1 Aralık 2010 Çarşamba

bir şarap öyküsü.

Şimdi, huzur nedir biliyor musun?

Günlerce arzulanan kırmızı şaraba kavuşma vaktidir. Gülhane Parkı' nda sararmış yaprakların üzerine uzanıp gökyüzünü izleyerek şişesinden kafaya diktiğin kırmızı şaraptır, huzur. Lıkır lıkırdır, doyulmazdır, tehlikelidir. Şarap güzeldir.

Şaraba kavuşma öyküsü bir salı günü sabah saat 7'de yatağından "Bugün şarap içeceğim." diye uyanan kızla başlar. Sabahın köründe insan şarap mı ister, demeyin. İster. Kızın değil içmeye şöyle rahat oturup soluklanmaya zamanı yoktur, ama şarap içmek bu kadar çok arzulanırsa, o gerekli zaman yaratılır.

Gülhane'deki tüm tekelleri gezerek belki de Şarpçı kız ünvanını almışımdır o semtte. Tekelci amcalarla kanka olup bir de istediğim şarabı pazarlıkla ucuza kapınca yoktu benden mutlusu. Yanımda tirbüşonla gezmediğimden - kalem,anahtar gibi malzemeler de işimi görebilirdi- tekelci amcaya açtırdım şarabımı. "Bu saatte mi içeceksiniz?" diye şaşırdı, haklıydı da, saatime baktım daha öğlen 1 olmamıştı. "Eh içecek başka zamanım yok ben de bu arayı buldum anca." diyerek sıvıştım ben tekelden ve Gülhane bahçesine attım kendimi. Gerçekten saat daha bir olmamıştı. Üç saatlik hukuk dersinden yeni çıkmıştım, başım zonkluyordu adeta. Bir sonraki dersimin başlamasına 1 buçuk saat gibi bir zaman vardı. Bana yeterdi de artardı bile.

O iki ders arasında bir şişe şarabımı bitirip okula döndüm. Yoğun bir şarap kokusu da peşimi bırakmıyordu. Bense hiç oralı olmadım. İçmeye zaman yetmişti, ama içmeye şarap yetmemişti. Gülhane' de huzuru bulmuştum ama o huzur bana yetmemişti.

Gülhane ve şarap güzel bir ikili oluşturdu kafamda. En yakın zamanda tekrarlanmalı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder