27 Mart 2012 Salı

İzmir'in dağlarında çiçekler açar.

Sabit bir şekilde ve sürekli olarak birinin gelmesini beklemek hissi çok katlanılabilir bir his olmuyor kimi zaman. Tamam yoğun hayatın getirdiği 'zamanın nasıl geçtiğini anlamama' durumu çoğu zaman kurtarıyor bu durumun olumsuz sonuçlarını, ama kimi zaman da çok ağır geliyor insana bekleme duygusu, aklının hep bir başka yerde olması durumu...

Biliyorum ki ne şehirler ne de ülkeler aşılamayacak mesafeler. Yeri geliyor hepsi bir çırpıda bir çırpıda olmasa da belli bir süre içerisinde aşılıyor, aşılmıyor değil. Ama bir yandan da hayatın bir gerçeği var ki bu da da yaşamını bir başka şehir ya da ülkede devam ettirmeye kolay kolay karar verememe. Tabii, insanı yaşadığı yere bağlayan öğeler pek çok. Her ne kadar bir sonraki lokasyona bağlayan da öğeler olsa, öyle 'hop' diye bir yer terk edilip bir başka yere gidilmiyor.

Ama maalesef bu gerçeğin farkında olmam bekleme durumunun getirdiği sıkıntıların azalmasına yardımcı olmuyor. Hem farkında olduğumla hem de sıkıntı çektiğimle kalıyor bir de beklemeye devam ediyorum. Bu sıkıntılarımın sebebi İzmir'den başka bir şehir değil. İzmir'in çektirdikleri burama kadar geldi. (boyun bölgesinde bir yer işaret edilir.) İzmir'in dağlarında çiçekler açar ama, benim yüzümde bir türlü çiçekler açamıyor be canım!

Şehirlere sitem etmeyi bırakıp biraz da gelecek kaygısı gibi günümüzün klişe sorunlarına değinmek isterim. Şunun şurasında 2,5 ayımız kalmış öğrencilik hayatımızın sona ermesine. Kolay değildi İÜ de 4 yıl geçirmek, hatta çoğu zaman bir işkence gibi geldi bize üniversite. Ama her zaman olduğu gibi bir şeyin sonuna yaklaşınca gözünüz daha çok güzellikleri görüyor da kötüleri unutuveriyor. Şimdi İÜ bize cennet gibi gelmese de gayet eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz, keyifli arkadaşlıklar edindiğimiz, gerek ders gerek insanlık namına çok fazla şey öğrendiğimiz sıcacık bir eğitim yuvası gibi geliyor. (?)

Toplam 16 yıldır genel olarak bir sonraki sene nerede olacağımızı ya da ne yapacağımızı biliyorken birden bire bilmez bir duruma geldik. Bundan 5 ay sonra bile nerede olacağımı bilmiyor ve bu durumdan korkuyorken bir yandan da ilginç bir heyecan duyuyorum. İşte tam da bahsettiğim 'zamanın nasıl geçtiğini' anlamama durumu ortaya çıkıyor burada. 4 yıl önce kayıt yaptırmaya geldiğim okuldan 2 ay sonra mezun çıkacağım, sanki ben değil başkası okudu sanki ben 4 yıldır uyuyordum ve yaşamadım gibi gibi.

Biz kendimizi hazır hissetmiyoruz tıpkı bundan önceki hiçbir öğrencinin mezun olmaya hazır hissetmediği gibi.


25 Mart 2012 Pazar

Kafesimizin kapısı açıkken içeride durmak niye?

Dikkat! Aşırı optimist bir yazıdır!


Başımdan aşağı sıcak sular dökülürken banyoda fark ettim, nötrlüğün dayanılmaz hafifliğini. Sanki ben hiç olmadığım kadar hafif (kilo işini karıştırmayınız), içim de hiç olmadığı kadar temiz ve berraktı. (Bu temizliğin banyo yapıyor olmamla bir alakası olduğunu düşünmeyiniz.)

İçimde sanata, sanatçıya ve doğaya duyduğum aşktan başka bir aşk barındırmadığım şu güzel bahar günlerinde hayatın tadının her zamankinden (hmm çoğu zamankinden) daha keyifli olduğunu hissetmem bana çok şey öğretiyor.

Nötrlüğün güzelliğinin daha önce farkına varamamış olmam ne kadar acıklı! Sabah yataktan kalkarken içimde güzel duygulardan başka bir şey yeşermemesi de bir o kadar sevindirici bir haber, hem benim için hem de içinde bulunduğum ortamlardaki insanların her biri için. Ben kendimi her zamankinden daha özgür her zamankinden daha huzurlu hissederken etrafımda neler oluyor peki?

"İnsanlar genellikle ne yaptığını bilmiyor, ne tür bir kafes olduğunu bilmedikleri berbat bir kafeste yaşıyorlar." diyor Van Gogh tüm gerçeği suratımıza vurarak. Bilmezdim etrafımızdaki dört duvarı aslında kendimizin yarattığımızı, aslında kimsenin bizi zorla kafese tıkmadığını ama kendi kendimizi kafese tıktığımızı... İşte ben bugünlerde biraz daha kafesimin kapılarını açmış, biraz daha kendi hayatımın kontrolünü ele geçirmiş, biraz daha öyküyle baş başa kalmış gibi hissediyorum kendimi.

Akşam üstü Beşiktaş sahilinde güneşe yüzümüz dönükken dondurma yemek, ders arası keyiflerinin en büyüğü olarak çayınızı yudumlarken çene çalmak, ya da yazın gelmesini ve tabii Okan'ın gelmesini beklemek gibi keyiflerim var benim bu aralar. Hayat keyifli, yaşamasını bilene!

Not: Her şey bu kadar güzel olunca aklıma gelen 'Her şey çok güzel olacak' filminin müziğinden başka bir şey değildi.


21 Mart 2012 Çarşamba

okurun terk edilişi.

Okur yazarı bu kadar çok severse yazar da okuru sever mi?


Sevgili Yazar'ıma,

Kadıköy'deki kitapçılarda gezerken anladım bundan sonra okuyacağım her romanda senden bir parça arayacağımı Sevgili Yazar'ım. Her baktığım roman her baktığım öyküye yabancı hissediyordum kendimi, ne ben onlara ne de onlar bana aitti. Dahası ise, sadece romanlarda ya da genel olarak edebiyat ürünlerinde değil; dinlediğim müziklerde de sen geleceksin aklıma bundan böyle. Mesela Leonard Cohen'den "Dance me to the End of Love", Nick Cave'den "The Weeping Song" ya da Orhan Gencebay'dan herhangi bir parça duyduğumda seni düşüneceğim uzun uzun ve içim sızlayacak, senin özlemini taşıyacağım bundan böyle.

Bilebilir miydim senden sonra böyle bir boşluğa düşeceğimi? Farkındaydım hayatıma kattığın güzelliklerin; ama sona geleceğimiz günü düşünmeyi reddetmiştim öncelerde. Kabullenmek istememiştim her şeyin biteceğini. Bir şekilde devam eder sanmıştım birlikteliğimiz, ama işte beynime ve gönlüme kazınan sözlerin haricinde yoksun şu an hayatımda.

Senden sonra kara bir delik gibi beni içine çeken boşluğu atlatmak için kitapçılardan kitapçılara bu yazardan o yazara koşuyorum. Romanlar deviriyor, aşırı doz okuma yapıyorum, ama nafile... Vermiyor hiçbiri seninle olan birlikteliğimizin verdiği tadı.

Komik ama gerçekten de 'güldürürken düşündüren' üslubunla bende yarattığın haz, öyle hemen geçecek gibi durmuyor. Seninle saatler süren otobüs yolculuklarımızda yanımızdaki insanlara çaktırmadan kıs kıs güldüğümüz, kimi zaman ise her şeyi bir kenara koyup camdan dışarı bakıp uzaklara daldığımız ve düşündüğümüz zamanları nasıl hiçe sayabilirim ki?

Seninle çok şey paylaştık Sevgili Yazar'ım. Seninle olmak demek, bir kaosun ortasında dahi gülmeye sebep bulabilmek demekti. Şimdi ise ben dermanı başka yazarların kollarında arıyorum ama bil ki yeni eserlerini dört gözle bekliyorum.

Sevgilerim, saygılarım, teşekkürlerimle,
Okur'un.


Not: Yazar'a yazılan bu mektup 'hiç gönderilmeyecek mektuplar' arasında yerini almıştır.


19 Mart 2012 Pazartesi

oksijen gibisin, iyi ki varsın.

"İnsanlar ise esasen moral güçleriyle hayata tutunurlar."

En büyük başarı sabahları uyanabilmektir. Uyanmak için her gün bir başka nedene ihtiyacımız vardır. Ya genel olarak işler yolunda gidiyordur ve zaten tebessüm etmek için çok fazla neden düşünmeniz gerekmiyordur, ya da o yataktan kalkabilmek için kendinize sabahını gördüğünüz her gün için küçük mutluluklar küçük küçük sebepçikler yaratmaya çalışırsınız.

Çünkü gerçekten de moral gücü her şey demektir, moral gücü hayatta kalmak için ihtiyacımız olan oksijenden çok da farklı değildir. Oksijen vücudumuzdaki bir takım sistemlerin işlerini yapmasını sağlarken moral de psikolojimizin yeni bir güne daha başlamak için müsait olmasını sağlar. Zira moralsiz bir insan oksijensiz insandan yani bir ölüden çok da farklı değildir.

Bir de işaretler meselesi var. Nedir bu işaretler, bu işaretleri kim gönderiyor, varlığından çokça emin olamadığımız ama aslında evet ya bir güç var dediğimiz ilahi kuvvetlerden bahsetmeyeceğim burada. Bahsetsem çok geyik olabilirdi gerçi, neyse. Söylemeye çalıştığım şey daha çok bir eylemi yapıp yapmamaya kararsız kaldığımız zamanlarda 'bir işaret gönder' diye çığırındığımız zamanlarımızla ilgili.

Darda kalmışsınızdır, iki ucu boklu bir değnek vardır ve hangi ucun daha az boklu olduğunu bir türlü göremiyorsunuz, kokusunu alamıyorsunuzdur. Bu durumda ben işaretlere bakarım. Hangi uca gitmem gerektiğini gösteren bir işaret geleceğini düşünür ve sonra da olur olmaz şeyleri kendime işaret bellerim. En azından beller-dim. Sonra ne kadar büyük bir çılgın olduğumu anladım.

Yazımın sonlarına yaklaşırken demek istediğim tam olarak; işaret mişaret olmadığı. Kendi istediklerimizi görüp istemediklerimize gözümüzü yumduğumuz sonra da 'ay bu bir işaret olmalı' ayağına bilinçaltımızın bir sonucu olarak aldığımız kararın bizi bozguna uğratması ve hayal kırıklığı yanında bolca kırık hayaller.

Moral konusundan işaret konusuna nasıl geçtim bilemiyorum sevgili dostum. Hani işaretleri de moralimiz düzelsin diye k.çımızdan uyduruyoruz ya belki de o hesap. Demem o ki sen sen ol moralini yüksek tut, iki ucu boklu değneklerden de uzak dur.

Not: En baştaki alıntı Murat Menteş'in 'Korkma Ben Varım' adlı kitabından alınmıştır.

11 Mart 2012 Pazar

bir elim Doğu'da, bir elim Batı'da.

'Doğu ile Batı sentezi' tamlamasının ortaya çıktığı yerde yaşıyorum. Bir elim Doğu bir elim Batı. Aynı hafta içinde gerçekleştirdiğim aktivitelere şöyle bir bakınca "Ne güzelmiş lan İstanbullu olmak!" diyorum. Neden mi diyorum?

Öncelikle hayatımda ilk defa örneğini gördüğüm bir sergiyle başlamak isterim muhabbetime. Duymuşsunuzdur Van Gogh amcanın sergisi geldi yakınlarda. Mayıs'a kadarda burada. Ama bu sergi bildiğimiz sergilerden değil. Bu sergi dijital, yani projektörler ve ekranlar aracılığıyla dijital bir tablonun içinde buluyorsunuz kendinizi.

İçeri girdiğiniz anda nereye hangi ekrana bakacağınıız şaşırıyorsunuz. Karanlık bir salon, duvarlara kolonlara ve yerlere yerleştirilmiş ekranlar ve ekranlarda sürekli değişen tablolar. Van Gogh'un en ünlü tablolarından oluşturulmuş bir koleksiyon ve bu arkadan gelen klasik müzik. Öyle bir müzik ki her bir tabloyla uyum içerisinde ayarlanmış, en klasik müzik sevmeyen insana bile sevdirecek bir müzik.

Bir yandan da tabloların geçtiği ekranların aralarına yerleştirilmiş birkaç ekranda Van Gogh'un aşk, sanat, resimler, şiirler ve yalnızlık üzerine söylediği en güzel sözleri akıyor. İşte içeri girdiğinizde alışma sürecine ihtiyacınız oluyor çünkü tablolara mı bakacaksınız, sözleri mi okuyacaksınız yoksa müziği mi dinleyeceksiniz bilemiyorsunuz... Ama bir süre sonra siz de yere oturmuş ve kendisini bu serginin büyüsüne kaptırmış insanların arasında buluyorsunuz kendinizi ve hatta iki saat boyunca içeride kalıp çıkmak bile istemiyorsunuz. Bir Dali değildi belki benim için ama Van Gogh'un da hayatıma kattıklarını az görmemek gerek...

Neyse gelelim haftanın bir başka kültürle iç içe geçirilen gününe... Yine hayatımda ilk defa yaptığım bir şey: Hamama gitmek. Sultanahmet arkası Cağaloğlu'nda bulunan Cağaloğlu Hamamı'nda bulduk kendimizi. Pek yol yordam bilmeyenler gibi benim de gözüm sürekli etrafta dolanıyor ve içerisinde bulunduğum sistemi anlamaya çalışıyordum. Bir süre sonra iş köpük banyosuna ve masaja geldiğinde ise dünyaya yeni gelmiş gibi bir hafiflik ve bir huzur karşıladı beni.

Hamamda misler gibi olduktan sonra gidilecek yer belliydi: Çemberlitaş'taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi ve Türk kahvesi ile elmalı nargile keyfi. Sultanlara layık bir gün geçiriyorduk ve ben ilk defa o semtlerde okuldan ayrı bir sebep için bulunuyor ve sonsuz sevgi duyuyordum bu semtlere. Ardından Gülhane'ye doğru yapılan bir yürüyüş ile son buldu gezimiz.

Bu hafta fark ettim ve hissettim Doğu ile Batı'nın sentezlendiği yerde yaşadığımı. Keyfini çıkarmaya bakmak lazım, zira hepsini bir arada yaşamak herkese kısmet olmaz.

3 Mart 2012 Cumartesi

Heaven is a place on earth with you.

Çikolata aromalı tütsümden çıkan duman gelip burnuma konunca yazmamak pek mümkün olmuyor şuraya. Odam çikolata kokusunda boğuldukça kameradaki görüntü flulaşıyor ve bazı müzikler kendiliğinden çalmaya başlıyor; Heaven is a place on earth with you...

Şu günlerde güneşe duyduğum özlem gibi size duyduklarım. Bir süre güneşe maruz kaldıktan sonraki sıcaklık gibi.. Ben güneşe gülümseyerek baktım hep, size de öyle bakmıyor muyum zaten? İnandım ruhumu aydınlattığına güneşin, tıpkı sizin gönlümü aydınlattığınız gibi.

Karşınıza çıkıp bunları söylemek öyle zor geliyor ki, ancak bu şekilde dile getiriyorum özlemimi. Aynı masada karşılıklı otururken kulaklarımızda şen kahkahalar, kendime soruyorum sürekli: "En son ne zaman bu kadar 'gerçek' güldüm ben?" diye. Sonra ise bir kez daha zamanı durdurma yeteneğim olmadığı için sinirleniyorum. Bir kez daha anılara dönüşüyor her şey ve engel olamıyorum somuttan soyuta geçişlere..

İşte karın ve yağmurun bol olduğu bu günlerde güneşe duyduğum özlem kadar büyük size duyduğum... Bir yaz akşamında güneş batarken gök yüzünde oluşan tablodaki renkler kadar coşkuluyum ben, yanaklarımda güneş sonrası kırmızılığı varken. Peki ya siz? Siz de benim gibi özlediniz mi güneşi yoksa memnun musunuz bu ardı arkası kesilmeyen yağmurlardan?


Güneşe duyduğum özlem gibi, sana duyduğum. Güneş tenimi kavuruyor, tıpkı senin gibi.