30 Ocak 2012 Pazartesi

los abrazos rotos.


Kadına duyduğu aşkın saplantıya dönüşmesiyle ona fiziksel ve manevi zarar veren bir iş adamı ile kadını gerçekten seven ve kadının da aşık olduğu başarılı bir yönetmen/yazarın hikayesini anlatıyor orijinal adıyla "Los Abrazos Rotos", Türkçe'siyle "Kırık Kucaklaşmalar".

Beni filme çeken tabii ki Almodovar ile Penelopé'nin buluşmasından kötü bir şey çıkmayacağına inanmamdı. Yeni de değil film hani 2009 yılı yapımı, ancak ben 3 sene kadar geç kalmışım izlemek için.

Bir dile aşık olmak şöyle bir şey; ağızlarında yuvarlaya yuvarlaya söyledikleri kelimeleri suratınızda büyük bir gülümsemeyle anlamaya çalışma çabası. En mükemmel his de anladıktan sonra gelen başarı duygusudur efenim. Neyse.

Filmde zengin iş adamının saplantılı bir şekilde duyduğu aşkın yanı sıra, Mateo ve Lena arasındaki insanı özendirecek derecede güzel yaşanan bir aşk vardı. Sonu pek mutlu bitmiyor filmimizin ve bir izleyici olarak benim canımı yakıyor. Ama olayın akışı, film boyunca ortaya çıkan sırlar ve saire derken pür bir merakla izliyor insan bu filmi. Bir de üzerine Penelopé'nin güzelliği eklenince...

Geçirdikleri kaza üzerine Lena'nın ölümü Mateo'yu çok derinden yaralarken Mateo'nun da kör kalması bence aşkını kaybeden bir adamın hayatta karanlığa hapsolmasını anlatıyor bize. Mateo'nun konuştuğu bazı sahnelerde de ekranın kararması, bize dünyayı bir körün gözünden (körün gözü ne kadar ironik olsa da) gösteriyor.

Aşklarıyla ve ölümleriyle bir Türk filmini aratmayacak film, Kırık Kucaklaşmalar. Bence orijinal ismi de çevirisi de çok fazla uymuş filmin kendisine. Bir kucaklaşma ancak bu kadar kırık olabilirdi...

Mateo Blanco ve Lena gibi aşık olmak, onlar gibi küçük bir sahil kasabasına yerleşmek ve sahilde çıplak ayakla yürüyüp sonsuz aşk yaşamak istiyor bendeniz izleyici.

29 Ocak 2012 Pazar

diyemediydim.

"Arayamadıydım, diyemediydim, söyleyemediydim, elim telefona gitmediydi, üzüldüydüm de belli edemediydim, pişmandım da anlatamadıydım."

Yukarıdaki cümlenin karşılığında siktiri çekmekten daha güzel bir cevap olabilir mi yani? Hayır. En iyi kafa ayık kafadır. İçki sonrası sarhoşluğu ile dile gelenler yanılsamadan ibarettir. İçki yardımı olmaksızın konuşmayı beceremeyen insan, bir korkaktan başka da bir şey değildir zaten. Alkol yardımı çerçevesinde dahi konuşamayan insana ise uygun bir sıfat bulamadım şu vakit.

Sabırlıyım, diyemem demem. Sabretmek, benim en yoksun olduğum yeteneklerden biridir. Bir şey olacaksa olsun, olmayacaksa da yok olsun isterim. Bekleme fakiriyim. Ne beklemeyi severim ne de bekletmeyi... İşte bu sebepten ötürü karşımdakinin bir diyeceği var ise anında demesini isterim. Kelimeleri saklayıp saklayıp anlamlarını yitirdikten sonra değil, her şey yaşanırken çıkarsın isterim ağzından.

İnsan yeri geldiğinde kütür kütür ya da daha iyisi patır patır olmalı. Ruhum fiziksel eylemler açısından ne kadar tembel olsa da, duygusal açıdan da bir o kadar ivedidir efenim. Sonra söylenmek üzere saklananları zaman kaybı olarak değerlendiririm. Hayatımın her anında da bu kadar net değilimdir laf aramızda.

Edemediydim'ler çoğalırken kayıplar da çoğalıyor aynı oranda. Ben ise çoğu zaman sonradan 'tüh' demektense önceden cesur olup yine önceden üzülmeyi seçtim. Hata da ettim bazı bazı, ama hatalarımı kabul ettim.


Yıllar böyle hızlı akıp geçiyorken şimdi korkaklığın zamanı mı be canım?

28 Ocak 2012 Cumartesi

Ben bir şey demeyeceğim bu gece.
Şarkı diyeceğini diyor zaten bu gece.



26 Ocak 2012 Perşembe

genel olarak yani.

Sırf bu tatil gününde gördüğüm güneş için mutlu olabilirim. Gerçi bu yıl kar da görmedim ben, o tarihlerde İzmir topraklarındaydım da... Kar görmeden güneş gördüm; mutluluk sebebim. Yazı öyle hasretle anıyorum ki, ağzımdan salyalar akıyor adeta. Hele biri deniz, kumsal falan dese gözüm açık kalp krizinden gideceğim neredeyse. Neyse.

Son 3 yıldır olduğu gibi yine güzel Cervantes'imde İspanyolca öğrenimime devam ediyorum. 7. kur ile devam ediyor olabilirim ancak hala öğrenmem gereken milyon tane şey var tabii. İspanyolca sevdam bir kenarda dursun bir de başıma öğretmenlik mesleği çıkıverdi.. 2 senedir aldığım formasyon derslerine ek olarak bir de öğretmenlik stajı yapacağım. Staj yapacağım okul ise Beyoğlu Anadolu Lisesi'dir. Liseli gençlerle başa çıkabilecek miyim gerçekten? Bilmiyorum. Ben büyük ihtimalle şu hani sınıfa girip en arka sıraya oturup tüm ders öğretmeni ve öğrencileri gözlemleyen defterine notlar alan stajyer öğretmen olacağım. Söyleyince bir komik geliyor, ben öğretmen olacağım?

Her gün tatilden biraz daha götürüyor her uyandığım sabah biraz daha az tatil kaldığı için kederleniyorum. Kederleneceğime tadını çıkarsam daha güzel olabilir. Haydi o zaman biraz keyif.

25 Ocak 2012 Çarşamba

ve kayıt.

İki vakit önce öyle bir şey oldu ki, evet dedim işte her şeyin bir sebebi var iyi ki de olmuş ne güzel olmuş. Bu nedenle üzülmemeli insan zamanında hoşnut olmadığı durumların gerçekleşmesine; zira bir süre sonra çıkıyor ortaya sebebi ve anlıyor herkes nedenini.

Sevgi kavramlarımın birbirine adeta bir düğüm misali dolandığı ve hislerimin çıkmaz sokaklara girdiği zamanlar bu zamanlar. Bir yandan tabir-i caizse nefes bile almadan sevdiğim ama yakınlarında kalamadığım kişiler; öte yandan günleri biraz daha yaşanır kılmak için hayatımda küçük roller verdiğim bireyler. Sanki ben yönetmenim, kimin oynayıp kimin oynamayacağına karar veriyor, kimisine büyük roller verirken kimisini sadece figüran olarak kullanıyorum filmimde. Bir de öyle değerli oyuncular var ki onlar da benim filmimde oynamayı tercih etmiyorlar işte...

Zaman akıyor ve yaşlanıyoruz bir yandan. Artık ne ruhumuz ne de bedenimiz dinç bir iki yıl öncesi kadar. Beni en çok korkutan bu gençliğimizi yok yere hüzünlerle geçirmek ve belki de en güzel olduğumuz yıllarımızı boşa harcamak.

Bu filmi biz çekiyorsak, biz karar veriyorsak karakterlerin rolüne, mutlu sonla bitirmek de bizim elimizde.

22 Ocak 2012 Pazar

kalbim Ege'de kaldı.

Bir şehri bırakıp giderken bir parçanızın orada kalması hissini bilir misiniz? Aklınızın ya da kalbinizin belki de her ikisinin birden sizinle gelmeyi adeta reddetmesi ve o şehirde kalması... İşte içim bu hisle dolup taşıyor iki gündür benim. Bilirim ki şehirler değil aslında insanlardır sevdiklerimiz. Ama şehir de o insanlarla birlikte bütünler ruhunuzu. Benim için İzmir; insanlarıyla, dostlarıyla Okan Vural'ıyla, kordonu ve palmiyeleriyle birlikte kalbimi esir eden şehirdir.

Her şeyiyle, Karşıyaka'sıyla, Balçova'sıyla, Bornova'sıyla, gezmeleriyle, fasılıyla çok güzel bir 6 gün geçirdim. Bu dolu dolu ve çok güzel günlerin ardından ise geri dönüş zamanı geldi ve çattı. Evet en acı kısmı oydu; hava alanı, uçağa biniş ve uçağın havalanmasıyla İzmir şehrinin ışıklarına son bir kez el sallamak...

Bilirim ki daha nice nice kavuşmalar olacaktır önümüzde, nice güzel hatta daha güzel zamanlarımız gelecektir. Böyle böyle avuturum kendimi de bastırırım içimdeki sızıyı. Çoktan başlayan özlemimi dindirmek için çabalarım.

İnsan bazen öyle çok seviyormuş ki değil kelimeler; hiçbir şey yeterli gelmiyormuş dile gelmek için. Bana böyle bir sevgiyi tattırdığı için teşekkür ediyorum ona.

Ben İzmir'i öyle sevdim ki kalbim Ege'de kaldı canım efendim.

İşte bu şarkı duygularıma tercüman oluyor:


17 Ocak 2012 Salı

cennet çok güzel canım, gelsene!

Palmiyeleri olan bir şehirde şiir yazılmaz da ne yapılır? Aşık olunmaz da ne yapılır?

Akşam saatinin vurmasıyla yeşille kaplı bir dağ manzarasına karşı çay yudumlamak insanın aşık olması için yeterli geliyor. Aşk o kadar abartılmamalı zaten, insan kimi zaman sırf temiz hava aldığı için sarhoş oluyor aşk ile.

Kordon diyorlar burada, uzun bir sahil. Biraz yürü, otur biraz. Biraz daha yürü sonra. Kitap oku falan. Hisset yani, aşkı!

Öyle, insan biraz daha özgür biraz daha sakin hissettiği yere aşık oluyor bence. Bir keşif bir merak duygusu. Bu yokuşun sonunda ne var bilmiyorum ama, en iyisi kendi gözlerimle görmek olacak.

Palmiyelerin hissettirdiği çocukluğuma dair bir anı olsa gerek. Zihnimde yarattığı bu cennet görmeye değer. Cennet çok güzel canım, gelsene!

İstanbul pek hoş pek güzelsin ilk göz nurumsun, peki ama ya palmiyeler?

İzmir'deykene.

14 Ocak 2012 Cumartesi

satır arası.

Pek tutkulu melodilerle uzanıyorum size doğru. Öyle ki, parmaklarım teninize değer değmez bir şarkı besteleniyor dünyanın bambaşka bir yerinde. Sonra aynı anda bir çift dans ediyor belki de Cohen'in bir parçası eşliğinde. Birileri bir yerde ilan-ı aşk ediyorlar sevdiklerine. Ben ise size uzanıp güzel melodilerle, o şarkıyı dinlemenizi istiyorum. Beni duyun, dinleyin istiyorum.

Beni sadece dinlemekle yetinmeyip bir öykü misali okuyun isterim, sayfalarımı çevire çevire, seve seve. Ön sözüm sizi yormasın sakın; hikayem heyecanlandıracaktır sizi git gide. Her türlü duygumu hiç çekinmeden keşfedin isterim satırlarımda. Belki de asıl aradıklarınız satır aralarında... Keşfetmekten yorulursanız eğer günün birinde, öyle bir kenara fırlatmayın kitabı ne olur. Kitaplığınızın bir köşesinde yaşlanmayı hak etmiyor...

Bırakın parmak uçlarım devam etsin teninizde şaheserler yaratmaya, bırakın Cohen'in yaşlı sesi kulaklarımızı yalnız bırakmasın, bırakın da yenelim aramızda uçurumlar yaratmaya çalışan şu zamanı. Küçültelim o yoktan var olan mesafeleri aramızdaki. Bırakın da karışsın düşünceleriniz düşüncelerime, sesiniz sesime.






12 Ocak 2012 Perşembe

aklınız aklıma paralel mi?

Kendimi size bir parça daha yakın hissetmek için okuduğum şiirler ve öyküler... Belki içimdeki sadece hatıraları yaşatma hevesidir. Hatıralara pek bir hevesli olduğum doğrudur çünkü. Ayrıca içimde, okuduğum öyküler ve şiirlerde kendime küçük bir pay çıkarma arzusu... Demiyorum ki bana yazılmışlar ya da beni anlatıyorlar. Belki aklınızın bir ucundan geçmişimdir sadece. Aklınızın ucundan geçmek sanırım hayatıma bir nebze olsun heyecan katacaktır. Ya da aklınızın aklıma paralelliği beni memnun edecektir.

Sırf öyküler, şiirler değil; sokaklar ve banklar da bu yolda eşlik ediyor arzularıma. Daha neler neler... Yemekler, içkiler, şakalar, şarkılar. Geçmişten kalan her bir sevinç ile hüznü, birçoğunu kullanamadığımı düşündüğüm beynimde eritiyor, harmanlıyor, bir benzerini yaratıyor belki yoktan var etmiyor; ancak var olanı bir daha var ediyorum. Hem de tekrar tekrar.

İstanbul'un semtlerine farklı mevsimlerde farklı anlamlar yüklüyorum son zamanlarda. İstanbul'u git gide seviyor olmam onunla yaşadıklarımızdan mıdır, yoksa bu bir tür yaşlanma belirtisi mi? Beyoğlu'nun aşırı hareketliliğini sevmeyen ben bile tünele doğru yaklaştıkça bir sıcaklık hissediyorsam içimde, Beşiktaş'tan Ortaköy'e doğru yürürken eski duvarlarda bir başka gizem bir başka romantizm görüyorsam, Moda'da içtiğimiz kahvelerin hatırı hala geçmediyse, evet ben bir İstanbulluyum, evet İstanbul hem sizinle hem de benimle unutulmaz hatıralara imza atmış demektir.


129T'de.

11 Ocak 2012 Çarşamba

zengin kalkışı.

Uzun zaman bekledikten sonra gelen misafirin bu kadar kısa kalacağını nereden bilirdim?



Geçmişlerimizin geleceğimize bu kadar engel olacağını tahmin etmez, yaşananları oyundan ibaret sanırdım. Oysa misafir ile ev sahibinin geçmişleri de bir o kadar etkiliydi bu ev oturmasında. Misafirin kalacağı saatler ve dakikalar hem o anın güzelliğine hem de geçmişe göre değişecekti. Çünkü misafir de eli boş gelmiyor, yanı başından ayırmadığı geçmişiyle geliyordu evime. Neyse ne..

Ev sahibi misafire hazırlıklar yapmış onu en iyi şekilde ağırlamak için çabalamış, eh misafir de ev sahibinin emeğine saygı ve sevgi ile yanıt vermişti. Misafirin bir saate kalkıp gitmesi gerekeceğinden habersiz evcilik oyunlarına devam ediyorlardı.

Taa ki, misafirin kalma saati gelene kadar. Zengin kalkışı yapıyordu misafir hem kendisini hem sevgisini yanına alarak. Ev sahibi fakir kalıyordu bu durumda hem misafirsiz hem sevgisiz.

Misafirin yolu bir daha buralara düşer miydi? Misafirin yolu buralara düşse ev sahibi evinde olur muydu?


9 Ocak 2012 Pazartesi

sesler benzer.

"Napıyorsun?"

"Kimsiniz?"

"Napıyorsun?"

"Sen misin?"

"Yok yanlış oldu pardon."

Kısa ve sonuçsuz bir telefon konuşması örneğidir yukarıdaki. Aradaki iletişim hiçbir sonuç vermemektedir. Yalnız aranan kişinin görebileceği bir sonuç vardır ortada. "Sen misin?" sorusu o anda aranan kişi için bambaşka anlamlandırmalara gidebilir. Ses benzetmesi. Benzetmeler. Sesleri benzetivermek. Sesler benzer. Ama o değildir. Kalp çarpıntısı kalır telefon kapandıktan sonra. Bir de tuhaf bir hüzün. Ne oldu ki şimdi? Zaten beklenmiyordu. Beklenmeyen bir şeyin gerçekleşmemesi hüzün yaratmıyor olmalı. İnsan değil dürüst kimseye. Ne sana ne kendine.

"Sen misin?"

Şey gibi sanki 'hah ben de seni bekliyordum.' Niye bekliyor da numara yapıyor. İnsan yalancı, hem sana hem kendine. Böyle zamanlarda insan sövüyor bile 'o olmayan' a. 'O olmayan' o kadar çok ki. 'O olan' da bir o kadar az. 'O olan' o kadar az ki yetmiyor ne o'na ne bana. İnsan kendine yetmiyorsa nasıl yetsin bir de bana? İnsan insan olalı görmedi böyle yetinmeyi bilmezlik. Ne cürret yetinmiyorum da istiyorum fazlasını? O cürret işte.

8 Ocak 2012 Pazar

fark etmez olaydım anasını satayım.

20 küsür yıldır sanki bir yeteneğimin ortaya çıkmasını beklemişim de çıkmayınca hayal kırıklığına uğramışım gibi bir hisse kapıldığımı fark ettim yeni. Çok Lostvari bir bakış açısı olabilir belki ama benim buradaki amacım ne peki, ben niye geldim?

İnsanın kendi kendisinin psikoloğu olduğunu fark ettim. İnsanın hissetmek istemediklerinin bir şekilde üstünü örtebildiğini ya da bir süreliğine ertelediğini ama yok da edemediğini de fark ettim.

Kimsenin kimseyi zorla sevemeyeceğini fark ettim. Tanısan severdin, iyi çocuktur laflarının yalan dolan olduğunu da fark ettim. Bu işler öyle yürümüyor maalesef.

Sen ne kadar birilerinden kaçmaya çalışırsan, birilerinin senin o kadar üstüne geleceğini fark ettim. Kaçan balık kovalanır hesağbı herhalde.

Eh sen bir şeyin ne kadar üstüne gidersen, o şeyin senden bucak bucak kaçtığını fark ettim. Yukarıdaki hesap işte.

Bir insanda aradığın özelliklerin listesini yapıp her biriyle tanıştığında o listeyi kontrol ettiğin zaman, yapayalnız kalındığını fark ettim. Mü-kem-mel yok-tur.

Ön yargının da şu hayattaki en kötü illet olduğunu fark ettim. Sıyrılamadım gitti her türlü yargımdan.

İnsanın kınadığıyla sınandığını fark ettim. Kınamayacaksın arkadaş.

Bir de şey, insanın ne nankör bir yaratık olduğunu fark ettim, fark etmez olaydım anasını satayım.



7 Ocak 2012 Cumartesi

ayna.

Diyecek bir kaç şeyim var diye geldim yine buraya kadar. Değişik bir kaç mevzudan bahsedip geri döneceğim geldiğim yere.

Çok stabil bir ruh haline rahip olmadım hiçbir zaman. Hep-hiç arasında uçlarda dans ettim ve araları hep sıkıcı buldum. Yani şöyle; bir şeyi ya çok istedim ya da hiçbir şey istemedim. Birine çok aşık oldum ya da kimseyi yaklaştırmadım yanıma. Ortasını sevmedim ben. Tabii böyle bir kişiliğe sahip olmanın getirisi de ani his artışları ve düşüşleri oluyor kimi zaman. Mesela bir sabah yaşam sevinci doluyken ertesi gün ergenlik günlerinize geri dönüp başınızda kapşonunuz kulaklarınızda kulaklık "bilmemkinden nefret ediyorum, kendimi öldürmek istiyorum" temalı 'anarşit' yapılı şarkılardan birini dinlerken lisenin bahçesinde neredeyse bir hayalet gibi gezdiğiniz günleri aratmayacak bir performans gösteriyorsunuz.

İşte böyle bol gel-gitli günlerim oluyor şu sıralar. Özellikle şu 'hiçbir şeyi' istememe durumu söz konusu geleceğimle ilgili. Kaç yıldır mesleğime deliler gibi sahip çıkarken ve 'çevirmenler görünmez kahramanlardır,' derken bir gün uyanıp 'Ne, çevirmen mi olacağım tüm hayatım boyunca? Bu mu yani? Bu kadar mı, her şey bitti mi?' diye sordum kendime. Belki 4 yılın getirdiği bir yorgunluk var üzerimde, belki 'Mezun oluyoruz ne yapacağız şimdi?' sorusudur diğer tüm bu soruları doğuran. Kafamda geleceğe dair bir boşluk. Bir şey olamamış hissi. Belki erken bunları demek için, ama ne yapmak istediğimi bilmeme duygusu beni delirtmeye yetiyor da artıyor bile işte.

İnsanlar bir şeyler üretiyorlar. Misal kimisi film çekiyor kimisi kitap yazıyor kimisi beste yapıyor. İşte tüm bunları gördüğümde, ee beni bu en çok heyecanlandıran şey ne peki? diye soruyorum. Hatta cevabı almaktan korktuğum için sormuyorum bile. Şu an öyle heyecansızım ki geleceğe karşı, bana gelip '2012'de biliyorsun kıyamet kopuyor öleceğiz' deseler, çıkıp da kimseye 'Aa durun şu işimi tamamlayayım' demem. 'Ha tamam geliyorum hemen.'

Şimdilik bu konu askıda kalsın. Sırf bunu düşünmek için tam 1 ayım olacak final sonrası, gelecekteki Öykü düşünsün onu da. Ayna Terapi'si bilir misiniz? Bilseniz de bilmeseniz de ben bahsedeceğim zaten.

Deli saçması gibi görünebilir ilk duyduğunuzda. Aynanın karşısına geçtiğiniz de ise gerçekten deli gibi hissedeceksiniz kendinizi. Şöyle ki; bir aynanın karşısına geçip oturuyorsunuz ve konuşmaya başlıyorsunuz. Aynayla, yani kendinizle, konuşmaya başlıyor konuştukça açılıp daha önce kendiniz dahil kimseye itiraf etmediğiniz şeyleri anlatıyorsunuz. Tabii ilk terapide çok harika sonuçlar alamayabilirsiniz, ama denemekten vazgeçmiyorsunuz öyle!

İşte ben aynanın karşısına oturup konuştum kendimle. Önce tabir-i caizse deliler gibi kahkaha attım durumun ne kadar saçma olduğunu düşünerek. Daha sonra bir baktım ki 40 dakikadır anlatıp duruyorum bir şeyleri. 40 dakika sonunda daha önce sesli bir şekilde dile getiremediklerimi ifade edebildiğim için olsa gerek- bir de tabii 40 dakika boyunca konuşmaktan- yorgunlukla karışık bir rahatlama oluşuverdi üzerimde. Böyle de güzel bir şey ayna terapisi.

Bu akşam sizlere loş bir odada yaban mersini tütsüsünün kokusu içerisinde ince belli çay bardağımın yanında ve masamdaki lambamın ışığının altından sesleniyorum. Ocak'ta çok ilginç şeyler oldu. Daha da şeyler olacak, söylemedi demeyin.




1 Ocak 2012 Pazar

kuru öksürük.

İnsan psikolojisi tuhaf şey tabii. Psikolog ise kimdir, nedir, tam olarak ne iş yapar, iş yapar mı, dinler mi, konuşur mu, bilmiyorum. Gerçekliğine inanmıyorum doktorların. Ben bende çözüm bulmaz isem, bir başkası bok bulur. Neden bu öfke? Bilmiyorum.

Tamam, tamam biliyorum. Şöyle ki, tam bir hastalıktan kurtulduğunuzda aslında hastalığın geçmediğini sadece bir süre ertelendiğini görünce kim öfkelenmez ki? Öksürüğüm geçmişti. Burnum akmıyordu. Ateşim de yoktu. Kullandığım ilaç sadece ertelemiş meğer hastalığı, kuluçka dönemi mi ne onu uzatmış işte, o kadar. Vitaminler aldım, iyiyim sandım. Yok geçmemiş işte. Yine çıktı ateşim. Öksürük başladı hafiften, kuru kuru. Doktorlara inanmıyorum ama, ilaçlara da. Kendime inanıyorum, en büyük benim, tekim, rakçıyım yannış olmasın hatta.

Neyse, takvimin değişmesi çok şeyin değişmesi demek değil. Ben, benim. Hatta o kadar ki; değil 2012'de, müteakip yıllarda da değişmeyeceğim.