Öncelikle attığım başlıkta çok ciddi olduğumu belirtmek istiyorum. Ben öldüğümde cenazemde Leonard Cohen çalsınlar. Artık Halleluaj mı olur ne olur bilmem, orası fark etmez. Ben bu adamın sesiyle ölüp gideyim, sesinde kaybolayım. Size vasiyetim budur.
Konuya ölümden girmek pek hoş olmadı tabi gece gece. Bir de demin izlediğim filmin de hala etkisinde olduğum için hani ağlamamak için kendimi kastığımdan dolayı boğazım biraz düğüm düğüm. Uzun zamandır dram izlememiştim sanırım ki biraz fazla etkilendim. 'Never let me go' izleyiniz ama gece ve yalnız başınıza değil.
Hayır, normalde de ölümden korkan bir insan değilim aslında ama filmin etkisi olacak bir ölüm korkusu kapladı içimi sormayın gitsin. Şu an bunu düşünmeyeceğim, düşünmüyorum. Tamam.
Yaşamsal faaliyetlerden bahsetmek en iyisi olacak şu an. Mesela, iş. Çalışmak vs. Ölümüne çalışasım var. (Hsktr niye ölümüne lan?) Dün aldığım telefonla bir kaç hafta önceki iş başvurumun kabul edildiğini öğrendim. 2 Mayıs ile 15 Mayıs arası BM personeli olarak Devlet Başkanları Zirvesi' nde çalışacağım. Çok bir para mı, yok ancak iyi bir referans.
Oh böyle iş, çalışma derken unuttum ölümü şu an. Koşuşturmalarıma rağmen bir kaç haftadır da garip bir ruh hali içerisinde olduğumu söylemem gerek. Aslında iyiyim evet, iyi hissediyorum bahar falan hani, 'ehe'. Bazı bazı gereksiz korkulara saplanıp kalıyorum. Tek sorun o.
Tabi, şaka bir yana eninde sonunda öleceğiz, kaçışı yok bu işin. Hani izin verirlerse cenazelerde falan diyorum, Cohen çalın da mutlu vedalaşalım.
25 Nisan 2011 Pazartesi
22 Nisan 2011 Cuma
bin bir gece öyküleri.
Garip bir vize haftası geçirildi İÜ' de. Sıfır çalışmayla, çok çalışma arasında pek bir fark olmadığını kanıtlamış olabiliriz bu dönem, geçen dönemin tam tersine. Artık yorulmuş ve yıpranmış olmalıyız ki ders çalışacak takatimiz kalmamış. İnan bana sorun değil, fark etmez.
Bir ben vardır bende benden içeri. Bir değil on ben vardır bende benden içeri. Her biri farklı kafadadır. Hangisi daha ön plandadır hangisi saklar derinlere kendini bilmem. Hangi öykü kime nasıl davranır kimi nasıl görür, insanlar bu bin bir öyküyü nasıl görür dışarıdan bilmem. Bu bin bir öyküler kendi aralarında uzlaşmaya varamaz bazen; ancak şu ana kadar sorunlara bir çözüm hep bulundu, bundan sonra da bulunur.
İstediğini yapan insana hayranım ben. Düşünüp karar veren, tutkusunun peşinden gidene saygım sonsuz. Herkes, toplumun bir kurbanı olmadan zevklerine göre yaşamayı hak ediyor, bunu çok azı başarıyor. Başarmayı kafasına takmış pes etmeyen insanı da ayakta alkışlarım.
Dün gece lise zamanlarında yazdığım bir günlüğümü açıp okumuş bulundum. Yapmaz olaydım. Bir genç nasıl ergenliğinin doruk noktalarına çıkar, nasıl depresyondan depresyona atlar hepsini gözlerime gördüm ve okudum. "Bunları ben yazmış olamam," dediğim sayfalar çoktu. Bu günlük bence derslerde "bir ergenin acı dolu dramı" adlı konu başlığı altında örnek olarak sunulabilir.
Tek bir nokta vardı kafamı allak bullak eden; uzun seneler geçmiş olmasına rağmen bazı sorunlarımı aşamamış olmam beni düşündürdü. Bu durum, bazı sorunların yıllarca çözülemeyebileceklerini belki de hiç bir zaman çözülmeyeceklerini gösterdi.Bu noktada diyecek pek de fazla bir şey kalmadı. Sustum.
Bir ben vardır bende benden içeri. Bir değil on ben vardır bende benden içeri. Her biri farklı kafadadır. Hangisi daha ön plandadır hangisi saklar derinlere kendini bilmem. Hangi öykü kime nasıl davranır kimi nasıl görür, insanlar bu bin bir öyküyü nasıl görür dışarıdan bilmem. Bu bin bir öyküler kendi aralarında uzlaşmaya varamaz bazen; ancak şu ana kadar sorunlara bir çözüm hep bulundu, bundan sonra da bulunur.
İstediğini yapan insana hayranım ben. Düşünüp karar veren, tutkusunun peşinden gidene saygım sonsuz. Herkes, toplumun bir kurbanı olmadan zevklerine göre yaşamayı hak ediyor, bunu çok azı başarıyor. Başarmayı kafasına takmış pes etmeyen insanı da ayakta alkışlarım.
Dün gece lise zamanlarında yazdığım bir günlüğümü açıp okumuş bulundum. Yapmaz olaydım. Bir genç nasıl ergenliğinin doruk noktalarına çıkar, nasıl depresyondan depresyona atlar hepsini gözlerime gördüm ve okudum. "Bunları ben yazmış olamam," dediğim sayfalar çoktu. Bu günlük bence derslerde "bir ergenin acı dolu dramı" adlı konu başlığı altında örnek olarak sunulabilir.
Tek bir nokta vardı kafamı allak bullak eden; uzun seneler geçmiş olmasına rağmen bazı sorunlarımı aşamamış olmam beni düşündürdü. Bu durum, bazı sorunların yıllarca çözülemeyebileceklerini belki de hiç bir zaman çözülmeyeceklerini gösterdi.Bu noktada diyecek pek de fazla bir şey kalmadı. Sustum.
19 Nisan 2011 Salı
the interpreter.
Elimde kahvem, müziğim, masa lambam falan en güzel mutluluklardan biri bu değil midir? Keyifli bir sözlü çeviri gününün ardından en keyiflisi içilen kahveyle kafa boşaltma eylemidir. (yarın almanca sınavım olduğunu unutuyorum bu arada tabi.) Tıpkı geçen sene eylül sonu gittiğimiz gibi yine bir Yaratıcı Drama Sempozyumu sürmekte iki gündür. Hem de bu sefer Kadir Has da değil de İÜ Rektörlüğünde.
Bu sefer, bu organizasyona geçen seferki gibi mihmandar olarak değil, tamamen çevirmen olarak katıldık. Beyazıt Kampüsü' ne girerken kendimizi İÜ öğrencisi olarak değil, çevirmenler olarak tanıtmamız en zevkli kısımlardan biriydi. Kuul' duk baya. Bu sefer 90 yaşındaki bir dede değil de 65 yaşındaki Norveçli bir amca olan Mr. Eriksson' la çalıştık. İlk ciddi ardıl tecrübemizi kazandık, geldik. İlginç ama her şey çok güzel geçti. Hiçbir sorun yaşamadım ve atölyede drama yaparken çok eğlendim. Zaten Yaratıcı Drama' yı sana bana ona buna öneriyorum, herkesler yapmalı.
Yorucu, bol koşuşturmalı ve çok keyifli bir günün ardından ise yarın almanca sınavının olması naısl br işkencedir? Galiba sınıfça çalışmadık biz bu sınava.(elbet bir iki çalışan vardır, hep vardır onlar.) Tam bir 'kader, kısmet' kafasında olduğum için stres de yapmıyor hala kuul' luğuma devam ediyorum.
Ne olursa olsun insanın sevdiği işi yapması kadar güzel bir şey olamaz şu hayatta.Ondan alınan zevk bambaşka. Dün kabinde eş zamanlı yapan sevgili Rana Hocamızı izlerken suratımda aptal bir gülümseme var idi. Ya da bugün ardıl çeviriye giderken tatlı bir heyecan ile büyük bir sevinç vardı içimde.Çeviri aşkım da olmasa kendimi odun gibi hissederdim sanırım. Sözün özü; herkes sevdiği işi yapsın dostlar. Ancak bu şekilde yaşanır oluyor hayat.
Not: Atölye çevirisinden çıkarken, insanların size gelip "Tebrikler, çok güzel çevirdiniz, çok başarılıydı." demelerinden daha onur verici bir durum söz konusu mudur?
Bu sefer, bu organizasyona geçen seferki gibi mihmandar olarak değil, tamamen çevirmen olarak katıldık. Beyazıt Kampüsü' ne girerken kendimizi İÜ öğrencisi olarak değil, çevirmenler olarak tanıtmamız en zevkli kısımlardan biriydi. Kuul' duk baya. Bu sefer 90 yaşındaki bir dede değil de 65 yaşındaki Norveçli bir amca olan Mr. Eriksson' la çalıştık. İlk ciddi ardıl tecrübemizi kazandık, geldik. İlginç ama her şey çok güzel geçti. Hiçbir sorun yaşamadım ve atölyede drama yaparken çok eğlendim. Zaten Yaratıcı Drama' yı sana bana ona buna öneriyorum, herkesler yapmalı.
Yorucu, bol koşuşturmalı ve çok keyifli bir günün ardından ise yarın almanca sınavının olması naısl br işkencedir? Galiba sınıfça çalışmadık biz bu sınava.(elbet bir iki çalışan vardır, hep vardır onlar.) Tam bir 'kader, kısmet' kafasında olduğum için stres de yapmıyor hala kuul' luğuma devam ediyorum.
Ne olursa olsun insanın sevdiği işi yapması kadar güzel bir şey olamaz şu hayatta.Ondan alınan zevk bambaşka. Dün kabinde eş zamanlı yapan sevgili Rana Hocamızı izlerken suratımda aptal bir gülümseme var idi. Ya da bugün ardıl çeviriye giderken tatlı bir heyecan ile büyük bir sevinç vardı içimde.Çeviri aşkım da olmasa kendimi odun gibi hissederdim sanırım. Sözün özü; herkes sevdiği işi yapsın dostlar. Ancak bu şekilde yaşanır oluyor hayat.
Not: Atölye çevirisinden çıkarken, insanların size gelip "Tebrikler, çok güzel çevirdiniz, çok başarılıydı." demelerinden daha onur verici bir durum söz konusu mudur?
18 Nisan 2011 Pazartesi
güneşli (bir) öykü.
Bazı şeyler hiç bitmez. Sen bitti sanırsın sadece, döner gelir seni bulur. Kaçamaz, kaçmaktan vazgeçersin.
Sonra bazı şeyleri artık görmek, duymak, hissetmek istemediğin için derinlere gömersin onları. Kurtuldun sanırsın da hortlayıverir sakladıkların yatağın altından bir gece. Sandığın içindekilerden korkmamayı öğren-meli-sin.
Unuttuğunu sandığın karşına çıkan hatıralarına rağmen önce dumur olup sonra kısa bir süre içerisinde kendini toparlayıp hayatını sürdürmeyi başardığın anda işler tıkırında demektir. Yapabileceğinin en iyisi, elinden gelen budur.
Bazı duygular öyle karşılıksız ve sonsuzdur ki daha önce onlarsız yaşadığını bilmez, onlarsız yaşamayı da düşünemezsin.
Oysa en ihtiyaç duyduğun şey,kimi zaman farkına varmasan da, özgüvendir, -ebilmek' tir, sahiplenilip sahiplenmektir.
Sonra bazı şeyleri artık görmek, duymak, hissetmek istemediğin için derinlere gömersin onları. Kurtuldun sanırsın da hortlayıverir sakladıkların yatağın altından bir gece. Sandığın içindekilerden korkmamayı öğren-meli-sin.
Unuttuğunu sandığın karşına çıkan hatıralarına rağmen önce dumur olup sonra kısa bir süre içerisinde kendini toparlayıp hayatını sürdürmeyi başardığın anda işler tıkırında demektir. Yapabileceğinin en iyisi, elinden gelen budur.
Bazı duygular öyle karşılıksız ve sonsuzdur ki daha önce onlarsız yaşadığını bilmez, onlarsız yaşamayı da düşünemezsin.
Oysa en ihtiyaç duyduğun şey,kimi zaman farkına varmasan da, özgüvendir, -ebilmek' tir, sahiplenilip sahiplenmektir.
17 Nisan 2011 Pazar
give me the words that tell me everything.
Artık bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincindeydim. Bu çok sık olmazdı bana. Yani her pazartesi başlanan diyet ya da her yıl başında "Bu yıl her şey bambaşka olacak," gibi bir şey değildi. Çünkü öyle zamanlarda zaten hiçbir şey değişmezdi. 1 Ocak' ta aniden güzel bir şeyler olmazdı, hayatın bok gibiliği hiç de kendisinden taviz vermeden yoluna devam ederdi. Sadece sen hiç düşünmediğinde birden bire içinde doğan bir azim ve güç ile değişirdi bazı şeyler. Bu güç sanki dışarıdan bir takviye yardımıyla gelirdi. Bu güç, güçlüydü. O zaman dünyayı baştan yaratacak kuvveti bulurdun kendinde. Maalesef bu güçlülük hissi çok uzun süre kalmazdı, o yüzden en kısa sürede ne kadar olumlu değişiklik yaparsan o kadar kazançlı çıkardın. Bir dakika sonra, bir saat ya da bir gün sonra eski yılgınlığına geri döner kendini yine bir nokta olarak görmeye devam ederdin kaldığın yerden.
"En doğru sandığımız yanlışlıkları da beraber yapmadık mı, bir yanlış daha yapsak ne olacak sanki?" dediğinde karşıdaki ona "Hayır ben yanlışlardan sıkıldım artık." diyebilirdin bu güce sahip olunca. Bu güç bir ganimet, en büyük hazineydi. Aksi takdirde yılgınlık insanı yanlışlarına devam ettirirdi. Yanlış zaman, yanlış karar, yanlış kafa, yanlış beden, yanlış zihin, teker teker tüm doğrular silinirdi sonra.
"Beni kimse anlamıyor, çok yalnızım." zihniyeti ise tam bir dayaklık zihniyetti. Tabi, sen dehaydın, sen kimsenin düşünemediğini düşünürdün, kimsenin yazamadığını yazar, kimsenin çalamadığını sen çalardın sen film çekerdin, sen oynardın, sen, sen, sen sen sen..... Ne kadar çok 'sen' vardı kafanda gördün mü? Tek sorun buydu. Sen hep senden bahsederdin, seni belki de kimse anlamıyordu çünkü sen hep ve sadece sendin. Çünkü sen başkasını anlamayı hiç denemedin. Düyanın en açık görüşlü insanı olduğunu savunup aslında kendi kendine kurduğun küçük dünyanda yaşadın. Sonra insanların o dünyayı takmadıklarını gördüğünde ise "İnsanlar beni anlamıyor." oldu bunun adı. Sen bir başkasını hiç anladın mı? Anlamayı istedin mi?
Bir şeyleri bozmak, kırmak ve parçalamak gerekiyor. Önce teker teker parçalarımıza ayrılıp daha sonra yeni baştan oluşacağız. Değişim,tam da böyle bir şey işte.
"En doğru sandığımız yanlışlıkları da beraber yapmadık mı, bir yanlış daha yapsak ne olacak sanki?" dediğinde karşıdaki ona "Hayır ben yanlışlardan sıkıldım artık." diyebilirdin bu güce sahip olunca. Bu güç bir ganimet, en büyük hazineydi. Aksi takdirde yılgınlık insanı yanlışlarına devam ettirirdi. Yanlış zaman, yanlış karar, yanlış kafa, yanlış beden, yanlış zihin, teker teker tüm doğrular silinirdi sonra.
"Beni kimse anlamıyor, çok yalnızım." zihniyeti ise tam bir dayaklık zihniyetti. Tabi, sen dehaydın, sen kimsenin düşünemediğini düşünürdün, kimsenin yazamadığını yazar, kimsenin çalamadığını sen çalardın sen film çekerdin, sen oynardın, sen, sen, sen sen sen..... Ne kadar çok 'sen' vardı kafanda gördün mü? Tek sorun buydu. Sen hep senden bahsederdin, seni belki de kimse anlamıyordu çünkü sen hep ve sadece sendin. Çünkü sen başkasını anlamayı hiç denemedin. Düyanın en açık görüşlü insanı olduğunu savunup aslında kendi kendine kurduğun küçük dünyanda yaşadın. Sonra insanların o dünyayı takmadıklarını gördüğünde ise "İnsanlar beni anlamıyor." oldu bunun adı. Sen bir başkasını hiç anladın mı? Anlamayı istedin mi?
Bir şeyleri bozmak, kırmak ve parçalamak gerekiyor. Önce teker teker parçalarımıza ayrılıp daha sonra yeni baştan oluşacağız. Değişim,tam da böyle bir şey işte.
15 Nisan 2011 Cuma
aylak adam.
Eğer hala aklı başında, düzgün, iyi adamlardan değil de bir kaç kötü adamdan, aylak adamdan hoşlanıyorsa insan, psikolojik gelişimi daha tamamlanmamış demektir. Misal, ben. Yeterli olgunluğa eriştiğimi düşünmüyorum, ya da yeterli mantık düzeyine gelemedim. Bir sıkıntı var orası belli yani ve düşündüm, eğer daha olgunlaşmamı tamamlayamadıysam ve kendi kendime yetecek seviyeye gelemediysem karşı cinsten mümkün olduğunca uzak durmam gerekir, aksi takdirde farklı sıkıntılar doğacaktır ortaya, nitekim hep sıkıntılar doğdu. O yüzden sonra dedim ki kendi kendime, ben en iyisi 'o' seviyeye gelene kadar kendimi büyüteyim. Tek başına kalan insan daha çabuk büyür, orası da acı bir gerçek.
Sonra işte fazla düşünmekten kafam bulandı falan küfürü bastım kendime. Fazla sinirlendim kendime, ama bana mısın demedi. Neyse yine bir koşuşturmaca kurtardı beni bu düşünme sorunsalından. Bir gün olur da yapacak şeyim olmazsa, fazla düşünmekten değişik psikolojik durumlar da yaşayabilirim ben. Havanın kapalı olması bile depresyona girmeme yetiyorken, bunlar çok fazla bana.
Düzgün, ciddi psikolojik sorunları olmayan, aklı başında, aylak olmayan bir adam ilgimi çektiği gün "işte!" diyeceğim, "ben oldum artık." Tabi umarım şu an çevremdeki o bazı aklı başında ama benden ilgi görmeyen insanlar, benim aklım yerine geldiğinde hala burada olurlar. (Genelde olmazlar da.)
Sonra işte fazla düşünmekten kafam bulandı falan küfürü bastım kendime. Fazla sinirlendim kendime, ama bana mısın demedi. Neyse yine bir koşuşturmaca kurtardı beni bu düşünme sorunsalından. Bir gün olur da yapacak şeyim olmazsa, fazla düşünmekten değişik psikolojik durumlar da yaşayabilirim ben. Havanın kapalı olması bile depresyona girmeme yetiyorken, bunlar çok fazla bana.
Düzgün, ciddi psikolojik sorunları olmayan, aklı başında, aylak olmayan bir adam ilgimi çektiği gün "işte!" diyeceğim, "ben oldum artık." Tabi umarım şu an çevremdeki o bazı aklı başında ama benden ilgi görmeyen insanlar, benim aklım yerine geldiğinde hala burada olurlar. (Genelde olmazlar da.)
10 Nisan 2011 Pazar
doymadım, doyamadım.
Merhaba, ben üniversite 3. sınıf öğrencisiyim ve sınıf arkadaşlarımı daha yeni tanımaya başladım. Geç oldu güç olmadı, dedik de avuttuk kendimizi. Kim demiş İmt' den kafa adam çıkmaz, inektir onlar falan diye? ( Ben demiş olabilirim zamanında.) Kim demişse yalan demiş, hata etmiş. İmt' den acayip kafa dengi insanlar, içilecek insanlar çıkıyormuş, çıktı.
Cuma akşamı kitap çevirilerimizi kutlayalım diyerek 6 kişi Victor Levi' de bütçemizin üstünde bir akşam geçirdik. Her şeyiyle güzel bir akşamdı, hani öle olunca insan paraya da acımıyor lan! Gece sonunda hesapları yapamayacak kadar kafamız iyiydi belki ama güldük eğlendik. Ancak Levi şarapları bize yetmeyince tekelden köpek öldürenimizi alarak sokakta içmeye devam eyledik. Barlar Sokağı uzun zamandır bu kadar gürültülü bir grup insan görmemişti. Hani ben o gece o grupta olmasam çok rahatsız olurdum belki. Ancak Barlar Sokağı insanları bizi sevdi, şarkılarımıza türkülerimize eşlik etti. (uyku saatleri gelmiş teyzeler hariç, onlar pek sevmediler galiba)
Cuma yetmiyormuş gibi cumartesi akşamı da eski bir orta okul arkadaşıyla buluşuldu ve içmeye kalınan yerden devam edildi. Anladım ki eskisi kadar genç değilim ve bünyem artık üst üste içmeleri kaldırmıyor. Anladım ki iki akşam üst üste içtikten sonra insan beş parasız kalıyor. Ha, yine olsa yine yaparım pişman değilim. İşte böyle güzel iki akşamdan sonra yine ders çalışılan bir pazara düştük. Yarın da vize olması çok hoş oldu, iyi oldu. Toparlanmak lazım beyler.
İçkiye doydum mu? Hayır. Öyle bir kafa yok galiba,hiç doyulmuyor.
Cuma akşamı kitap çevirilerimizi kutlayalım diyerek 6 kişi Victor Levi' de bütçemizin üstünde bir akşam geçirdik. Her şeyiyle güzel bir akşamdı, hani öle olunca insan paraya da acımıyor lan! Gece sonunda hesapları yapamayacak kadar kafamız iyiydi belki ama güldük eğlendik. Ancak Levi şarapları bize yetmeyince tekelden köpek öldürenimizi alarak sokakta içmeye devam eyledik. Barlar Sokağı uzun zamandır bu kadar gürültülü bir grup insan görmemişti. Hani ben o gece o grupta olmasam çok rahatsız olurdum belki. Ancak Barlar Sokağı insanları bizi sevdi, şarkılarımıza türkülerimize eşlik etti. (uyku saatleri gelmiş teyzeler hariç, onlar pek sevmediler galiba)
Cuma yetmiyormuş gibi cumartesi akşamı da eski bir orta okul arkadaşıyla buluşuldu ve içmeye kalınan yerden devam edildi. Anladım ki eskisi kadar genç değilim ve bünyem artık üst üste içmeleri kaldırmıyor. Anladım ki iki akşam üst üste içtikten sonra insan beş parasız kalıyor. Ha, yine olsa yine yaparım pişman değilim. İşte böyle güzel iki akşamdan sonra yine ders çalışılan bir pazara düştük. Yarın da vize olması çok hoş oldu, iyi oldu. Toparlanmak lazım beyler.
İçkiye doydum mu? Hayır. Öyle bir kafa yok galiba,hiç doyulmuyor.
8 Nisan 2011 Cuma
yut beni.
Sabahları uyanmak zordur. Sadece sabahları mı, öğlenleri ve akşamları da uyanmak zordur. Uyanmak zordur, uyanmak demek tüm sıkıntıların yeniden başına üşüşecek olması, bir yerde savunma mekanizması görevi gören uykunun çalışmayı durdurması ve biraz daha yalnız hissetmen demektir. İşte bu yüzden uyanmak zordur.
Bugün geçmişte incittiğim insanlar için farklı bir suçluluk hissi duyuyorum. Hepsini bağrıma basıp onlardan özür dileyesim bile var, "Böyle olmasını istememiştim." tadında cümleler kurarım belki. Kimseyi bilerek isteyerek kırdığım yok da hani istemeden kırdıklarım, istemeden yaşadıklarım falan.
Bilmiyorum, ya da diyorum ki beni kıranlarla benim kırdıklarımı karşı karşıya getireyim birbirlerini yutsunlar. Ortada içi boş bir sıfır kalsın. Ben de kalmayayım. Ben zaten baştan yutulayım. Yut beni, yutsana. Glup.
Öyle abartılı cümlelerimiz var ki bizim, en sadeyi basiti ve kelimelerin özünü göremiyoruz gevelemekten. Hani her şey aslında çok basitti ya, hala öyle işte çok basit. Biz basiti yorup zorlaştırıyoruz, ama süsleri kenara atıp geriye kalana baktığında yani çekirdeği gördüğünde çok daha kolay olacak bir şeyler.
Bugün geçmişte incittiğim insanlar için farklı bir suçluluk hissi duyuyorum. Hepsini bağrıma basıp onlardan özür dileyesim bile var, "Böyle olmasını istememiştim." tadında cümleler kurarım belki. Kimseyi bilerek isteyerek kırdığım yok da hani istemeden kırdıklarım, istemeden yaşadıklarım falan.
Bilmiyorum, ya da diyorum ki beni kıranlarla benim kırdıklarımı karşı karşıya getireyim birbirlerini yutsunlar. Ortada içi boş bir sıfır kalsın. Ben de kalmayayım. Ben zaten baştan yutulayım. Yut beni, yutsana. Glup.
Öyle abartılı cümlelerimiz var ki bizim, en sadeyi basiti ve kelimelerin özünü göremiyoruz gevelemekten. Hani her şey aslında çok basitti ya, hala öyle işte çok basit. Biz basiti yorup zorlaştırıyoruz, ama süsleri kenara atıp geriye kalana baktığında yani çekirdeği gördüğünde çok daha kolay olacak bir şeyler.
Blogger' s Base.
Bugün biraz reklam yapayım dedim. Beyoğlu' ndan Galataya' ya doğru inerken sol tarafta kalan bir kafe, Blogger's Base. İçeri girdiğiniz anda oranın herhangi bir kafe olmadığını anlıyorsunuz. Kde tıpkı bir ev gibi dizayn edilmiş. Kenepesi, televizyonu, müzik çaları, çalışma masası, vitrini, rafları ve raflarında kitapları hatta kenarda sessizce duran bir elektro gitarı bile var bu kafenin. Çünkü bu kafenin sahibi, bu eşyaları baya baya evinden getirmiş, evet. Kendisi ilginç bir insanmış, bugün tanıştık.
Aslında kafeye takılan insanların hepsi bir tuhaf zaten. Tuhaf derken öyle kötü anlamda değil hani sanatla iç içe, belki biraz fazla iç içe insanlar bunlar. Kafaları bir garip insanlar. Neyse, kafede bir kanepeye geçip elinizde kahveniz muhabbete başladığınız an sanki evinizde oturuyormuşsunuz hissi veriyor bu mekan. Kısacası, samimi ve güzel.
Into the Wild ya da 127 Saat gibi filmleri ya da Simyacı gibi bir kitabı okuduktan sonra nasıl gaza geldiğimi çekip gitmek her şeyi bırakmak istediğimi bilirsiniz. İşte bugün o kafede bunları gerçekleştirmiş biriyle tanıştım. Adamın anlattıkları ne kadar doğruydu ne kadar yanlış bilmiyorum, ancak hikayesi şöyle;
Bu adam, iyi bir şirkette genel müdür olarak uzun süre çalışığı iyi yerlere geldikten sonra bir gün bir rahatsızlık geçiriyor ve birden bire artık hayatından stresi çıkarmak istediğine karar veriyor. İşini bırakıyor, her şeyini bırakıyor ve yürümeye başlıyor. O gün bugündür yürüyormuş. Her yere yürüyerek gidermiş. Sokakları yürüyerek harcarmış. Mutluymuş, istediği yaşam şekli buymuş. Kendi kendisine yetermiş, başka hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, paraya bile.
Ütopik gelmiyor mu? Bana geldi. Baya sorguya çektim bu elemanı. Belki özendiğim içindi, bilmiyorum. Benim neden böyle olamadığımdan yakındım bir ara, benim de canım ara ara gitmek istiyordu çünkü! O da bana nasıl yaşıyorsam yaşayayım kendi tercihimi yaşadığımı söyledi. Bu ev, bu okul, bu meslek bu arkadaşlar ve bu yaşam şekli benim tercihimdi. Ben bunları zorunluluktan yaptığımı düşünürken, öyle olmadığını söyledi.
Düşündüm sonra, gerçekten gitmek istesem gidemez miydim? Yeteri kadar istemiyordum demek ki.
Aslında kafeye takılan insanların hepsi bir tuhaf zaten. Tuhaf derken öyle kötü anlamda değil hani sanatla iç içe, belki biraz fazla iç içe insanlar bunlar. Kafaları bir garip insanlar. Neyse, kafede bir kanepeye geçip elinizde kahveniz muhabbete başladığınız an sanki evinizde oturuyormuşsunuz hissi veriyor bu mekan. Kısacası, samimi ve güzel.
Into the Wild ya da 127 Saat gibi filmleri ya da Simyacı gibi bir kitabı okuduktan sonra nasıl gaza geldiğimi çekip gitmek her şeyi bırakmak istediğimi bilirsiniz. İşte bugün o kafede bunları gerçekleştirmiş biriyle tanıştım. Adamın anlattıkları ne kadar doğruydu ne kadar yanlış bilmiyorum, ancak hikayesi şöyle;
Bu adam, iyi bir şirkette genel müdür olarak uzun süre çalışığı iyi yerlere geldikten sonra bir gün bir rahatsızlık geçiriyor ve birden bire artık hayatından stresi çıkarmak istediğine karar veriyor. İşini bırakıyor, her şeyini bırakıyor ve yürümeye başlıyor. O gün bugündür yürüyormuş. Her yere yürüyerek gidermiş. Sokakları yürüyerek harcarmış. Mutluymuş, istediği yaşam şekli buymuş. Kendi kendisine yetermiş, başka hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, paraya bile.
Ütopik gelmiyor mu? Bana geldi. Baya sorguya çektim bu elemanı. Belki özendiğim içindi, bilmiyorum. Benim neden böyle olamadığımdan yakındım bir ara, benim de canım ara ara gitmek istiyordu çünkü! O da bana nasıl yaşıyorsam yaşayayım kendi tercihimi yaşadığımı söyledi. Bu ev, bu okul, bu meslek bu arkadaşlar ve bu yaşam şekli benim tercihimdi. Ben bunları zorunluluktan yaptığımı düşünürken, öyle olmadığını söyledi.
Düşündüm sonra, gerçekten gitmek istesem gidemez miydim? Yeteri kadar istemiyordum demek ki.
5 Nisan 2011 Salı
run, baby, run.
Hayat hiç temposunu bozmadan koşmaya devam ediyor. Peşinden de biz tabi.. Geçen cuma romanımı teslim ettim. Garip bir huzurdu yaşadığım, sanki çevirmemiş de roman yazmışım gibi. Ya da onun gibi bir şey işte. Sonuç olarak huzurluyum evet. Büyük bir yük kalkmış omuzlarımdan, akşamları evde bekleyen kocam varmış gibi koşa koşa eve gelmiyor biraz daha yaşamakla ilgileniyorum artık. Güzel, sevdim bunu. Daha güzeli ise eminim, kitabın basılmış halini ve kapağını açtığım anda Çevirmen: Dilek Öykü Güneşli, yazısını görmek olacaktır. O an dünyalar benim olabilir işte. Tabi bir de Haziran ayında emeğimin karşılığı( her ne kadar tam karşılığı olmasa da) olan parayı almak güzel olacaktır. Yaza paralı gireceğim, ne hoş.
Roman falan bir yana şimdi baya bir iş var önümüzde. 18' inde Uluslararası Çağdaş Drama Kongreleri daha sonra Mayısın ilk iki haftası da Devlet Bakanları Zirvesi' nde çalışacağız. Bir sakatlık çıkmazsa yazın bu paralar keyifle harcanabilir.
Bir sürü güzel şeye rağmen garip bir yorgunluk ve hüzün de var üzerimde. Hüzün kısmını her zamanki gibi çözemiyorum, meraktayım bu sefer neler yumurtlayacak bu beyin. Her şeye rağmen bir yok olma isteği var içimde. Yok olsak, fena olmazdı bak, neyse.
İş güç, güzel hoş da bir yandan acayip kafa dinlemek, gezmek, eğlenmek ve içmek istiyor bünye. 4 aydır çeviri yaparken bir sürü insana birlikte şarap içme sözü vermişim. Şimdi birer birer o sözleri yerine getirmek gerek falan. Böyle sözleri yerine getirmek pek sorun olmasa gerek.
Roman falan bir yana şimdi baya bir iş var önümüzde. 18' inde Uluslararası Çağdaş Drama Kongreleri daha sonra Mayısın ilk iki haftası da Devlet Bakanları Zirvesi' nde çalışacağız. Bir sakatlık çıkmazsa yazın bu paralar keyifle harcanabilir.
Bir sürü güzel şeye rağmen garip bir yorgunluk ve hüzün de var üzerimde. Hüzün kısmını her zamanki gibi çözemiyorum, meraktayım bu sefer neler yumurtlayacak bu beyin. Her şeye rağmen bir yok olma isteği var içimde. Yok olsak, fena olmazdı bak, neyse.
İş güç, güzel hoş da bir yandan acayip kafa dinlemek, gezmek, eğlenmek ve içmek istiyor bünye. 4 aydır çeviri yaparken bir sürü insana birlikte şarap içme sözü vermişim. Şimdi birer birer o sözleri yerine getirmek gerek falan. Böyle sözleri yerine getirmek pek sorun olmasa gerek.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)