiler yaşıyoruz. Sevgi, güven dolu ilişkiler ama içlerinde risk ve korku barındırmıyorlar.
Atıp tutmuyoruz da eskisi gibi, kelimelerimizi düşünerek seçiyoruz. Havada uçuşan edebiyat notları yok artık ortada, mantıklı birer birey olarak cümlelerimiz kalıplara uygun, devrik değil düzgün cümleler. Günümüzü geçirmenin değil daha çok yıllarımızı geçirmenin yollarını bulmaya çalışıyoruz. Mutlu muyuz? Mutluyuz tabii, karnımız doyuyor, sevip seviliyoruz, geziyoruz tozuyoruz içip yiyoruz. Mutlu muyuz? Öyle olduğunu düşünüyoruz.
Biraz daha atıp tuttuğumuz yalpalayarak yürüdüğümüz zamanları özlüyor gibiyim zaman zaman. Daha cesur daha rahat bakıyorduk hayata, şimdi ise işler ciddiye binmeye başladı. Sorumluluğun kendisi ile tanıştık, sorumsuzluğun bedellerini gördük. Daha temkinli olup artık gündüz sıcaksa bile akşam serinleyecek havayı kestirip hırkamızı almaya başladık yanımıza. Korkularımız değişti, ama sadece kılık değiştirdi. Yine de evet harekete geçmeyip oturduğumuz yerden izlediğimiz takdirde korkarak öleceğiz, hatta korkudan öleceğiz.
Önümüzdeki zamanlarda yeni bir süreç başlıyor benim için. İş anlamında yeni bir yol, bir sene önce adını bile duymadığım duysam bile o pozisyondaki insanın ne iş yaptığını tahmin edemeyeceğim bir yol. Bir sene sonra ise yine buradaki benim evet ama biraz farklılaşmış biraz olgunlaşmış biraz da yontulmuş şekilde. Şanslı oluşum ise ben her korkuyorum, dediğimde bana güvenip korkmam için hiçbir sebep olmadığını söyleyen insanlar olması etrafımda. Ya ben kendime yeteri kadar güvenmiyorum ya da onlar bana fazla güveniyorlar ki bu durumda umarım birincisi geçerlidir.
Bazen düşünüyorum bundan öncesini. Bazı şiirler vardı o zaman, kafalarının içine hiçbir zaman erişemediğim bazı yazarlar vardı. Her zaman anlama vasfına erişmek istediğim ama ya onlar gerçekten saçmaladığından ya da benim anlama kapasitem yeterli olmadığından bir türlü anlayamadığım erkekler. Karanlık dünyalarında kendilerinden nefret eder gibi görünüp kendilerine tapan o yazarlar. Ama o şiirler vardı hala dolapta bir dosya içerisinde duran şiirler. Büyük olasılıkla bir daha şiir yazılan kişi olma mertebesine erişemeyeceğim, duyguların o şekilde aktarılmasına şahit olamayacağım bir daha. Daha net daha sade yollarla anlatılacak duygular bana; çünkü şiir yazacak kadar aşık olma evrelerini sanıyorum ki atlattık. Artık daha ayakları yere basan ilişkiler yaşıyoruz. Sevgi, güven dolu ilişkiler ama içlerinde risk ve korku barındırmıyorlar.
Atıp tutmuyoruz da eskisi gibi, kelimelerimizi düşünerek seçiyoruz. Havada uçuşan edebiyat notları yok artık ortada, mantıklı birer birey olarak cümlelerimiz kalıplara uygun, devrik değil düzgün cümleler. Günümüzü geçirmenin değil daha çok yıllarımızı geçirmenin yollarını bulmaya çalışıyoruz. Mutlu muyuz? Mutluyuz tabii, karnımız doyuyor, sevip seviliyoruz, geziyoruz tozuyoruz içip yiyoruz. Mutlu muyuz? Öyle olduğunu düşünüyoruz.
Biraz daha atıp tuttuğumuz yalpalayarak yürüdüğümüz zamanları özlüyor gibiyim zaman zaman. Daha cesur daha rahat bakıyorduk hayata, şimdi ise işler ciddiye binmeye başladı. Sorumluluğun kendisi ile tanıştık, sorumsuzluğun bedellerini gördük. Daha temkinli olup artık gündüz sıcaksa bile akşam serinleyecek havayı kestirip hırkamızı almaya başladık yanımıza. Korkularımız değişti, ama sadece kılık değiştirdi. Yine de evet harekete geçmeyip oturduğumuz yerden izlediğimiz takdirde korkarak öleceğiz, hatta korkudan öleceğiz.
12 Kasım 2013 Salı
boyband.
Geyik ne güzel bir hayvan diye düşünüyorum. Özellikle de çoraplarımın üzerindeki geyiklere bakarken yatağımın üzerine uzanmış, bir hoş oluyor içim. Sanırım yavaştan kışı kabullenmeye başladım. Hatta gece lambam, kitabım ve çayımla keyfini çıkarıyor bile olabilirim. Biraz içime dönebildiğim için mutluyum, aksi takdirde hiçbir şey yapmadan öyle hızlı geçiyor ki hayat. Biraz okuyup, bir iki tiyatroya gitmekle olacak şey değil tabii ki ancak en azından hiç okumayıp hiç gitmemekten daha iyidir diyorum.
Bundan sanırım 3 hafta kadar önce bir oyun izledim. Tek kişilik bir oyun, adı "İkinci Dereceden İşssizlik Yanığı." Oyuncu; Berkay Tulumbacı. Kendisi tanıdık olduğu için gittiğim, zaten çok iyi iş çıkaracağını beklediğim ve beklediğimden de iyi şeyler gördüğüm bir oyundu. Size burada arkadaşımı övecek değilim uzun uzun, ama bir gidin izleyin derim, bu adam ileride çok büyük oyuncu olacak çünkü.
Geçen hafta ise daha eskilere dönerek Hamlet'i izleme şansına eriştim. Ama bu Hamlet biraz daha günümüze ve bizim kültürümüze uyarlanmış, daha doğrusu dili biraz adapte olmuş bir Hamlet. Moda Sahnesi'nde oynuyor, bunu kaçırmayın derim. Gerçekten de Hamlet izlerken bu kadar gülebileceğimi tahmin etmemiştim; ancak oyunculuklar sayesinde hem anlamak için çaba sarf ettiğiniz hem de yeri geldiğinde kahkaha atabildiğiniz bir Hamlet olmuş, sevdik.
Aslında bu sıralar Haluk Bilginer'in oynadığı Nehir adlı oyunu da izlemek istiyorum; ancak Oyun Atölyesi'nde biletler çok öncesinden tükendiği gibi fiyatlar da pek iç açıcı değil, ama dişimizi sıkıp ona da gideriz.
Komik bir etkinlikle bitireyim yazımı. Sene 2004 falan biz hazırlıktayız. En yakın arkadaşımla bir boyband tutkunuyduk o zamanlar. Hatta o zamanlar boyband ler bayağı popüler falan, pop müzik dinliyoruz ve bu çocuklar da yakışıklı mı yakışıklı. Şarkılarını ezbere bilir, hatta zar zor radyoda çıktıkça kasetlere kaydeder öyle dinlerdik. İngilizce'yi belki de onlardan öğrendim. Neyse efenim, bu çocuklar (şu an kocaman adamlar oldular) ilk defa konser vermeye geliyorlar ülkemize. İşte o arkadaşımla hemen bir durum değerlendirmesi yapıp bu konseri kaçıramayacağımıza karar verdik.
Belki müzik tarzlarımız değişti, belki büyüdük belki boyband ler dinlenmez oldu; ancak Blue bizim lise çağlarımız olduğu için buna değer dedik ve biletleri aldık. Geriye dinleyip dans edip eğlenmesi kaldı.
9 Kasım 2013 Cumartesi
arkadaş mıyız sevgilim?
Devir tasarruf devriydi ve hayaller pahasına para harcamamayı öğreniyordu insan 20 li yaşlarında. Ben 20 li yaşlarımın başında, o 20 li yaşlarının ortasında. Bu zamana kadar öğrenmiştik parayla da parasız da saadet olmadığını. Saadet mükemmel bir denge işiydi. Biraz ondan biraz bundandı saadet. Yanında sevdiğin yoksa boşunaydı para, yanında paran yoksa sevgi yetmiyordu karın doyurmaya.
Paranın değerini bu yaşta anlamış ve gelecek hayalleri olan insanlar olarak bir şeylerden bir yerlerden bir yemeklerden fedakarlık yapmaya karar vermiştik. Mutluluk simit ve peynirden daha fazlası demek değildi bizim için bu yaşta. Madem hayattan beklentilerimiz yüksekti, madem ileride rahat hayatlar insanı olmak istiyorduk o halde fedakarlıklarımızı yapacaktık.
Tüm bu düşüncelerle yola çıkılmış bir akşamda simit peynirimizi yerken Moda nın daha önce hiç oturmadığım sokağında, sarı ışık lambaları ve rüzgarın sebep olduğu yaprak hışırtıları doyuruyordu ruhumuzu. Çok huzurluyum, dedim. Öyleydim gerçekten omzuna başımı yasladığımda. İnsanın yaslayacak bir omzu, beraber simit yiyecek bir arkadaşı olması çok güzeldi. İnsanın sevgilisinin arkadaş olması daha da güzeldi.
Saadet gerçekten de bir denge işiydi.
8 Kasım 2013 Cuma
olumlu mesaj.
Bir yıl çok uzun bir zaman gibi görünmeyebilir kimilerinize. Belki de bir yıldan beri hayatınızda hiçbir şey değişmedi. Ancak benim için geçtiğimiz bir yıl adeta bir on yıla bedel oldu. Hem kendimi de on yıl kadar yaşlanmış hissediyorum..
Örneğin bir yıl içerisinde anneniz kanser olabiliyor ve sonra kanseri yenebiliyor. Bunun için bir yıl değil 10 ay yetebiliyor. Bu süreçte siz böyle bir hastalıkla nasıl baş etmeniz gerektiğini yirmili yaşlarınızda öğrenmiş oluyorsunuz. "Lütfen iyileşsin, bir daha onu hiç üzmeyeceğim" diye söz verip ertesi gün yine basit bir şeyden dolayı iyice duygusallaşmış olan annenizi kırabiliyorsunuz bile. Kardeşiniz sınava hazırlandığı için tam anlamıyla görünmez oluyor, onu en son ne zaman gördüğünüzü hatırlamıyorsunuz. Babanız zaten bundan 5 yıl önce bir kalp krizi geçirmiş ve artık daha da yaşlı görünüyor. Annenizin her türlü nazını çektiği için onu daha çok seviyor ve biraz da onun için üzülüyorsunuz. Kimi zaman geliyor tüm aile seferber oluyor, kimi zaman ise herkes birbirinden nefret ederek bir yerlere kaçışıyor. Biz de buna aile hayatı diyoruz. Kısacası bir yıl içinde aile hayatınızda büyük değişiklikler olabilir.
Öte yandan bir yıl önce girdiğiniz işinizde iyice tecrübe kazanmış artık kaşarlanmış oluyor hatta yeni şeyler yapmak istiyorsunuz. Yeri geliyor çok stresli günlerde nasıl baş edeceğinizi bilemeyip ağlayacak duruma geliyorsunuz, yeri geliyor işinizi ve ortamınızı çok seviyorsunuz. İş hayatındaki bir yıl size çok şey katıyor hatta eğitim olarak kendinizi nasıl geliştireceğinizi düşünüp yüksek lisans planı yapmaya başlıyorsunuz.
Bir yıl önce bu zamanlar aşık oluyorsunuz. O kişinin ilk defa elini omzunuza koyması o zaman size çok heyecan verirken artık bu normal bir harekete dönüşüyor. İlk kez öpüştüğünüz bir kişiyi bir yıl içinde kim bilir kaç milyon kere öpüyorsunuz. Tanımaya çalıştığınız ve kendinizi tanıtmaya çalıştığınız o kişiyi artık çok iyi bildiğinizi düşünüyorsunuz. Artık o kişiye olan sevginiz bir yıl içinde katlanarak büyümüş oluyor ve bir yıl değil bir çok yıl onunla olmak istediğinizi biliyorsunuz.
En yakın arkadaşınız aşık oluyor ve filmlerdeki gibi bir ilişki yaşamaya başlayabiliyor bir yıl içinde. Hep istediği insanla olmayı başarıyor, yurt dışında bir gelecek planı yapmaya başlıyor. Bir yıl önce hayatının nereye gideceğini bilmezken bir yıl sonra hayatını kiminle geçirmek istediğini bilir duruma gelebiliyor.
Ülkenizdeki işler çığırından çıkıyor, parklarda eylemler yapıp polislerden nefret ediyorsunuz. Her gün başbakana küfredip "oha artık bu kadar olmaz" derken burada yaşamak zorunda olduğunuz için kızıyor, bir yıl daha yaşlanan Cumhuriyet i kutlarken buruk bir sevinç duyuyorsunuz.
Bir yılda birileriyle tanışıyorsunuz, birileriyle görüşmemeye başlıyorsunuz, birilerini çok özleyip telefona sarılıyorsunuz. Birilerine kırılıp birilerini affediyorsunuz. Birilerini üzüyor sonra özür diliyorsunuz. Birine aşık oluyor birinden ayrılıyorsunuz, hasta olup iyileşiyor daha duygusal hale geliyorsunuz. Ama daha güçleniyorsunuz. Bir yıl kiminin hayatında hiçbir anlam ifade etmezken benim hayatımda tüm bunları ifade ediyor.
Şimdi kendimi daha duygusal, ama daha güçlü, daha olgun ama daha heyecanlı hissediyorum. Daha iyi yıllar yaşamaya da hazırım.
Haberin olsun evren, olumlu mesaj hesağbı, sevgiler.
Örneğin bir yıl içerisinde anneniz kanser olabiliyor ve sonra kanseri yenebiliyor. Bunun için bir yıl değil 10 ay yetebiliyor. Bu süreçte siz böyle bir hastalıkla nasıl baş etmeniz gerektiğini yirmili yaşlarınızda öğrenmiş oluyorsunuz. "Lütfen iyileşsin, bir daha onu hiç üzmeyeceğim" diye söz verip ertesi gün yine basit bir şeyden dolayı iyice duygusallaşmış olan annenizi kırabiliyorsunuz bile. Kardeşiniz sınava hazırlandığı için tam anlamıyla görünmez oluyor, onu en son ne zaman gördüğünüzü hatırlamıyorsunuz. Babanız zaten bundan 5 yıl önce bir kalp krizi geçirmiş ve artık daha da yaşlı görünüyor. Annenizin her türlü nazını çektiği için onu daha çok seviyor ve biraz da onun için üzülüyorsunuz. Kimi zaman geliyor tüm aile seferber oluyor, kimi zaman ise herkes birbirinden nefret ederek bir yerlere kaçışıyor. Biz de buna aile hayatı diyoruz. Kısacası bir yıl içinde aile hayatınızda büyük değişiklikler olabilir.
Öte yandan bir yıl önce girdiğiniz işinizde iyice tecrübe kazanmış artık kaşarlanmış oluyor hatta yeni şeyler yapmak istiyorsunuz. Yeri geliyor çok stresli günlerde nasıl baş edeceğinizi bilemeyip ağlayacak duruma geliyorsunuz, yeri geliyor işinizi ve ortamınızı çok seviyorsunuz. İş hayatındaki bir yıl size çok şey katıyor hatta eğitim olarak kendinizi nasıl geliştireceğinizi düşünüp yüksek lisans planı yapmaya başlıyorsunuz.
Bir yıl önce bu zamanlar aşık oluyorsunuz. O kişinin ilk defa elini omzunuza koyması o zaman size çok heyecan verirken artık bu normal bir harekete dönüşüyor. İlk kez öpüştüğünüz bir kişiyi bir yıl içinde kim bilir kaç milyon kere öpüyorsunuz. Tanımaya çalıştığınız ve kendinizi tanıtmaya çalıştığınız o kişiyi artık çok iyi bildiğinizi düşünüyorsunuz. Artık o kişiye olan sevginiz bir yıl içinde katlanarak büyümüş oluyor ve bir yıl değil bir çok yıl onunla olmak istediğinizi biliyorsunuz.
En yakın arkadaşınız aşık oluyor ve filmlerdeki gibi bir ilişki yaşamaya başlayabiliyor bir yıl içinde. Hep istediği insanla olmayı başarıyor, yurt dışında bir gelecek planı yapmaya başlıyor. Bir yıl önce hayatının nereye gideceğini bilmezken bir yıl sonra hayatını kiminle geçirmek istediğini bilir duruma gelebiliyor.
Ülkenizdeki işler çığırından çıkıyor, parklarda eylemler yapıp polislerden nefret ediyorsunuz. Her gün başbakana küfredip "oha artık bu kadar olmaz" derken burada yaşamak zorunda olduğunuz için kızıyor, bir yıl daha yaşlanan Cumhuriyet i kutlarken buruk bir sevinç duyuyorsunuz.
Bir yılda birileriyle tanışıyorsunuz, birileriyle görüşmemeye başlıyorsunuz, birilerini çok özleyip telefona sarılıyorsunuz. Birilerine kırılıp birilerini affediyorsunuz. Birilerini üzüyor sonra özür diliyorsunuz. Birine aşık oluyor birinden ayrılıyorsunuz, hasta olup iyileşiyor daha duygusal hale geliyorsunuz. Ama daha güçleniyorsunuz. Bir yıl kiminin hayatında hiçbir anlam ifade etmezken benim hayatımda tüm bunları ifade ediyor.
Şimdi kendimi daha duygusal, ama daha güçlü, daha olgun ama daha heyecanlı hissediyorum. Daha iyi yıllar yaşamaya da hazırım.
Haberin olsun evren, olumlu mesaj hesağbı, sevgiler.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)