"...and sometimes when the night is slow,
the wretched and the meek,
we gather up our hearts and go,
a thousand kisses deep."
Kafalarımızın karışıklığı bir şeylere belki de istemediğimiz bir şeylere ayak uydurmaya çalışmamızdan ileri geliyordu. Bir şeylere sahiptik, birilerine sahiptik, bir şeyler biliyorduk evet, ama bilmediğimiz o kadar çoktu ki ve en kötüsü ise geri kalanını bilmek isteyip istemediğimizden pek emin değildik artık. Daha doğrusu boş vermişliğin getirdiği dinginlik ile oradan oraya savrulmaktan zevk alıyor gibiydik boş vermek istiyorduk daha fazla umursamak istemiyorduk!
Bu yüzdendi kafalarımızın güzelliği, boş vermişliği doya doya yaşama isteği kanımızdaki alkol oranıyla orantılı bir biçimde artıyordu. Çocukluğumuzda saklambaç, yakalamaca oynarken yaşadığımız mutluluğu bu sefer içkili yemişli masalarda bulmaya çalışıyor, aslına bakarsanız buluyorduk da. Belki 3,4 saat sürelik bir mutluluktu bu, alkolü vücudumuza girişinden farklı bir biçimde çıkarana kadar...
Eğlenceli bir oyun oynar gibiydik hepimiz. Farklı bölgelerden gelmiş ve rastgele sandalyeleri çekmiştik altımıza masada kim var kim yok umursamadan selam çakmıştık birbirimize. Havadaki keyif kaç km ötedeki şehirden, kaç zaman ötedeki bir saatten bile hissedilirdi. Değişik bir gece olacaktı, biliyorduk. Değişik olana ilgi duymak bir alışkanlıktı bizde. Çünkü değişik şeyler çok sık olmuyordu bizim mahallede.
Ben, o ve diğerleriydik. İşte hikaye burada başlıyordu değişik ve merak uyandırıcı bir hale gelmeye. Ben ve o arasında diğerleriyle olandan daha farklı bir durum, daha farklı bakışlar ve daha farklı enerjiler açığa çıkmaya başlıyordu. Dediğim gibi, gece yön değiştirmiş, olaylar toplumsaldan bireysele doğru yönelmişti. Ben ve o arasında bireysel muhabbetler dönmeye başlamıştı çoktan.
Dakikaların yavaşladığı ve sonunda durduğu yerdeydik. Karanlık ise ihtiyacımız olan yorganımızdı. Ne bir sokak lambası ne de ay ışığı. Yoktu ihtiyacımız hiçbirine, kaçtık. Neyden, bilmiyorum. Kalabalıktan, kahkahalardan, biradan, zamandan, ışıktan ve kendimizi sandalyelerin üzerinde bırakarak kaçtık. Yok olmak istedik, yeteri kadar isteseydik olabilirdik. Yeteri kadar neden istemedik, bilmiyorum. Kendimizden birbirimize kaçtık. İki değil bir olmak istedik, olamadık. Yeteri kadar isteseydik eğer, neyse biliyorsun işte. Ama fazla zamanımız yoktu, dakikalar durduğu yerden akmaya devam edecekti. Sandalyenin üzerine bıraktığımız kendimize geri dönmemiz toplumun bizden olan beklentisiydi. Yeteri kadar isteseydik toplumu siktir edemez miydik, ederdik. Ama o gece etmedik.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder