"Seni seviyorum" a "Teşekkürler" cevabı vermek kadar tehlikelidir, "Seninle vakit geçirmeye bayılıyorum ama...." diye başlayan cümle. Karşıdakini ne şekilde öldürseniz daha az hapis yatarsınız diye düşünmeye başlar sonra işleyeceğiniz cinayetin aslında bir meşru müdafaa hareketi olacağına karar verir ve cezaya çarptırılmayacağınıza hüküm getirirsiniz.
Buradan sonrasını lütfen Friends 8. sezona daha gelmemişler, izlemeyi düşünüp izleyememişler izlemesin; spoiler yemenizi istemiyorum. İzlemeyi hiç düşünmeyenler ise devam edebilir.
Yukarıda anlattığım cümleyi bizzat karşımdaki erkekten duymadan önce en sevdiğim sitcom dizisine konu oluşunu izlemiştim. Friends 8. sezonda Ross'un sevgilisi Mona o yılbaşında akrabalarına üzerinde kendisinin ve Ross'un olduğu bir kartpostal yaptırıp göndermeyi teklif eder. Bunu, ilişkileri için çok büyük bir şey olarak gören ve ilişkilerinin daha o kadar ciddileşmediğini sevgilisine anlatmak isteyen Ross ne yapacağını bilemez, kadınların ilişkinin ortasında "Bu ilişki nereye gidiyor, biz neyiz?" gibi sorular sormasına sinirlenir ve Mona'ya verecek bir cevap bulmak için arkadaşlarına danışınca Central Perk'te muhabbetler gelişir:
Monica: All right. Have you said, "I love you?" You could say, I love you.
Ross: Yeah I-I don’t-I don’t think I’m quite there yet, but I could say I looove spending time with you.
Phoebe: No, we hate that.
Monica: That is a slap in the face.
Ross: Forget it. I-I—Y’know what? I’ll just have the conversation. I’ll just say I like things the way they are, and hope for the best.
Ross aklında az da olsa şekillenen bir konuşmayla Mona'nın karşısına çıkmaya hazırdır artık:
Mona: Umm, I-I thought we were moving forward and now you’re-you’re sending me all these mixed signals. What are you trying to tell me?
Ross: I’m trying to tell you I made you a mix tape.
Mona: What?
Ross: I love you!
Mona: Ohh! (Hugs him.) And I love spending time with you. (Ross isn’t happy.)
Friends'i 2010 yılında bitirmiş biri olarak tam 3. kez yeniden başladım ve geçen gün bu bölümü yeniden izledim. İzlediğim zaman "aa ben bunu yaşadım," tepkisi verip hem güldüm yaşanılana hem de az da olsa öfkelendim.Gerçekten de "Seninle vakit geçirmeye bayılıyorum," cümlesi surata bir tokat gibi çarpar, insanı yerin dibine sokar. Sitcom izlerken kahkahalarla güldüğümüz yukarıdaki gibi diyaloglar ise, gerçek olduklarında komikliklerini tamamen kaybederler.
25 Nisan 2012 Çarşamba
19 Nisan 2012 Perşembe
o gece üç numaralı masada yaşananlar.
Bana kur yaptığının farkındayım. Gerçi her şeyi onu fark etmem için yapıyordu. Ortada bilinçsiz eylemler yok, kasten yapılan baştan çıkarmaya yönelik bazı söylemler ve hareketler vardı. Üç kişiydik o akşam masada. İçkileriyle müzikleriyle ve hararetli sohbetleriyle güzel bir akşama başlarken, gecenin aynı güzellikte geçip geçmeyeceğine dair şüphelerimiz vardı aslında, ama kendimizi alkol ile beslemeye devam ettikçe şüphelerimizden eser kalmıyor üçümüz de tatlı bir hafiflikle kaybediyorduk kendimizi.
Masada yanı başımda oturan ile tam karşımda oturan insanlar arasında bir karşılaştırma yapmaya başlamıştım. Bu karşılaştırmanın sebebi tamamen onun suçuydu. Yani karşımda oturanın. Yanımda oturanın ne bu karşılaştırmalardan ne de karşımdakinin yaptığı kurlardan haberi vardı oysa. En yakın dostunun kendisine böyle bir hainlik yapacağı fikrini aklından geçirmez, bir başkası ona dostunu kötülese o kişiyi dinlemez sonuna kadar onun için kavga ederdi. Ona inancı sonsuzdu, kimseye inanmamamız gereken bir dünyada var olduğumuz gerçeğine gözlerini kapamıştı.
İşte böyle yalanlarla örülü dostlukların sevgilerin yaşandığı bir masada otururken ben mi ne yapıyordum? Kendisine hiçbir zaman çok derin duygularım olmayan ancak omzumdaki elin sahibine bakıyor ve kendimi sorguluyordum önce. Sonra ise karşımda esprileriyle, duyarlı davranışlarıyla, el şakaları ardına gizlenmiş yakınlaşmalarla gözlerimi kör etmeye çalışana bakıyor, bir şekilde sandalyemi onun yanı başına taşımayı düşlüyordum. Freud boşuna mı insan davranışlarının içgüdüsel haz ve doyum arayan parçası olan "id" den bahsetmişti zamanında. Bildiği vardı, bir bildiği.
Vicdan azabının bir sonucu olarak tüm bedene yayılan sıcaklık, kalp atışında hızlanma ve en kötüsü ve kurtulması en zor olan suçluluk duygusuydu yaşadığım. Hem de suçu işlemeden yaşadığım duyguydu bu. Gerçi fiziksel olarak gerçekleşmemiş düşünceler de suçlu değiller miydi? Omzumdaki elin sahibine çaktırmadan karşımdakini düşünüyor olmam, en büyük düşünce suçuydu belki de... Ama dedim ya muhabbetler güzeldi, alkol güzeldi, ben güzeldim, karşımdaki ise çok güzeldi.
Bazı anlar vardı, yanınızdaki insanın hiç var olmamış olmasını dilerdiniz. Daha önce de olmuştu, o cafede bulunmak istemediğim, o insanın yanında bulunmak istemediğim zamanlar. Bu da öyle bir zamandı işte; yanımdakinin o masadan aniden ve sessizce kalkıp gitmesini istemiştim, sanki o masaya hiç oturmamış gibi. Bazı gülüşler vardı, hep size gülsün isterdiniz. Beyaz düzgün dişler, kirli sakallar ve büyük siyah gözler vardı hep size baksın hep size anlatsın isterdiniz bir şeyleri, ama farkındaydınız dileğinizin gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğunu yine de istemekten vazgeçemezdiniz kolay kolay.
Ne de kötü bir şeydi yanınızdakine ihanet etmek. Düşünce de bile olsa, ihanet ihanetti. Ne de kötüydü yanınızdakinin kandırıldığının farkında olup da hiçbir şey yapmamak. Ne de kötüydü karşınızdaki insana, yanınızdaki insandan dolayı ulaşamamak ve ne de kötüydü bu kadar yalanın içinde bulunup ve hatta o yalanın bir parçası olmak. O masadan duyulan kahkahaların ve gülüşmelerin altında yatanlar, hüzünlü birer tepkiden başka bir şey değildi.
17 Nisan 2012 Salı
vuslat.
Bahsetmenin zamanı geldi de geçiyor bile... Belki daha önümde 4 buçuk ay var sevdiğim adama kavuşmama ama olsun, İstanbul'a geleceği günü öğrendiğimden beri içim bir kıpır kıpır, sanki kuşlar daha cıvıltılı ötüyor her sabah ve hayat bir başka anlamlı geliyor gözüme. İşte Eylül'ün 19'unda Leonard Cohen'e kavuşacak olmak bende böyle güçlü duygular uyandırıyor.
Çok eski değil son 3 yıldır müzik hayatımın zirvesine oturttuğum ve her gün 'Şu adam gelsin göreyim de sonra yeminlen müzik dinlemeyi bile bıraksam koymaz' diye atıp tuttuğum adam gerçekten geliyor. (Büyük yemin etmişim, farkında değilim.) Konser haberini aldığımda bir süre inanmayıp sonra gerçek olduğunu anlayınca ağlamamak için kendimi zor tuttuğum bir adamdan bahsediyorum burada. Şöyle bir baktım blog yazılarımın en az yüzde 70'inde Cohen'den bahsetmiş ve birçoğunda da zaten şarkısını paylaşmışım. Yakın dostlarıma sevdirerek bu dünyaya daha çok Cohen sever kazandırmışım, sosyal medyadan kendisine olan aşkımı hiç bıkmadan dile getirmişim. Yani onu görmeyi hak etmek için elimden geleni yapmışım gibi duruyor.
Böyle büyük bir sanatçıyla aynı yüz yılda yaşadığım için bile şükrederken, kendisini bizzat göreceğim için ne yapsam, mutluluğumdan düz duvara mı tırmansam bilmiyorum. Peki en çok hangi şarkısını seversin, diye soranlara cevap vermek için düşünüp inanın bir cevap veremiyorum. Her şarkısının bende öyle anıları, öyle manaları var ki... Her bir şarkısı bana öyle aşkları, öyle mutlulukları ve öyle hüzünleri anımsatıyor ki, ayrım yapmam mümkün değil gibi.
Neyse daha fazla lafı uzatmadan, en sevdiğim değil ancak en en güzellerinden bir tanesini daha sunuyorum size. Umarım dinlerken az da olsa benim hissettiğim mutluluğu anlayabiliyorsunuzdur. (Videodaki İspanolca alt yazıyla hiçbir ilgim yoktur, tamamen tesaüf.)
Not: Konser hakkında detaylı bilgi için; http://www.ntvmsnbc.com/id/25336956/
Çok eski değil son 3 yıldır müzik hayatımın zirvesine oturttuğum ve her gün 'Şu adam gelsin göreyim de sonra yeminlen müzik dinlemeyi bile bıraksam koymaz' diye atıp tuttuğum adam gerçekten geliyor. (Büyük yemin etmişim, farkında değilim.) Konser haberini aldığımda bir süre inanmayıp sonra gerçek olduğunu anlayınca ağlamamak için kendimi zor tuttuğum bir adamdan bahsediyorum burada. Şöyle bir baktım blog yazılarımın en az yüzde 70'inde Cohen'den bahsetmiş ve birçoğunda da zaten şarkısını paylaşmışım. Yakın dostlarıma sevdirerek bu dünyaya daha çok Cohen sever kazandırmışım, sosyal medyadan kendisine olan aşkımı hiç bıkmadan dile getirmişim. Yani onu görmeyi hak etmek için elimden geleni yapmışım gibi duruyor.
Böyle büyük bir sanatçıyla aynı yüz yılda yaşadığım için bile şükrederken, kendisini bizzat göreceğim için ne yapsam, mutluluğumdan düz duvara mı tırmansam bilmiyorum. Peki en çok hangi şarkısını seversin, diye soranlara cevap vermek için düşünüp inanın bir cevap veremiyorum. Her şarkısının bende öyle anıları, öyle manaları var ki... Her bir şarkısı bana öyle aşkları, öyle mutlulukları ve öyle hüzünleri anımsatıyor ki, ayrım yapmam mümkün değil gibi.
Neyse daha fazla lafı uzatmadan, en sevdiğim değil ancak en en güzellerinden bir tanesini daha sunuyorum size. Umarım dinlerken az da olsa benim hissettiğim mutluluğu anlayabiliyorsunuzdur. (Videodaki İspanolca alt yazıyla hiçbir ilgim yoktur, tamamen tesaüf.)
Not: Konser hakkında detaylı bilgi için; http://www.ntvmsnbc.com/id/25336956/
14 Nisan 2012 Cumartesi
benim içim çöl.
Yatağa yattığım anda geliyor aklıma bazı kötümser düşünceler. Kötümser demek doğru değil belki de, diye uyarıyorum kendimi. Eğer gerçek buysa, kötümser değilim sadece gerçekçiyim diyerek realist ve aynı zamanda pesimist bir insan kavgasına tutuşuyorum. Kavganın sonunda düşünceler durmak bilmeden akmaya devam ediyor. Saniye, dakika, saat bilmiyorum. Zamanı unutuyorum o an.
"Kum fırtınalarından başka bir doğal eylem barındırmayan içimde, ne bir yağmur ne de bitkisel bir yeşerme gözlemlendi. Kendimi çatlak kurumuş topraklara benzetebilirim şu halimle. Çoğu zaman sonsuz derecede sakin olan topraklarımda kum fırtınaları birbirini izlemekte. Fırtınayla birlikte çeşitli duygular da oradan oraya savruluyor, çekmecelerdeki planlar, bazı şarkılar ve fotoğraflar ortaya yayılıyor. Bir kaos, bir karmaşa ki görmeyin."
Bu kuraklıktan kurtulabilmek için yağmur duası ediyorum uyku öncesi ayini misali. O an içimde ilahi bazı duygular barındırdığımı ve bunları yalnızca yağmura ihtiyacım olduğunda hatırladığımı fark ediyorum. Şu kuraklıktan çatlamış toprakların bir damla da olsa suyu hissetmelerini istiyorum sadece ve bunu ellerimi iki yana açarak yapıyor sonra da 'ne tuhaf şey' diye düşünüyorum. Sonrası düşüncesiz, tasasız, tatlı uyku.
.....
Ertesi gün uyanıp gök yüzünü yararcasına yağan yağmura bakıyor, gülümsüyor ve 'ne tuhaf şey' diye düşünerek kendimi sokağa atıyorum.
12 Nisan 2012 Perşembe
yuvarlanıp gidiyoruz.
İlk bahar genellikle her konuda olduğu gibi iş için de verimli bir mevsimdir. Daha sık gerçekleşen fuarlar, sempozyumlar, toplantılar ve konferanslar oldukça çevirmene duyulan ihtiyaç da doğru ortantıyla artar. Yani ilkbahar bizim mevsimimizdir. Zaten geçen seneki Nisan ve Mayıs aylarında da hep bir çeviriler, BM zirvesi gibi işler bulmuştuk kendimize. Bu senenin Nisan 11'inde ise ilginç bir toplantıda çeviri yapma şansını elde ettik.
Okulumuz kurul odasında dün gerçekleştirilen ve konusu "Evliya Çelebi ve Şekspir'de misafirperverlik" olan bir toplantıdaydık İ.K. ile birlikte. Ardıl çeviri yapılacaktı (ki 'Gitme Nagehan'dan sonra ardıl hepimizin korkulu rüyası olmuştu); fakat şanslıydık ki bir hafta öncesinden elimize konuşma metinleri geçmişti.
İngiltere'nin Exeter Üniversitesi'nden gelen Prof. McLean'ın yaklaşık 1 buçuk saatlik toplantısını çevirdik. Ardılı, duyduysanız bilirsiniz, konuşmacının yanında oturarak ve konuşmacı bir süre konuşup durduğunda yapıyorsunuz sonra konuşmacı devam ediyor ve çeviri için yine size zaman tanıyor derken ardıl bir şekilde yapıyorsunuz çevirinizi. Yani önce herkes konuşmacıyı dinliyor (hiç İngilizce bilmeyen bir kesim olduğundan hiçbir şey anlamayanlar oluyor) daha sonra ise herkes sizi dinliyor. Yani İngiltere'den gelen profesör kadar size de değer veriyor ve saygı gösteriyorlar.
Toplantıyı genel olarak başarılı bir şekilde bitirdik ve toplantı bitiminde bu güzel çeviriden dolayı bizi teşekkür etmeye gelen insanlarla tokalaştık ve tanıştık. İşte, bana kalırsa bir insanın hayatta alabileceği en güzel zevkti bu tebrikleri alma kısmı. Dün bir kez daha hatırladım neden bu bölümde okuduğumu, neden sözlü çeviri yapmak istediğimi...
Toplantının ilk 10 dakikasını göğüs kafesinizden neredeyse fırlayıp sizi terk edecekmiş gibi çarpan kalbinizle geçirseniz de, bir kez çevirmeye başlayınca hepsi gidiyor ve kendinizi iyi hissediyor en sonunda da bir şeyler başarmış olmanın keyfini sürüyorsunuz.
Toplantılardan ayrıca İKSV nin tüm departmanlarına çevirmen ve sanatçı asistanı olarak da başvurdum ve geri dönüşleri bekliyorum. Artık şakası kalmadığının siz de farkındasınızdır yavaştan iş güç sahibi olmak, para kazanmak gerekir. Babamın deyişiyle, 'asıl hayat şimdi başlıyor.'
Okulumuz kurul odasında dün gerçekleştirilen ve konusu "Evliya Çelebi ve Şekspir'de misafirperverlik" olan bir toplantıdaydık İ.K. ile birlikte. Ardıl çeviri yapılacaktı (ki 'Gitme Nagehan'dan sonra ardıl hepimizin korkulu rüyası olmuştu); fakat şanslıydık ki bir hafta öncesinden elimize konuşma metinleri geçmişti.
İngiltere'nin Exeter Üniversitesi'nden gelen Prof. McLean'ın yaklaşık 1 buçuk saatlik toplantısını çevirdik. Ardılı, duyduysanız bilirsiniz, konuşmacının yanında oturarak ve konuşmacı bir süre konuşup durduğunda yapıyorsunuz sonra konuşmacı devam ediyor ve çeviri için yine size zaman tanıyor derken ardıl bir şekilde yapıyorsunuz çevirinizi. Yani önce herkes konuşmacıyı dinliyor (hiç İngilizce bilmeyen bir kesim olduğundan hiçbir şey anlamayanlar oluyor) daha sonra ise herkes sizi dinliyor. Yani İngiltere'den gelen profesör kadar size de değer veriyor ve saygı gösteriyorlar.
Toplantıyı genel olarak başarılı bir şekilde bitirdik ve toplantı bitiminde bu güzel çeviriden dolayı bizi teşekkür etmeye gelen insanlarla tokalaştık ve tanıştık. İşte, bana kalırsa bir insanın hayatta alabileceği en güzel zevkti bu tebrikleri alma kısmı. Dün bir kez daha hatırladım neden bu bölümde okuduğumu, neden sözlü çeviri yapmak istediğimi...
Toplantının ilk 10 dakikasını göğüs kafesinizden neredeyse fırlayıp sizi terk edecekmiş gibi çarpan kalbinizle geçirseniz de, bir kez çevirmeye başlayınca hepsi gidiyor ve kendinizi iyi hissediyor en sonunda da bir şeyler başarmış olmanın keyfini sürüyorsunuz.
Toplantılardan ayrıca İKSV nin tüm departmanlarına çevirmen ve sanatçı asistanı olarak da başvurdum ve geri dönüşleri bekliyorum. Artık şakası kalmadığının siz de farkındasınızdır yavaştan iş güç sahibi olmak, para kazanmak gerekir. Babamın deyişiyle, 'asıl hayat şimdi başlıyor.'
4 Nisan 2012 Çarşamba
vive la vida, como quieras tu!
Dünyanın en neşe verici, en moral düzeltici, en mutlu şarkısını armağan ediyorum size. Aslında 1985'te Neil Sadaka'nın yazdığı 'Oh Carol' parçasının Karina tarafından söylenen 'Oh Karol' adındaki İspanyolca versiyonunu gönderiyorum. Şarkının İspanyolca versiyonunda genel olarak Karol'a O'nun kendisini hak etmediğini, artık O'nu unutması gerektiği, önünde çok güzel günler olduğunu, şu an ne kadar acı çekse de her şeyin geçeceğini ve hayatı istediği gibi yaşayıp mutluluğu bulması gerektiği anlatılıyor.
Böyle tatlı, umut verici bir şarkı bir de İspanyolca olunca tadından yenmiyor, bıkmadan dinleniyor.
"No mires hacia atrás
Busca tan solo la felicidad!"
(Yani; Sakın bakma arkana, sadece mutluluğu ara!)
Böyle tatlı, umut verici bir şarkı bir de İspanyolca olunca tadından yenmiyor, bıkmadan dinleniyor.
"No mires hacia atrás
Busca tan solo la felicidad!"
(Yani; Sakın bakma arkana, sadece mutluluğu ara!)
3 Nisan 2012 Salı
cinayet, çok doğal bir insan tepkisidir.
Hepimizin bildiği gibi kötü şeylerin üst üste gelmesi gibi bir kural vardır. Hayat çoğu zaman dengesizlik rekorları kırarak iyi şeyleri bir anda ve kötü şeyleri de bir anda vermeyi sever. Yataktan kalktığınız andan itibaren başınıza nelerin geleceğini kestiremezsiniz. Kestirseniz yataktan kalkmamayı tercih edeceğiniz günler bile olmuştur eminim. Neyse.
Şu öğrenci halimizle itinayla yapmaya çalıştığımız ancak karşılığını pek de alamadığımız çevirilere bir bakalım istiyorum. Karşılık alma konusu belki de tahmin ettiğinizden çok daha büyük bir sorun bu meslekte. Mesleğimi seviyor ve çevirmen sıfatını kendime oldukça yakıştırıyorken harcadığımız emeklerin bir türlü karşılığını almama problemine nasıl bir çözüm buluruz bilemiyorum. Düşünün henüz çok ciddi paralara ihtiyacımız yok hala ailemizden geçinirken bile para sıkıntısı yaşıyorsak mesleğimizde, bir kaç ay sonra mezun olup da artık öğrencilik sıfatından kurtulunca kim bilir ne olacak halimiz? Çeviri tesliminden kaç ay sonra dahi yapılmayan ödemeler olsun, çevirmene bir robot gibi yaklaşıp onu sonuna kadar sömürmeye çalışan iş verenler olsun, çeviri eylemini her dil bilenin yapabileceğini sanan çokbilmiş kimseler olsun... Şu ana kadar karşılaştıklarımıza bir bakınca daha kim bilir neler ne haksızlıklar ne emek yemelerle karşılaşacağız. İşte bunun için çevirmenlerin haklarını korumak onların sorunlarını dile getirmek için Türkiye'nin dört bir yanındaki çeviribilim öğrencilerinin katıldığı TÜÇEB gibi bir dernek var. En azından bir şeyleri duyurmaya çalışıyor, haksızlıklar karşısında susmuyor ve yolumuza devam ediyoruz.
Birkaç mesleki soruna değindikten sonra aslında daha da önemli olan insan sorunlarına değinmek istiyorum. Gün geçmiyor ki insanlarla sorunsuz bir iletişim kuralım, gün geçmiyor ki bir sevdiğimiz bizi üzmesin, gün geçmiyor ki sevgimiz suistimal edilmesin. İnsanlardan aldığımız darbeler her seferinde bir şeyleri daha götürüyor, her seferinde bir şeyler daha da azalıyor, hissediyoruz. Ben hayatımda sevgimi suistimal edecek değil, sevgime sevgisini verecek insanlar istiyorum. Aksi takdirde, bir şeyler zorlama oluyorsa, iki insan artık birbirine bağırmaktan çekinmiyor da sesler kısılamıyorsa birbirini üzmenin çok da manası yok demektir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)