30 Mayıs 2012 Çarşamba

kimya, fizik ve coğrafya sorunsalı.

Yolun ne tarafında kaldığın fark etmeksizin sonuç aynı; hüsran. Ya toplarsın pılını pırtını başka bir diyara, ya kalırsın pılınla pırtınla zaten yüz yıldır tek başına yaşadığın yerde. İkisinin arasında da yok bir fark görülen hasar oranlarını kıyasladığımızda. Sadece güç ve sabır gibi farklı alanlardaki oran miktarları değişik oluyor bünyelerde. Bilinmiyor beynin içindeki kara kutuda neler döndüğü ya, dile dökülmeden anlaşılmıyor duyulan acılar, rahatlamalar ya da pişmanlıklar. Hatta dile dökülmesine rağmen anlamıyor kimse karşısındakini. Varsa yoksa kendi dediği...

Gökyüzünde dolunayın pırıl pırıl parlayıp şehri aydınlattığı bir gecede bile karanlığa gömülebiliyor insanlar. Böyle zamanlarda yapma'lar aman'lar bir kulaktan giriyor, kaçıyor bir diğerinden sinsice. Sonra geçiyor belli bir zaman; değişiyor kimya, fizik ve coğrafya. Matematik bile daha kolay geliyor artık!

Farklı diyara göç eden de aynı coğrafyada kalan da huzura eriyor belli bir süre, duruma göre ay yıl sonra. İşte tam tehlikenin geçtiği düşünüldüğü anda başlıyor şüpheler, belki'ler, yeniden'ler. Diyar diyar gezip sonra kafasına bir şey takılıp dönen, bulacağını sanıyor evdekini büyük bir heyecanla. Buluyor buluyor da artık başka bir düzende başka insanla. Sonra başlıyor yapma'lar, aman'lar...

Haydi dinleyip hüzünleniniz,



23 Mayıs 2012 Çarşamba

işe yaramaz körler ordusu.

Son zamanlarda her sabah içimde bir sıkıntıyla uyanır oldum. Sıkıntım; içinde bulunduğum dünyayı, ülkeyi ve şehri artık hiç mi hiç sevmiyor oluşum. Sevmek şöyle dursun, böyle çarpık ve adaletsiz bir düzen karşısında bir süre şaşkın şaşkın baktıktan sonra sadece "beni buradan kurtarın" diye bağırmak istiyorum. Genelden başlayıp özele doğru gidecek olursak, öncelikle böyle kapitalist bir dünya içerisinde kafamı nereye vuracağımı bilemiyorum. Paranın tanrı olduğu yerdeyiz hep beraber. Müslüman, Hristiyan, Ateist, Putperest fark etmeksizin gözümüz sadece parada, para nerede biz orada. Doymak bilmeyen vahşi yaratıklardan başka bir şey değilmişiz meğer. Hep dahası ve dahasını arzuluyor, parayla uyanıyor parayla uyuyor para için yaşıyor; ancak parasız ölüyoruz. İyi ki parasız ölüyoruz, çünkü var ise öbür taraf belki orada yoktur bu pis para kavgası.

İnsan biliyor aslında yanlışları, çirkinlikleri ama çoğu zaman unutmaya çalışıyoruz asıl unutulmaması gerekeni. Maddiyatın maneviyatımızı öldürmesine nasıl izin veririz? Tatmin olmak, paraya sahip olmak kadar kolay olsaydı keşke... Para kazanılır belki ama iç huzuru ya da mutluluk? Bu kadar boku çıkmış bir dünyada hangi iç huzuru ve hangi mutluluk bu? Olacak gibi değil bu işler. Haydi hep beraber dünyayı değiştirelim gibi ütopik inançlarım yok belki de evet ama bu sadece gözleri parayla kör olmuş, dünyadan bir haber yaşayan ve hayatındaki en önemli gayesi yeni çıkan telefon modellerini takip etmek ya da moda idolü omaya çalışmak olan hatta kulağa şaka gibi gelse de insanın sosyal statüsünü elindeki cep telefonunun belirlediğini düşünen insanlara karşı isyanımdır benim. Kendime onlar gibi olmayacağıma dair verdiğim büyük bir sözdür ayrıca bu.

Dünyanın çarpıklığını bir kenara koyup da kendi çevreme, kendi ülkeme ve şehrime baktığım zaman inanın içim açılmıyor daha da kötü oluyorum. Ne aşırı milliyetçi kesildim ne de ülkemden nefret ettim şu ana kadar. Ancak artık burama kadar gelmiş olacak ki ardı arkası kesilmiyor kaçma planlarımın. Ha başka bir yer buradan daha iyi olduğundan değil belki, ama kendi milletimi bu şekilde görmeye daha fazla dayanamadığım için. Başımızdaki insanlardan ne kadar tiksiniyorsam şu anda, başımızdaki insanları seçenlere de bir o kadar büyük kin besliyorum elimde olmadan. Acımaktan da geri kalmıyorum aynı anda. Acıyorum çünkü, hepsi kör. Körlük sebepleri kimi zaman para, kimi zaman din, kimi zaman da aşırı ırk sevgisi. Sebepleri fark etmeksizin, işe yaramaz körler ordusu.

Öfkemin kusuruna bakmayın, ancak böyle kötü bir dünyada kendi kendine mutlu olmaya çalışan herhangi biriyim. Sadece düşünüyorum. Kimilerinin hiç yapmadığı bir eylemi yapıyor ve düşünüyorum. Her şeyin farkındayım ve tüm bunlara karşı çıkmak için bir şeyler mi yapıyorum? Hayır. Beni tek mutlu eden şey, olanların ve başımıza gelen kötülüklerin farkında olduğumu bilmek. Kör olmaktansa, gözlerim sağlam ve bu şekilde acı çekiyorum.


Son iki senede gözlerimi biraz daha açan hukuk hocama teşekkürler.


Tüm bunlara rağmen, umut verici bir parça dinlemeye devam ediyorum. En azından müziğimiz umutlu olsun.

"Insanity laughs under pressure we're cracking
Can't we give ourselves one more chance?"


21 Mayıs 2012 Pazartesi

kambur olur duygular.

Beklenmedik hüzünler daha yıkıcı olabiliyormuş meğer. Dört yılımı harcadığım İstanbul Üniversitesi'nde geçireceğim son ders haftasındayım. Deselerdi 'dostum, üniversite bitince üzüleceksin bak keyfini çıkarmaya çalış,'  suratımda anlamsız bir ifadeyle 'ne üzüleceğim ya!' cevabını yapıştırırdım. Ama o iş öyle değilmiş. Himym'daki bir bölümde de işlenmişti, insan bir yerde son gününü geçiriyorsa oradan normalde nefret bile etse o gün her şey güzel gelir gözüne. Heh işte, bana da İÜ'deki her şey güzel geliyor bu hafta; küçücük bahçemiz, minnacık havuzumuz, daima kederli koridorlarımız...

Kıymetini bilemedim mi, diye düşündüğüm zaman aslında elimden geleni yaptığıma karar veriyorum. Çünkü herkesin hemfikir olduğu gibi İÜ'de çok eğlenceli bir üniversite yaşanması hayatı beklenemez. En azından son iki senemi arkadaşlarımı daha iyi tanıyarak ve hocalarımla daha iyi iletişimler kurarak geçirdiğimi kendime hatırlatıyor ve kendimi teselli ediyorum. Hangi bitişler, hangi değişimler korkutmuyor ki insanı?

En çok koyanı ise Aralık ayından itibaren öğrenci akbili kullanamayacak olmam olabilir, gülmeyin. Bir de müzelerin, konserlerin öğrencilik indirimlerinden yararlanamayacağımı bilmek de beni çileden çıkartıyor. Sürekli müze müze, konser konser gezdiğimden değil hani; ama öyle bir hakkımın olduğunu bilmek bile iç rahatlatıyordu sonuç olarak. Neyse sözün özü 'öğrencilik' sıfatını kaybediyor olmam kendimi 'sıfatsız' hissettiriyor bana, o nedenle deli gibi İspanya'da yüksek lisans araştırmaları ve burada iş araştırmaları yapıyor kafa dağıtmaya çalışıyorum.

Beklenmedik hüzünler demişken hazır, eğitim hayatının yanı sıra daha farklı beklenmedik hüzünlerim de yok değil. Mesela yıllarca bir insanın uzaktan gelmesini, mesafelerin bitmesini yani o günü beklersiniz; ama tam yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişken 'o' gün belki de hiç gelmemek üzere ertelenir takvimde çok uzak bir tarihe. Yeni bir hayal kırıklığı, zaten yorun olan bünyenize ağır bir yük daha getirir koyar da duygular kambur olur, taşınmaz olur haliyle. Yorgunluk öfkeye, öfke kırgınlığa dönüşürken zincirleme hatalar ve kazalar da geri kalmaz. Sırf sevdiğiniz için böyle çok birini, üzmeye engel olamazsınız hem onu hem kendinizi. Artık, aşırı sevginin zararlı gelmeye başladığı yerdesinizdir.


17 Mayıs 2012 Perşembe

ne iş olsa yaparım abi.

Ben hayatımı bir özet geçeyim de arayı kapatalım diyorum. Bir takım telefonlardan ve seslerden bahsederken gündelik hayatı es geçmeyelim diyorum. Gündemimizin merkezinde üç hafta sonra mezun olacağımız gerçeği... Acımasız hayata başlangıç, işsizlik güruhuna katılım ve nice çeşitli şekillerde betimlenebilir bu durum. Her bir beyin farklı bakıyor duruma sonuç olarak. Ama burada onun bunun beyninden çok benim beynimden bahsedeceğim. Benim için, öğrenciliğin sonlanması ve iş hayatına geçiş ekonomik özgürlüğün anahtarı olduğu için (hop diye iş bulmak diye bir şey olmasa da) kötü bakmıyorum bu tatlı sona. 'Ne iş olsa yaparım abi' diye dolanacağım bir süre, sonrasında çıkacak illa bir işler. İlk işimiz iki yıl önce de yaptığım İksv sanatçı rehberliği mesela. İksv'ye olan sevgi ve ilgimden bahsetmeme gerek yok sanırım. 


İş güç haricinde girilen bazı mülakatlar, sınavlar, yapılan projeler, gidilen stajlar derken Mayıs saçımın ağarmasını hızlandırdı bu yıl. Her ne kadar yüksek lisans başvurusu için gittiğim mülakatta ağzımın payını almış olsam da, Ales sınavı da fena geçmedi en azından. Öte yandan Beyoğlu Anadolu'da girdiğim ve bizzat benim anlattığım ders acayip eğlenceliydi. Sınıfın bir ucunda olmak ile diğer ucunda olmak arasında dünya kadar fark varmış meğer. 30 tane 14 yaşında öğrencinin merakla sizi izlemesi, verdiğiniz direktiflere uyması, sorularınızı cevaplamak için parmak kaldırarak söz almaları ne kadar güzelmiş! Öğretmenliği seveceğimi söyleseydiniz inanır mıydım size? Ama sevdim. 


Bu arada da ta geçen sene Nisan'da teslim ettiğim ve ben romanı çevirdikçe benim hayatımı bir cehenneme çeviren Cengizhan sonunda çıktı. Henüz kitapçılara ulaşmadı, ancak bir iki haftaya her yerde göreceksiniz Cengizhan'ın hayatını anlatan 'Tepelerin Kemikleri' isimli romanı. Çevirimle övünmeyeceğim, ama ilk çevirim olduğu için de kendimi çok fazla yermeyeceğim. 


Şu 1 yıl içinde hayat çizgim daha da bir kesinleşmiş olacak, planların arasında bir yıl çalışıp para kazanmak ve 2013'te İspanya'ya yüksek lisans amaçlı gitmek de var. Her şey zamanla ve sabırla yerine oturacak. 8 Haziran finallerin bitimi, 13 Haziran mezuniyet balosu ve 1 Temmuz kep töreni ile İstanbul Üniversitesi sayfası da kapanmış olacak. 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

bir takım telefonlar ve mesajlar geliyordu.

Sahte sancılar gibi, sahte heyecanlar da var. Telefon çalıyor, heyecanlanır gibi oluyorum; ama heyecanlanmıyorum. Açıyorum telefonu, duyuyorum sesini. Karşıdan gelen ses ise, evet heyecanlı. Telefonu açıp konuşmayı unutuyorum. Niye böyle olduğumu soruyorum kendime, karşıdaki ses ise 'Orada mısın' la bozuyor bu eleştirel sürecimi. Oysa kendimi rahatça eleştirebileceğim zamanlarım var. Otobüsler ve vapurlar mesela. O zamanlarda da tam tersine, aşırı sert eleştirilere maruz kalmamak için okuyorum. Roman, gazete, şiir ne bulursam... Zamansız eleştirileri daha yararlı buluyorum hep, öyle.

'Orada mısın' a cevap veriyorum. 'Buradayım' derken aslında burada değilim, yalan söylüyorum. 'Bura' ve 'Ora'  haricinde her yerdeyim gibi geliyor bir an. Şura? Neyse, 20 dakikamı harcıyorum içi çok boş bir telefon konuşmasında. Diyorum; 'En azından sesimi duymak isteyenler var, bunu bilmek güzel.' Ama o kadar. Geri kalanı hiç de güzel değil. Güzelden çok uzak aslında. 'Öptüm hadi görüşürüz' le kapatıyoruz. Kapatınca anlıyorum yorgunluğumu. Telefonumun çalmasını ne kadar çok istiyorsam, telefonumun onun tarafından aranmasını o kadar istemediğimi biliyor ve kendimden saklamaya çalışıyorum. O gün öyle geçiyor.

Başka bir gün, telefonuma gelen mesaja bakıyor değil heyecanlanmak öfkeleniyorum. Bu sefer durumlar daha da farklı. Mesaja cevap vermeden önce klişenin babası olacak bir şekilde gözümün önünden geçiyor onunla yaşadıklarımız. Diyorum; 'Daha saçma sapan olabilir mi bir beyin, bir yürek ve bir mesaj?' Bu sefer cevap verme zorunluluğum olmamasına rağmen veriyorum cevabımı ve kaldığım yerden başlıyorum eleştirime. 'Madem bu kadar saçma,' diyorum kendime 'ne diye veriyorsun cevabı?' İşte işin eleştirilmesi gereken yanı. Açıyorum romanımı; ben susuyorum, yazar konuşuyor ve rahatlıyorum. O gün de öyle bitiyor.

Öteki gün oluyor, çalıyor telefonum. Bu sefer heyecanlanır 'gibi' olmuyor, tam anlamıyla heyecanlanıyorum telefona baktığımda. Bir süre açmakta tereddüt etsem de, sonunda hep açılıyor o telefonlar. Karşımdaki sesi yüz yıldır tanıyorum. Ses tellerine kadar tanıdık her şey, bu sefer. Biliyorum ki, o iyi değil. Öyle çünkü, beni aradığında iyi olmaz. Beraber üzülüyoruz telefonda, ama aynı şeylere değil. Eleştiriyorum, ama bu sefer onu. 'Ha o ha ben' diyorum, 'fark etmez.' Elimiz gitmeye gitmeye kapatıyoruz bu sefer telefonu. Sonsuza kadar telefonda konuşamayacağımızı biliyoruz ikimiz de ve gün değişiyor.

Başka gün, başka mesajlar. 'İnsan her zaman kibar olmamalı,' diyorum kendi kendime, 'karşıdaki her zaman anlamıyor kibarlıklardan, istenmeden verilen cevaplardan.' Kibarlığımı eleştirirken, bir insanı kırmamak için yapılacak kibarlıkların sınırını tahmin etmeye çalışıyorum. Pazarlığa girişiyorum, 'Yüz kibarlık yapsam, ya yüz birinci de yine anlamazsa?' Kibarlığın, hak edene yapılması gerektiğini, anlamayana davul ile zurnanın az geldiğini çok sonraları yaş kemale erdikçe anlıyorum.

Çok gün geçiyor, çok. Bu sefer internet üzerinden dönen bir muhabbetin içindeyim. Bir tutam heyecan, göz kararı merak ve bir kaç diş umut katmışız muhabbete, tadından yenmez olmuş yani öyle bir lezzet. Diyorum 'Bu lezzet, bu muhabbet, bu kahkaha... ' Muhabbetin içinde, kendimle muhabbetteyim; sanırsın inception. 120 dakika sürüyor, tadı damağımda kalıyor kelimelerin. 'Böyle hoş muhabbetler,' diyorum 'en önemli besin kaynağıdır, pahalıdır biftek gibi; sürekli bulunmaz evde.'

10 Mayıs 2012 Perşembe

3 Mayıs 2012 Perşembe

ne bir sokak lambası ne de ay ışığı.

"...and sometimes when the night is slow,
the wretched and the meek,
we gather up our hearts and go,
a thousand kisses deep."


Kafalarımızın karışıklığı bir şeylere belki de istemediğimiz bir şeylere ayak uydurmaya çalışmamızdan ileri geliyordu. Bir şeylere sahiptik, birilerine sahiptik, bir şeyler biliyorduk evet, ama bilmediğimiz o kadar çoktu ki ve en kötüsü ise geri kalanını bilmek isteyip istemediğimizden pek emin değildik artık. Daha doğrusu boş vermişliğin getirdiği dinginlik ile oradan oraya savrulmaktan zevk alıyor gibiydik boş vermek istiyorduk daha fazla umursamak istemiyorduk!

Bu yüzdendi kafalarımızın güzelliği, boş vermişliği doya doya yaşama isteği kanımızdaki alkol oranıyla orantılı bir biçimde artıyordu. Çocukluğumuzda saklambaç, yakalamaca oynarken yaşadığımız mutluluğu bu sefer içkili yemişli masalarda bulmaya çalışıyor, aslına bakarsanız buluyorduk da. Belki 3,4 saat sürelik bir mutluluktu bu, alkolü vücudumuza girişinden farklı bir biçimde çıkarana kadar...

Eğlenceli bir oyun oynar gibiydik hepimiz. Farklı bölgelerden gelmiş ve rastgele sandalyeleri çekmiştik altımıza masada kim var kim yok umursamadan selam çakmıştık birbirimize. Havadaki keyif kaç km ötedeki şehirden, kaç zaman ötedeki bir saatten bile hissedilirdi. Değişik bir gece olacaktı, biliyorduk. Değişik olana ilgi duymak bir alışkanlıktı bizde. Çünkü değişik şeyler çok sık olmuyordu bizim mahallede.

Ben, o ve diğerleriydik. İşte hikaye burada başlıyordu değişik ve merak uyandırıcı bir hale gelmeye. Ben ve o arasında diğerleriyle olandan daha farklı bir durum, daha farklı bakışlar ve daha farklı enerjiler açığa çıkmaya başlıyordu. Dediğim gibi, gece yön değiştirmiş, olaylar toplumsaldan bireysele doğru yönelmişti. Ben ve o arasında bireysel muhabbetler dönmeye başlamıştı çoktan.

Dakikaların yavaşladığı ve sonunda durduğu yerdeydik. Karanlık ise ihtiyacımız olan yorganımızdı. Ne bir sokak lambası ne de ay ışığı. Yoktu ihtiyacımız hiçbirine, kaçtık. Neyden, bilmiyorum. Kalabalıktan, kahkahalardan, biradan, zamandan, ışıktan ve kendimizi sandalyelerin üzerinde bırakarak kaçtık. Yok olmak istedik, yeteri kadar isteseydik olabilirdik. Yeteri kadar neden istemedik, bilmiyorum. Kendimizden birbirimize kaçtık. İki değil bir olmak istedik, olamadık. Yeteri kadar isteseydik eğer, neyse biliyorsun işte. Ama fazla zamanımız yoktu, dakikalar durduğu yerden akmaya devam edecekti. Sandalyenin üzerine bıraktığımız kendimize geri dönmemiz toplumun bizden olan beklentisiydi. Yeteri kadar isteseydik toplumu siktir edemez miydik, ederdik. Ama o gece etmedik.




1 Mayıs 2012 Salı

karın tokluğuna hayatlar.

Emeğin en kutsal olduğuna, emeğin karşılığını almanın ise en adil olduğuna inanıyorum. Yeri geliyor karın tokluğuna çalışıyor, öğrenciyiz diye susuyoruz. Ancak durum profesyonel çevirmenler için de pek parlak değil günümüzde. Biz çeviriye sanat olarak bakarken birileri sanatımızın değerini düşürmeye ve çevirmeni yerden yere vurmaya çalışıyor. Değil çevirmene verilen değer, insana verilen değerden bile bahsetmekte güçlük çekiyoruz. Çeviri  zaten herkesin yapabileceği bir iş olarak görüldüğü için kalitesiz 'çevirmenler'le yani bu mesleğin eğitimini almamış ve çevirinin sadece sözcüklerin sözlük karşılığını bulmak olduğunu sanan cahil insanlarla karşı karşıyayız. Bu durum; ucuza yapılan çeviriler, sektördeki rekabet oranının artışı ve aç kalma açıkta kalmaya kadar gidiyor, en kötüsü 'insan' olmanın getirdiklerini kaybediyoruz. Çevirmen, kapıcı, gazeteci, müzisyen, yazar fark etmeksizin tüm emekler ve emekçiler değerlidir, kutsaldır. 

Yukarıdaki fotoğraftaki çevirmenlere bu güzel baharın güzel 1 Mayıs'ında yürüyüşe katılan bir grup TÜÇEB üyesidir. Çevirmene hak ettiğini vermeyenlere, sanki çevirmenin adı ve emeği yokmuş gibi davrananlara karşı fotoğraftaki gibi ellerindeki kağıtlarla yürüdüler.