19 Nisan 2012 Perşembe

o gece üç numaralı masada yaşananlar.

Bana kur yaptığının farkındayım. Gerçi her şeyi onu fark etmem için yapıyordu. Ortada bilinçsiz eylemler yok, kasten yapılan baştan çıkarmaya yönelik bazı söylemler ve hareketler vardı. Üç kişiydik o akşam masada. İçkileriyle müzikleriyle ve hararetli sohbetleriyle güzel bir akşama başlarken, gecenin aynı güzellikte geçip geçmeyeceğine dair şüphelerimiz vardı aslında, ama kendimizi alkol ile beslemeye devam ettikçe şüphelerimizden eser kalmıyor üçümüz de tatlı bir hafiflikle kaybediyorduk kendimizi.

Masada yanı başımda oturan ile tam karşımda oturan insanlar arasında bir karşılaştırma yapmaya başlamıştım. Bu karşılaştırmanın sebebi tamamen onun suçuydu. Yani karşımda oturanın. Yanımda oturanın ne bu karşılaştırmalardan ne de karşımdakinin yaptığı kurlardan haberi vardı oysa. En yakın dostunun kendisine böyle bir hainlik yapacağı fikrini aklından geçirmez, bir başkası ona dostunu kötülese o kişiyi dinlemez sonuna kadar onun için kavga ederdi. Ona inancı sonsuzdu, kimseye inanmamamız gereken bir dünyada var olduğumuz gerçeğine gözlerini kapamıştı.

İşte böyle yalanlarla örülü dostlukların sevgilerin yaşandığı bir masada otururken ben mi ne yapıyordum? Kendisine hiçbir zaman çok derin duygularım olmayan ancak omzumdaki elin sahibine bakıyor ve kendimi sorguluyordum önce. Sonra ise karşımda esprileriyle, duyarlı davranışlarıyla, el şakaları ardına gizlenmiş yakınlaşmalarla gözlerimi kör etmeye çalışana bakıyor, bir şekilde sandalyemi onun yanı başına taşımayı düşlüyordum. Freud boşuna mı insan davranışlarının içgüdüsel haz ve doyum arayan parçası olan "id" den bahsetmişti zamanında. Bildiği vardı, bir bildiği.

Vicdan azabının bir sonucu olarak tüm bedene yayılan sıcaklık, kalp atışında hızlanma ve en kötüsü ve kurtulması en zor olan suçluluk duygusuydu yaşadığım. Hem de suçu işlemeden yaşadığım duyguydu bu. Gerçi fiziksel olarak gerçekleşmemiş düşünceler de suçlu değiller miydi? Omzumdaki elin sahibine çaktırmadan karşımdakini düşünüyor olmam, en büyük düşünce suçuydu belki de... Ama dedim ya muhabbetler güzeldi, alkol güzeldi, ben güzeldim, karşımdaki ise çok güzeldi.

Bazı anlar vardı, yanınızdaki insanın hiç var olmamış olmasını dilerdiniz. Daha önce de olmuştu, o cafede bulunmak istemediğim, o insanın yanında bulunmak istemediğim zamanlar. Bu da öyle bir zamandı işte; yanımdakinin o masadan aniden ve sessizce kalkıp gitmesini istemiştim, sanki o masaya hiç oturmamış gibi. Bazı gülüşler vardı, hep size gülsün isterdiniz. Beyaz düzgün dişler, kirli sakallar ve büyük siyah gözler vardı hep size baksın hep size anlatsın isterdiniz bir şeyleri, ama farkındaydınız dileğinizin gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğunu yine de istemekten vazgeçemezdiniz kolay kolay.

Ne de kötü bir şeydi yanınızdakine ihanet etmek. Düşünce de bile olsa, ihanet ihanetti. Ne de kötüydü yanınızdakinin kandırıldığının farkında olup da hiçbir şey yapmamak. Ne de kötüydü karşınızdaki insana, yanınızdaki insandan dolayı ulaşamamak ve ne de kötüydü bu kadar yalanın içinde bulunup ve hatta o yalanın bir parçası olmak. O masadan duyulan kahkahaların ve gülüşmelerin altında yatanlar, hüzünlü birer tepkiden başka bir şey değildi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder