26 Şubat 2012 Pazar

bilakis.

"Çok canım acıyor," dediğinde bahsettiği acı öyle tanıdıktı ki sadece sustum.

Susuyor olmam onu önemsemediğim anlamına gelmiyordu, bilakis çok önemseyip bu hisleri doyasıya yaşaması, bu durumda acıyı, için ona zaman tanıyordum. Zamana muhtaçtık.

Gelişi güzel kurduğumuz cümleler içinde öylesine kullandığımız Zaman, farkındalık seviyemizin çok üzerinde bir yerlerden bize bakıyor ve bizimle alay ediyordu.

Saniyeler saatler gibi geliyor, saatler ise ilerlemiyor adeta üzerimizde eriyordu.

"Neden böyle oldu ki?" sorusuna verecek bir cevabım gerçekten yoktu, sustum.

Susuyor olmam o an başka bir şey düşündüğüm anlamına gelmiyor, bilakis gerçekten de neden böyle olduğunu bulmam için zamana ihtiyacım olduğunu gösteriyordu. Zamana git gide daha da muhtaç hissediyordum kendimi. Zaman ise pis pis sırıtmaya devam ediyordu.

Her şeyin bir sebebi, hayatımıza giren ve çıkan her insanın bir nedeni olduğuna inanmak istiyor, kendimi adeta buna zorluyordum. Söyleyecek akıllıca cümleler yoktu aslında, bu durumun hiçbir kısmı akıllıca değildi çünkü. Akıl da neydi?

"Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.." diyordu okuduğum kitapta. Böyle cümleler okuduğumda kitabı kapatıyor ve duruyordum öylece. Sadece bu cümleyle başlayıp devamına kendi hayatımı yazabilirdim; çünkü bendim düşüneceği yerde duygulanan ve duygulanacağı yerde düşünen...

"Canım acıyor," dediğinde benim de canım acıyordu. Onu böyle görmeye katlanamıyor olmamın yanı sıra içimde bastırdığım kendi acılarım çıkmıştı su yüzüne ki, sustum.

Ben böyle zamanlarda konuşamaz susardım. Susuyor olmam, onu önemsemediğimi değil, bilakis acısına saygı duyduğumu gösteriyordu.


"Kâh giderim medreseye, ders okurum Hak için
Kâh giderim meyhaneye, dem çekerim aşk için."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder