"Çok canım acıyor," dediğinde bahsettiği acı öyle tanıdıktı ki sadece sustum.
Susuyor olmam onu önemsemediğim anlamına gelmiyordu, bilakis çok önemseyip bu hisleri doyasıya yaşaması, bu durumda acıyı, için ona zaman tanıyordum. Zamana muhtaçtık.
Gelişi güzel kurduğumuz cümleler içinde öylesine kullandığımız Zaman, farkındalık seviyemizin çok üzerinde bir yerlerden bize bakıyor ve bizimle alay ediyordu.
Saniyeler saatler gibi geliyor, saatler ise ilerlemiyor adeta üzerimizde eriyordu.
"Neden böyle oldu ki?" sorusuna verecek bir cevabım gerçekten yoktu, sustum.
Susuyor olmam o an başka bir şey düşündüğüm anlamına gelmiyor, bilakis gerçekten de neden böyle olduğunu bulmam için zamana ihtiyacım olduğunu gösteriyordu. Zamana git gide daha da muhtaç hissediyordum kendimi. Zaman ise pis pis sırıtmaya devam ediyordu.
Her şeyin bir sebebi, hayatımıza giren ve çıkan her insanın bir nedeni olduğuna inanmak istiyor, kendimi adeta buna zorluyordum. Söyleyecek akıllıca cümleler yoktu aslında, bu durumun hiçbir kısmı akıllıca değildi çünkü. Akıl da neydi?
"Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.." diyordu okuduğum kitapta. Böyle cümleler okuduğumda kitabı kapatıyor ve duruyordum öylece. Sadece bu cümleyle başlayıp devamına kendi hayatımı yazabilirdim; çünkü bendim düşüneceği yerde duygulanan ve duygulanacağı yerde düşünen...
"Canım acıyor," dediğinde benim de canım acıyordu. Onu böyle görmeye katlanamıyor olmamın yanı sıra içimde bastırdığım kendi acılarım çıkmıştı su yüzüne ki, sustum.
Ben böyle zamanlarda konuşamaz susardım. Susuyor olmam, onu önemsemediğimi değil, bilakis acısına saygı duyduğumu gösteriyordu.
"Kâh giderim medreseye, ders okurum Hak için
Kâh giderim meyhaneye, dem çekerim aşk için."
26 Şubat 2012 Pazar
20 Şubat 2012 Pazartesi
son dönem.
Annemin bir kitapçıdan alıp koşa koşa eve getirdiği şimdi ise salonumuzda duran bir kitap, adı Sır. En güzeli anne ve babanın suratındaki o mutluluk sanırım. Kitaba dokunup ismi okumak da güzel ama. Benim kelimelerim, benim cümlelerim, benim sayfalarım.. Şimdi ise herkesin oldular. Güzel, ben sevdim bu işi. Maddi olarak değil belki; ama manevi tatmini yüksek.
Acayip bir sömestr tatili geçirdim 2012 yılında. Bol koşturmacalıydı. İzmir'le başlayan tatil, Mü'nün gelmesi, romanın çıkması, türlü gezmeler, türlü insanlar, sohbetler ve muhabbetler. Şimdi artık biraz durulabilir son okul döneminin tadını çıkartabilirim gibi geliyor. Tadı? (Lafın gelişi)
Gerçi hangi büyüğümüzle konuşsam "Ahh öğrencilik gibisi var mı?" gibi cevabını bilmediğim sorular yöneltiyorlar bana. Var mı? Bilemedim. Zaten öğrencilik hayatım sona eriyor değil, daha önümde (inşallah,maşallah) Eleştiri ve Kültür Çalışmaları bölümünde yapılacak 2 senelik bir yüksek lisans dönemi olacak. Yani sonuç olarak sanım bir süre daha Türkiye sınırları içerisindeyim ben. Önümdeki en yakın yurt dışı seyahati 2013 yazı gerçekleşecektir, bilgilendirmesini de yapayım buradan.
Hayatıma giren en önemli insanlardan biri de Dexter şu sıralar. İçimdeki insan öldürme arzusunu keşfetmiş bulunmakla birlikte cinayete teşebbüs etmekten de bir o kadar korkuyorum. Six Feet Under'daki David olarak hayatıma giren sonrasında ise Dexter ile tekrar kavuştuğum Michael C. Hall'a sevgilerimi sunarken, kendime de güzel bir SON dönem diliyorum.
Un cordial saludo.
16 Şubat 2012 Perşembe
15 Şubat 2012 Çarşamba
gökyüzü, n'aber?
Kendi başıma açtığım işlerin haddi hesabı yok dostlar. Kimi zaman "Kendim ettim kendim buldum gül gibi sararıp soldum," şeklinde devam eden türkünün benim için yazıldığı yanılgısına da kapılıyorum. Yalnızlık ve sıkıntı insanın başına çorap örüyor. Yalnızlığın katlanılamaz ağırlığı insanın kendisini türlü saçma konumlarda bulmasına sebep olabiliyor. Ama her şeyin bir kırılma noktası var. Öyle bir an geliyor ki, insan toparlanmaya başlıyor ve üzerindeki ağırlığı kaldırıp "Heyt, yaşamaya hazırım ulan var mı bana yan bakan?" şeklinde naralar atıyor.
"Heyt! Yaşama hazırım ulan, var mı bana yan bakan?" diye bağırıyorum ben de bugün. Akıllanmak için illa kötü bir şeyler yaşamaya ihtiyaç duyan bir bünyem var. O kötü şeyden sonra "işte şimdi boku yedik" deyip başımı kendi kendime soktuğum karanlık çukurun içinden çıkarıyorum. Sonra gökyüzüyle tanışıyorum. Merhaba sevgili gökyüzü, n'aber?
Gün geçmiyor ki yeni şeyler öğrenmeyeyim. Etrafımızdaki çirkin, öküz, aptal insanlara toslamadan nasıl yaşanır ki? sorusu gündemimde bu aralar. Onlara çarpmadan geriye kalan güzel insanlara ulaşmayı nasıl başaracağız bilmiyorum. Uzaktakine takıldığımız için burnumuzun ucundakini görmüyoruz ya hani kimi zaman, o hesap bu da.
Ama şunu biliyorum ki ihtiyacımız olduğunda telefonun diğer ucunda duran birinin varlığını bilmek güzel. Ne demişti, hah hatırladım. "Asıl önemli olan insanın zorlanarak gelmesi, isteyerek zaten herkes gelir." Hala iyi adamlar var, azlar özler ama varlar...
İspanyol Sürrealist.

Şiir yazabiliyor olsaydım kuşkusuz ilk şiirim İspanyolca'ya olurdu. Bir sonraki de sürrealizmle ilgili olabilirdi. Buradan geleceğim nokta tabii ki İspanyol sürrealist ressam Dali'den başka bir yer değildir. Ziyarete gittim kendisini geçen hafta, Sürrealizm İzleri'nden başlayıp Dante'nin büyük eseri İlahi Komedya'yla devam eden ve Gala ile Akşam Yemeği'nde son bulan bir serüven oldu bizimkisi. Ben o sergiye gitmeden önce de seviyordum Dali'yi evet, ama oradayken anladım sürrealizmin beni nasıl etkilediğini...
Öncelikle bir Freud sever olarak Freud'un birçok terimini resmetmişti Dali. Bunlardan en ilginci bana kalırsa yamyamlıkla ilgili olan kısımdı. Dali'nin yamyamları çizmesinin bir sebebi vardı; Freud' a göre 'bir insanı yemeği istemek' o insana duyulan sevginin en üst basamağı ve o insanla 'bir' olma arzusundan ileri geliyordu. İşte bizim de karşımızdaki insanı çok sevimli bulup "Ay, yerim seni" dediğimizde bilmiyorduk ki bu işin sonu yamyamlıktı.
Dali'nin resimlerinde gördüğümüz bir başka Freud terimi ise, kol değnekleriydi. Çünkü; Freud'un "İnsan sosyal bir varlıktır, dış dünyaya her şekilde ihtiyaç duyar" şeklindeki yaklaşımını, Dali kol destekleriyle sembolize ediyordu. Bu yüzden tablolarda değişik açılarda farklı kol değnekleri bulunuyordu.
Beni en çok etkileyen tablo ise şüphesiz hepimizin ezbere bildiği eriyen saatler tablosuydu. Biz saatlerin eridiğini görüyorduk da sormuş muyduk hiç bu saatler niye eriyor diye? Şöyle diyordu Dali; "Biz zamanın ilerlediğini sanırız, aynı zaman çizgisinde yaşarız. Bugün akşam 6'da ya da yarın sabah ne yapacağımı hepimizin kullandığı bu zaman çizgisine göre belirlerim. Oysa, zaman ilerlemez. Zaman erir. Yaşadıklarımız eriyerek üzerimizde birikir, öylece gelip geçmez. Biz ise zamanın ilerlediğini düşünerek teselli ederiz kendimizi."
Gala ile Akşam Yemeği'ne geçtiğimiz zaman ise Dali bizi "Ben her türlü yemeğe farklı bir ahlaki ve etik değer ithaf ederim," diyerek karşıladı. Bu noktada kendimi bir başka yakın hissediyordum Dali'ye. O yemeği sırf bir ihtiyaç olarak değil bir haz olarak görüyordu. Amma ortak noktamız var idi onunla...
O ziyaretimden aklımda kalan daha pek çok anım oldu Dali'ye ilişkin, ancak hepsini burada anlatmıyor bir kısmını da kendime saklayarak sizi de kendi keşifleriniz için özgür bırakıyorum.
11 Şubat 2012 Cumartesi
ara.
Bazı şeyleri görmek istemiyor göz. Dış görüntüye kapılıp gitmek istiyor kimi zaman insan, doğru. Tutku ise çok sık çıkmıyor insanın karşısına. Sadece kimi zaman...
Öyle bir çukura düşmüştü ki bu sefer, çıkmak kolay olmuyor sadece debeleniyordu. Karşıdakinin bir gülümsemesi bir dokunuşu ona dünyayı veriyor olabilirdi belki, ama götürdükleri verdiğinden çok daha fazlaydı.
Böyle bir durumda da yapması gereken tek bir şey vardı; pılısını pırtısını toplayıp oradan uzaklaşmak. İnsan kendini böyle bir güzellikten yoksun koymak istemiyordu tabii ki, burası arzular ile mantığın çakıştığı yerdi. Yapılması gereken belliydi.
Susup uzaklaşırken içinde verdiği savaş büyüktü, çok büyük. Doğruyu seçmek için verdiği çabaların bir gün ona iyilik olarak geri dönmesini umut etmekten başka bir çaresi yoktu. Zaten ya kendisine göre doğruyu seçtiği için iyilik görecekti, ya da hayatı boyunca 'sıkıcı' doğrularla yaşamaya çalıştığı için basit ve sıkıcı bir hayatı olacaktı. O da beklemeye koyuldu.
7 Şubat 2012 Salı
kümelerimiz kesişiyor mu?
Bir süredir kümeler beliriyor gözümün önünde. Önce, bunun bir tür görüş bozukluğu olduğunu düşündüm; ama değillerdi. Şöyle ki, herkesin evrendeki her şeye dair kümeleri vardı. Bunu bir tür düşünce baloncuğu olarak düşünmek de mümkün tabii. Kümelerimiz kesişiyorsa anlaşıyorduk pek güzel, aksi takdirde ilgimiz alakamız kalmıyordu. Bazı zamanlarda benim kümem büyüktü ve kapsıyordum sizi, bazı zaman ise yutulan ben oluyordum. Boş kümeleri olan da ne kadar çok insan vardı hatta...
Bir de cebimde listelerim vardı. Tuvalet kağıdına yazılmış uzayıp giden listeler. Kenarında tik işaretleri olan ve olmayan maddeler.. Her şeyin bir sistemi vardı benim düşünce dünyama göre. O da şöyleydi; insanlar ya da nesneler, hiç fark etmeksizin, elimdeki listelere %90 oranında uygunluk göstermeliydiler. Bu listede neler neler bulunmuyordu ki... Müzikler, yemekler, filmler, romanlar, hayat görüşleri; yani kısaca kümelerimin elemanlarını liste şeklinde göstermiştim bu sefer. Kümeme en çok uyanı arıyor ufak kesişmelere dudak kıvırıyordum ki hatamın farkına vardım. Bir başka 'ben' yoktu.
Gözlerimi sımsıkı kapamış klonlamayı düşünüyordum. Bir tane daha 'ben' klonlamak. Nasıl bir bataklığa saplanıp kalmıştım böyle? Yaşamın bu kadar kesin hatlarla çizilmediğinin farkına varmam gerekiyordu bir an önce, o zaman anladım. Her an bir sıfat üstlenmemiz gerekmiyor, bazen bir 'hiç' olabiliyorduk. Normaldi bu. 'Hiç' de olacaktık, 'her şey' de. Gördüm ki kümemdeki tüm elemanların eşleşmesine ihtiyacım yoktu. Kesişmemiz yeterliydi.
6 Şubat 2012 Pazartesi
sır.

Bir gece şöyle bir şey olmuştu; sanki insanlar en azından birçoğu iyi şeyler yapıyorlardı eserler üretiyorlardı ve o eserlerin üzerine isimlerini yazıyorlardı. Belki çok da harika değillerdi, sadece uğraşmaktan vazgeçmiyorlardı işte. Onlardaki bu 'azim' ve işlerine, sanatlarına o her neyse ona duydukları 'sevgi' ye hayran kalmış kendime "hmm peki ya ben?" diye sormuştum.
Zaman zaman kendimi oldukça değersiz ve beceriksiz hissettiğim oluyordu, ama "Hangimiz kendimizi değersiz hissetmedik ki?" diye sormuştu Barış Bıçakçı. O yüzden bıraktım bu 'değersizlik' duygusunu bir kenara ki o anda hatırladım kendi yaptığım, severek ve çaba harcayarak yaptığım o işi, sanatı. Ben bir kitap çevirmiştim yazın. "Secrets to the Grave". O kitabı Türkçe adıyla "Sır" ı 10 Şubat'tan itibaren kitapçılarda bulabileceksiniz efenim. Tabii ki harika bir çeviri olduğunu düşünmememe rağmen, sevgimi kattığım ve basılan ilk roman çevirim olduğu için yeri bende ayrıdır. Reklam bitti. Gerilim ve polisiye severlerine iyi okumalar.
5 Şubat 2012 Pazar
her şey tek tek çözülecekti.
Önümdeki 10 yılı falan planlamaya çalışırken algıladı beynim böyle bir kabiliyetim olmadığını. Sırf ben değildim tabii bu kabiliyetten yoksun, tüm insanlıktı. Haziran'da mezun olunacak sonra yüksek lisansta şu okunacak sonra bu olunacak da falan da filan, diye giden listelerimi buruşturup attım çöpe. Tek tek adımlarla ilerlemek gerekiyordu; yüksek lisansa evet peki ne okunacaktı?
Yaklaşık 4 ay gibi bir süre beynimde dönüp duran bu sorunun cevabı bir gece de çıkıvermişti. Böyle oluyordu işte çözüm yokmuş gibi görünen tüm soruların cevapları burnumun dibindeydi de büyük bir ısrarla kör numarası yapıyordum. Yanlış noktaya odaklanmıştım. Okuduğum bölümden sonra ne yapacağım ne işe gireceğim' i soruyordum ki asıl sormam gerekenin neyi okumak istiyorum? sorusu olduğunu keşfettim. 4 aydır bu bloğa bin bir çeşit fikirle geldim kafamda yüksek lisansa dair, ama en yere basan fikrim bu oldu sanırım. Eleştiri ve Kültür Çalışmaları isimli bölümden oldukça zevk alacağımı düşünüverdim. Geriye ise bunun için uğraşmak kaldı. Ama zor olan kısmı hedefi belirlemekti, hedef olduktan sonra motivasyon sağlanırdı.
Küçük bir adım bile insana bir nebze huzur getiriyordu, en güzeli de buydu. Eğitim hayatındaki fikirler netleştikçe sanki duygu dünyasındaki buğulanma artıyordu. Aralarındaki ters oranın sebebi ise ortalarda değildi. Ahiret günü misali kalabalıktı ortalık; ama iş o köprüden geçmeye gelince herkes tekliyor bir bir azalıyordu nicelik. Keramet nicel olarak az nitelik olarak çok olandaydı ya, kalabalık bu yüzden huzur getirmiyordu bir türlü.
Sağ ve sol omuzlarımızda var mıydı gerçekten melekler, bilmiyordum. Ola ki vardı, son günlerde onların bile kafası karışmıştı. Dememiş miydik her iyiliğin içinde kötülük her kötülüğün içinde iyilik vardır diye, işte o sebeple sevapla günahı çok fazla ayıramaz olmuştuk. Bilemiyor ve bulamıyordum yapılması gerekeni, yalancılıkta da baya geliştirmiştim kendimi. En güzel kendimi kandırıp en güzel kendimle oynayıp yine en güzel kendimle alay ediyordum. Bir şeylerin üzerini kapatmaya çalışarak eremeyecektim ya huzura, gerçekleri dile getirmek için ihtiyacım vardı biraz zamana.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)