15 Eylül 2010 Çarşamba

kadıköy.

Kafamın içi bağrışmalarla dolu. Bir insanın bir insana bağırmasından daha aptal bir olay varsa iki insanın aynı anda birbirine bağırmasıdır. Çünkü cümlelerimiz havada uçuşurken değil birbirimizin dediklerini kendi dediğimizi bile duymuyorduk, sadece cümle kuruyorduk. Sonra sessizlik geldi. Gözyaşı falan. Sıradan şeyler, normal basit olaylar. Günlük hayatın parçaları işte. Gitmek gerek, çok uzak değil sadece şu dört duvar arasından çıkayım bırakın.

Bazen bazı şeyler çok sizsinizdir ya hani, kendinizi bir şeyle bağdaştırırsınız.. En küçük bir şey, kıyafet, kitap, film ya da bir şarkı.. İşte bunlardan biri Ezginin Günlüğü' nden 'Kadıköy' adlı parçadır. Şarkı, klip, Kadıköy, rıhtım, minibüsler falan derken insan benimsiyor bazı şeyleri. Zaten adı Kadıköy parçanın, başka ne olabilirdi ki? Kadıköy bana ev gibi.

Bazen çok şeyler tutuyoruz içimizde. Söylemiyoruz, söyletmiyoruz. Yeri geliyor acı çekiyoruz ama susuyoruz. Hatta kimi zaman acı çektiriyoruz da yine susuyoruz. Mesela çaba sarf etmiyoruz. "Elimden gelen budur." deyip kenara çekiliyoruz. Hayat bir garip lan. Elimizden aslında çok şey gelir zamanlarda bir şey yapmıyoruz; ama bir gün çok şey yapmayı isteyip harbiden yapamayacağız.

Bugün de size 'Kadıköy' adlı parçayla veda etmek isterim.

"Yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
Geçmem bir daha Kadıköy’den.."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder