Sahte sancılar gibi, sahte heyecanlar da var. Telefon çalıyor, heyecanlanır gibi oluyorum; ama heyecanlanmıyorum. Açıyorum telefonu, duyuyorum sesini. Karşıdan gelen ses ise, evet heyecanlı. Telefonu açıp konuşmayı unutuyorum. Niye böyle olduğumu soruyorum kendime, karşıdaki ses ise 'Orada mısın' la bozuyor bu eleştirel sürecimi. Oysa kendimi rahatça eleştirebileceğim zamanlarım var. Otobüsler ve vapurlar mesela. O zamanlarda da tam tersine, aşırı sert eleştirilere maruz kalmamak için okuyorum. Roman, gazete, şiir ne bulursam... Zamansız eleştirileri daha yararlı buluyorum hep, öyle.
'Orada mısın' a cevap veriyorum. 'Buradayım' derken aslında burada değilim, yalan söylüyorum. 'Bura' ve 'Ora' haricinde her yerdeyim gibi geliyor bir an. Şura? Neyse, 20 dakikamı harcıyorum içi çok boş bir telefon konuşmasında. Diyorum; 'En azından sesimi duymak isteyenler var, bunu bilmek güzel.' Ama o kadar. Geri kalanı hiç de güzel değil. Güzelden çok uzak aslında. 'Öptüm hadi görüşürüz' le kapatıyoruz. Kapatınca anlıyorum yorgunluğumu. Telefonumun çalmasını ne kadar çok istiyorsam, telefonumun onun tarafından aranmasını o kadar istemediğimi biliyor ve kendimden saklamaya çalışıyorum. O gün öyle geçiyor.
Başka bir gün, telefonuma gelen mesaja bakıyor değil heyecanlanmak öfkeleniyorum. Bu sefer durumlar daha da farklı. Mesaja cevap vermeden önce klişenin babası olacak bir şekilde gözümün önünden geçiyor onunla yaşadıklarımız. Diyorum; 'Daha saçma sapan olabilir mi bir beyin, bir yürek ve bir mesaj?' Bu sefer cevap verme zorunluluğum olmamasına rağmen veriyorum cevabımı ve kaldığım yerden başlıyorum eleştirime. 'Madem bu kadar saçma,' diyorum kendime 'ne diye veriyorsun cevabı?' İşte işin eleştirilmesi gereken yanı. Açıyorum romanımı; ben susuyorum, yazar konuşuyor ve rahatlıyorum. O gün de öyle bitiyor.
Öteki gün oluyor, çalıyor telefonum. Bu sefer heyecanlanır 'gibi' olmuyor, tam anlamıyla heyecanlanıyorum telefona baktığımda. Bir süre açmakta tereddüt etsem de, sonunda hep açılıyor o telefonlar. Karşımdaki sesi yüz yıldır tanıyorum. Ses tellerine kadar tanıdık her şey, bu sefer. Biliyorum ki, o iyi değil. Öyle çünkü, beni aradığında iyi olmaz. Beraber üzülüyoruz telefonda, ama aynı şeylere değil. Eleştiriyorum, ama bu sefer onu. 'Ha o ha ben' diyorum, 'fark etmez.' Elimiz gitmeye gitmeye kapatıyoruz bu sefer telefonu. Sonsuza kadar telefonda konuşamayacağımızı biliyoruz ikimiz de ve gün değişiyor.
Başka gün, başka mesajlar. 'İnsan her zaman kibar olmamalı,' diyorum kendi kendime, 'karşıdaki her zaman anlamıyor kibarlıklardan, istenmeden verilen cevaplardan.' Kibarlığımı eleştirirken, bir insanı kırmamak için yapılacak kibarlıkların sınırını tahmin etmeye çalışıyorum. Pazarlığa girişiyorum, 'Yüz kibarlık yapsam, ya yüz birinci de yine anlamazsa?' Kibarlığın, hak edene yapılması gerektiğini, anlamayana davul ile zurnanın az geldiğini çok sonraları yaş kemale erdikçe anlıyorum.
Çok gün geçiyor, çok. Bu sefer internet üzerinden dönen bir muhabbetin içindeyim. Bir tutam heyecan, göz kararı merak ve bir kaç diş umut katmışız muhabbete, tadından yenmez olmuş yani öyle bir lezzet. Diyorum 'Bu lezzet, bu muhabbet, bu kahkaha... ' Muhabbetin içinde, kendimle muhabbetteyim; sanırsın inception. 120 dakika sürüyor, tadı damağımda kalıyor kelimelerin. 'Böyle hoş muhabbetler,' diyorum 'en önemli besin kaynağıdır, pahalıdır biftek gibi; sürekli bulunmaz evde.'
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder