30 Kasım 2010 Salı

Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

.....

Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez.

29 Kasım 2010 Pazartesi

dios mio.

Simultane dersine gir, simultane dersinden çık. Ardıl çeviri dersine gir, ardıl çeviri dersinden çık. Almanca dersine gir, almanca dersinden çık. Koşarak ispanyolca kursuna yetiş, ispanyolca kursundan çık. İki saat 129T de uyu, Beşiktaş' ta ilerlemeyen trafikte kafayı ye. Eve gel, çeviri yap. Baş ağrısı, beyin zonklaması.

Tek istediğim şey kovalarca şarap içmek. Dios mio.

28 Kasım 2010 Pazar

aslında hangimiz iyiyiz ki, hı?

Kızla iki muhabbet edince ona aşık olduğunu sanan ve bunu kendinden emin bir şekilde dile getiren erkek var ya maldır. Mal değilse daha kötü şeylerdir. O erkek bir kız tarafından en son noktaya kadar kullanılmayı hakkeder benim gözümde, erkek salak değil akıllı olmak zorundadır aksi taktirde oyuncak olmaya devam edecektir. Nokta.

Kuul' luğunu koruyan erkek ise, sevilir. Onun peşinden koşulur. Aynı durumlar kız içinde geçerlidir. Aşık kız aptal kızdır, hele bunu dile getireni en aptaldır.

Şurası kesin ki, iki artistik kelime kullanıp günlük muhabbete edebi bir seviye yükleyemeye çalışan insan önce hayranlık uyandırır. "Vay anasını, bu adam boş değil." dedirtir. Ama sonra fark edilir ki lafın gelişi sorulmuş bir "Naber?" sorusuna "İyi,kötü ve ya normal" yerine, "Aslında, aslında hangimiz iyiyiz ki hı?" diye cevap veren bu insan zırvalamadan başka bir şey yapmıyordur. Bazen düz olmak gerek arkadaşım, sürekli mum ışığında romantik bir akşam yemeği yiyormuşuz modunda takılmaya gerek yok, lan.

Kardeşim odasından çıkmıyor, odasına kimseyi almıyor ve ölümüne ders çalışıyor. Hatta harbiden ölmüş olabilir ve biz bunu fark etmemiş olabiliriz. Ben lise 1'deyken böyle çalışsaydım çoktan bilim adamı çıkardım ha.

Ruslar ve Moğollar başımı şişirmeye devam etmekte. Moğolistan' a ve Rusya' ya düşman kesildim adeta.

Bana sırf yarın değil her gün pazartesi ya.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Şiddete meyyalim vallahi dertten.

Bana her masumca dokunuşunda nasıl bir tehlike arz ettiğinin farkında olsaydın, ya daha yakından severdik birbirimizi ve hayat güzel olurdu; ya da dokunamayacak kadar uzak olurduk birbirimize ki buna dayanamam.

O beni beğendi ya bugün, artık brad pitt gelse yüzüne bakmam gibi geliyor.

Bugün o kadar çok yararlı aktivitede bulundum ki resmen başım ağrıyor, bu kadarını kaldıramadı bünyem. Hele simultane deyince başım çatlayacak gibi oluyor, aman. Daha oturup kitap çevirmek gerek.. Moğollar beni bekler, halaya bir ki.

Of bazen kötü bir kız olup karşımdakinin duygu ve düşüncelerini hiçe sayarak sadece zaman geçirme amacı ile muhabbet ediyorum onunla, sonra alıyorum başıma belayı. Bu tarih boyunca süregelen bir vak'a dır. Böyle de gider..

Bir şey fark ettim bu dönemde; eğer daha önce hiç böyle hissetmeyen yakın arkadaşlarım kendilerini kötü hissediyorlarsa ve mutsuzlarsa ne yapacağımı bilemiyor ve kahroluyorum. Rüyalarımda onları görüyor sonra uyandığımda ise bir gecede üzüntüden saçlarımın beyazlayıp beyazlamadığını merak ediyorum. Neyse aynaya baktım, hala rengini korumakta saçlar. Sorun yok.

N'olur bana öyle yakın durma; ne kadar işkence çektiğimi bilmiyorsun.

Ve son olarak, "Şiddete meyyalim vallahi dertten."

seni uzaktan sevmek, aşkların en güüzeli.

Ben bir gün salak gibi söylendim "Dünyanın en yakışıklı insanını görmek zorunda kalıyorum." diye sonra onu bana iki gün göstermediler. Neyse ölmemiş, gitmemiş uzaklara buradaymış yarın görülebilecekmiş vs.

Ön yargılı bir insanım ben. İnsanlara karşı falan da, kimi zaman baya bir ön yargılı olup sonra onları tanıdıkça "aa bu çok da korkunç biri değilmiş lan" diyorum. Yeter ki onlara kendilerini tanıtma fırsatı vereyim, işte çoğu zaman bu fırsatı vermiyorum, veremiyorum.

"Seni uzaktan sevmek aşkların en güüzeli." diye şarkılar bile söylerim şimdi, tabi aramızda kalsın ama 'yakından' sevebilme imkanım olaydı hiç 'uzak'tan sever miydim?

Bazen çok salaklaşırım, aklım onda olduğu için spor salonundan galoşla çıkarım, doğum tarihime 2009 derim, spor salonuna giderken spor eşyamı götürmeyi unuturum falan. Aklımı başımdan alanlar utansın.

Evet bütün yazılarım aynı adamdan bahsetmeye başlayınca tırsıyorum, gözüm seyiriyor.

26 Kasım 2010 Cuma

donde estas, cuando volveras?

Bugünü özetleyen olay şudur:

Sabahtan beri konusu genel olarak savaş olan romanın çevirisine devam eden zavallı kız, çeviriyi kapatıp spora gideceği zaman evden çıkarken annesine:
"Haydi anne ben savaşa gidiyorum" der. Annenin o anki kaygılı bakışları efsanedir.

Uzun zamandır görüşülmeyen lise arkadaşlarıyla karşılaşmak bazen güzeldir. Ama bu arkadaş lise süresince size aşıksa ve ondan kurtulmak için baya uğraştıysanız geçmişte bu karşılaşma tehlike arz edebilir. Yaylanmaya baksanız iyi olur.

En büyük hayal kırıklığımı bugün yaşadım, spor salonu öyle ıssız, sessiz ve soğuktu ki.. Adeta hepimiz üşüyorduk yokluğunda.

Eğer uzun zamandır kimseye anlatmadığınız bir şeyleriniz birikmişse, hiç beklemediğiniz anda gelen bir insana normalde kimseye anlatmayacağınız şeyleri anlatabiliyorsunuz bazen. Fena da olmuyor aslında.

25 Kasım 2010 Perşembe

aşk var.

Eğer bu tempoda çeviriye devam edersem kısa bir süre içinde kör olurum ben. O zaman da simultane yaparız sorun yok.

"Gençliğinden 4 ay vereceksin, uykundan ve sosyal hayatından fedakarlık edeceksin." diyerek beni korkutan hocam, bunu niye yaptın? Oysa ben seni pek çok severim ya, korkutma bizi. Ha fedakarlık yapacak çok bir sosyal hayatım olmadığı için sıkıntı yok aslında lan. Bunu atlamışım.

Bak buraya yazıyorum yine, olacağı varsa bir şeyin nasıl da oluyor, aradan aylar yıllar geçse de oluyor işte, oluyor! Ağzımız kulaklarımızdan hiç inmese keşke.

Yarın şu hani en güzel dersim olan ve sınavından en fazla 20 beklediğim dil bilimini asacak olmanın huzuru içindeyim. Ha derse gitmişim ha gitmemişim nasıl olsa 20 alıyorum. Onun yerine spor ve çeviri gibi daha hayırlı(bol hayırlı) aktivitelerde bulunabilirim.

Uuups! Biri spor mu dedi? Spor günlerini seviyoruz.

aşk var, bir tek aşk var.
aşk varmı? var.
aşk var.

23 Kasım 2010 Salı

acımız büyük.

Sonunda beklenen mail gelir ve kitap çevirisine başlanır. Eğer elime yüzüme bulaştırmaz isem ben bu işi, Mart sonuna güzel şeyler olacak, çok güzel.

Öyle bir babam var ki, "A" desem not alıyor. Not almak iyidir güzeldir de her şey not alınmaz be adam, bu kadar detaycı bu kadar kuralcı olmasın insanlar ulan, isyanım resmen babama.

Sabahları 7 de kalkmalar falan zor geliyor, hayat zor geliyor, dersler zor geliyor, zor oğlu zor.

O değil de, Emre Altuğ 40 yaşındaymış. Yaşlanmış meğer, tabi hep genç kalamazdı; ama benim kafamda nedense 25 yaşında kendisi. Sonra benim 20 yaşında olduğumu düşününce Emre' nin (samimiyete gel) genç olmasının imkansız olduğunu fark ettim. Neredeyse biz yaşlandık, peh.

Eğer bütün tercümanlar dün Boğaziçi' ndeki gibi olacaksa bir tane de bana lütfen. Hem böyle iyi bir tercüme yapmak, hem böyle iyi bir ses tonuna sahip olmak hem de böyle yakışıklı olmak. Önünüzde saygıya eğiliyorum efenim.

Ben eğlendiğimi sanıyordum, zaman geçiriyordum güya meğer fark etmeden işler ciddiye binmiş, hisler duygulara sıçramış ve bu durum acı verici olmaya başlamış. Hayır işin garibi google a şimdi oturup 'üstün' 'körü' falan yazsam bulamam fotoğraflarını ama M. yazınca boy boy fotoğraflar, gözüme sokmak istercesine.

Bana acı çektirdiğin için teşekkür ederim M. Uzun zamandır kimseler acı çektirmemişti bak, iyi oldu bu çok da iyi güzel oldu. Şu an acımız çok büyük.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Sonsuz.

Daha kaç tane adamı takıntı yapacağım beynimde? Daha kaç tanesini saplantısal bir şekilde seveceğim? Kaç tanesinin gözlerinde kaybolup, boyunlarından öpeceğim ve sonra sarılacağım hiç gitmesinler diye? Daha kaç tanesinin fotoğrafını saklayacağım ve arada dönüp bakacağım o fotoğraflara? Kaç tanesinin ten rengini soyadım yapacağım ve suratlarını ezberleyeceğim? Kaç tanesi gidecek, kaçı kalacak? Kaç tanesinin kokusuyla nefes alacağım ve nefesimi vereceğim kokularıyla?

Sonsuz tane, sonsuz...

beyaz ten.

Beyaz bir ten. Beyaz teni seveceğimi bilmezdim. Beyaz ten, siyah saç, siyah göz. Nasıl desem? Çok bir siyah o gözler. Güzel bakıyorlar. Sadece iki adet zeytin misali göz; ama işte güzel bakmasını biliyorlar. Dudaklar, kalın. Orada öylesine durmuyorlar, bir anlamları var, bir işlevleri var o dudakların. Dudaklar hareket ediyor, ben izliyorum. Ne anlatıyorlar bilmiyorum, odaklanamıyorum konuşmalara, sözlere.. Ben dudakları izliyorum. Bir burun var mesela öyle yerinde duruyor öyle olması gerektiği gibi duruyor ki o burnu izliyorum dakikalarca. Ah, inan ne söylediğini duyamıyorum, duysam anlayamıyorum. Kulaklarım sağırlaşıyor. Sadece gözlerim görüyüor, suratını, vücudunu izliyorum. Tabi bunları, onun dikkati başka yerdeyken, bana bakmadığı zamanlar yapabiliyorum. Bana baktığı zaman ise, onun gözlerine bakmak.. işkence. Gözlerim gözleriyle karşılaşmasın diye kaçırıyorum onları, çünkü karşılaştıklarında tehlike arz ediyorlar.

Beyaz ten, siyah göz, siyah saç, büyük dudaklar, sıcak, çok sıcak.

21 Kasım 2010 Pazar

wrong questions with the wrong replies.

Merhaba ben Öykümsü, ünlü gördüğümde şaşırırım. Daha önce anlatmış mıydım? "aa ünlü" diye bağırırım falan, yaparım. Hem de sevdiğim bir kimse olması gerekmez o insanın, ünlü olması yeter. Ama anladım ki sadece ünlü gördüğümde bağırmıyorum, ben tanıdığım bir insanı gördüğümde bağırıyorum. Yani halktan insanlarında suratına "aa bilmemkim" diye bağırıyorum. En kötüsü ne biliyor musunuz? Gördüğümü sandığım kişinin o kişi olmaması ve benim suratına "aaa" diye bağırmam. Sonra "hmm o değilmiş" diyerek ortamdan uzaklaşarak kaçmam. Tabi karşı taraf ne olduğunu anlayamıyor, beni muhtemelen bir daha görmeyecekleri için sıkıntı yok.

Of öyle alıştım ki ebeveynsiz yaşamaya şu 9 günde. Bu gece gelecek olan anne babamı görünce onlara "neden geldiniz?" dememek için kendimi zor tutacağım sanırım. Onları seviyorum, sağlıklı, mutlu, huzurlu olup hep Prag' da yaşayabilirler bence, gerçekten benim için sorun değil.

Tatil bitmemeliydi ya. Şimdiden strese girdim. Rüyamda okulu görüyorum falan, uyuyamıyorum. Of of, şurada tek tesellim bir buçuk ay okula gidip sonra bir buçuk ay sömestır tatili yapacak olmamdır, dayanmalıyım!!!

Her gün yataktan kalkarken kendimi güçlü hissetmeye çalışmaktan yoruldum, yeni umutlarla yeni hayallerle güne başlayıp kendimi kandırmaktan yoruldum, bir şeyler yanlış ama ne?

"I was in the wrong place at the wrong time
For the wrong reason and the wrong rhyme
On the wrong day of the wrong week
I used the wrong method with the wrong technique
...
The wrong eyes on the wrong prize
The wrong questions with the wrong replies"

20 Kasım 2010 Cumartesi

*sarhoş.

Bugün hayatımda yaptırdığım (daha önce yaptırmamıştım) ve yaptıracağım en iyi masajı yaptırdım. İnanın, hala etkisindeyim sanki sarhoş etti beni o masaj. Ha masajı kim yaptı? Sevgili M., yani sevgili spor hocam....

Eğer ona olan zaafımı fark etmiş ve bir şekilde bunu kullanmaya çalışıyorsa onu önce bir kınardım herhalde ama yine de pek bir şey değişmezdi.

Tamam bana durduk yerde, 'gel bakalım şöyle sana bir masaj yapayım yavrum nihaha' demedi tabi. Dese de fark etmezdi ya neyse.. Sadece hayatımı zorlaştıran ağrılarımı gidermek için yaptı bu masajı, tamamen masum niyetlerle, tabi. İşe de yaradı şu an u-çu-yo-rum.

İnsanın tek gidince mutlu olduğu yer spor salonu ise sıkıntı var demektir. Gerçi deli gibi spor yapıyorum onun sayesinde, kilo veriyorum vs. O açıdan herhangi bir zararı yok tabi.

Üzerimde lanet var, bugün buna inandım kesinlikle. Bu haftanın başına kadar kimse tarafından ekildiğimi bilmezdim. Bu pazartesiden itibaren beni ekmeyen insan kalmadı. Normal değil bu durum ııh. Hani biri lanet okuduysa bana, ne bileyim olur ya mutlu olamayayım diye biri büyü yaptırdıysa falan adam gibi çıksın oraya. Lanet falan varsa da geçse iyi olur ben kafayı yemeden önce.

Masaj masaj masaj jasam jasam sajam ajasm aamjs aamjs ..........

19 Kasım 2010 Cuma

oh mis.

Bak şimdi, aynı birkaç saat içinde bira, şarap, votka, kola, ayran ve tekila içince ölmüyormuşsun. Hatta bir de üstüne çiğ köfte yiyorsun oh mis gibi.

Bazen çok değişik ve birbirini tanımayan insanları bir araya koyunca o kadar korkunç tablolar çıkmıyormuş ortaya, gülüyor eğleniyormuşsun. Hoş bir insan topluluğu yaratıyormuşsun falan filan.

Sarhoş halini görmediğin arkadaş,çok da yakın değildir aslında. Sarhoş halini gördükten sonra ise daha yakın olursun, ilişkide level atlarsın adeta.

Güzel günler göreceğiz güneşli günler, lan.

17 Kasım 2010 Çarşamba

a cog in the wheel.

Ebeveynsiz hayatın şüphesiz ki en çok, istediğim zaman bilgisayar karşısında veya televziyon karşısında, salonun ortasında oturarak içki içebilme rahatlığını seviyorum. Seviyorum lan.

Iıı benim sol bacağım var ya.. artık yok. Mesela bugün topallayarak yürüdüm falan. Alırlar bu bacağı en yakın zamanda. Yarın spor hocama hesap sormaya gideceğim.

Sessiz sönük bir bayram günüydü, öyle çok hareketli olmasına da gerek yoktu zaten ama. Bir anneanne iki torun ne kadar bayram olabilir ki? Akrabam yok lan benim.

Kulağımda mp3 üm varken ve deli gibi dans ederken ev süpürmek çok zevkli ve insan psikolojisini olumlu yönde etkileyen bir aktivite, herkeslere öneririm.

En garibi, feysbukta tanımadığım insanlardan 'iyi ki doğdun' mesajı almak. Belki aynı orta okulda okuduk, belki aynı lisede, ne biliyim herhangi bir alanda aynı havayı soluduk belki fakat ne sen beni tanıyorsun, ne ben seni tanıyorum, garip yahu.

Olum zaman çok hızlı geçiyor, her gün biraz daha şaşırıyorum. Neyse, önemli olan birlikte, huzurlu olmak beyler.

Mü'ye de özel teşekkür buketi. Anlar o.

15 Kasım 2010 Pazartesi



volver...
con la frente marchita
las nieves del tiempo
platearon mi sien
sentir...
que es un soplo la vida
que veinte años no es nada
que febril la mirada
errante en la sombra
te busca y te nombra..

beyaz çikolata.

En çok muhabbetim olan insan, dominos pizza adam. Telefonda saatlerce olmasa da dakikalarca konuşup telefonda karşılıklı kahkaha attığımızı bilirim onunla. Coupling' deki Jane gibi pizzacı fantezim de yok ama hah.

Bir on yedi kasımda bana çikolata almıştı bir İskoç arkadaşım,nasıl mutlu olmuştum. En çok mutlu olmuştum. Beyaz çikolataydı, hiç unutmam.

Bazen öyle iyi insanlar görüyorum ki bana öyle iyi davranıyorlar ki, adamım ben buna değmem ya diyorum. Bu kadar iyi olmanın ne gereği var. Yazık. İyiler sevilmez, nokta. Kötülere ise taparsın.

Ohh arkadaş tarafından ekilmenin tadını hiçbir şey vermiyormuş meğer, bir ekildim rahatladım. Çok pis yazdım bunu kenara ama. Sinema zevkimin içine edecek ne vardı şimdi şu tatil gününde lan?

Beklemekten daha korkunç bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bir haber, bir mesaj, bir mail beklemek var ya, oy ölüm gibi resmen. Sayfayı yenileyip duruyorsun ama mail sayısı hiç değişmiyor, hiç.

Araba yarışı kadar stres attıran başka bir şey bilmiyorum ben. Çok zevkli lan, tekrar çocukluğuma döndüm.

Ben artık sırtı kaslı bir insanım. Kol, bacak falan geçtim. Sırtı kaslı olmak.. Evrim geçirdiğime inanıyorum. Sevgili spor hocam sağ olsun, canımı çıkarmaktan hiç vazgeçmiyor. Onu seviyoruz.

O değil de, giderek daha da rezil adamlar oluyoruz. Bunun farkında olmak ve bu konuda hiçbir şey yapmamak da çok acı.

En tehlikeli insan da paranoya kuran insandır, ötesi yoktur. O insan var ya o insan,hiç olmamalı.

Bence hayat şu an Prag' da karı,koca gezen ebeveynlerime güzel, selam olsun oralara.

14 Kasım 2010 Pazar

yeah, we're going down.

Bazen abartmayı dahi abartabilirim, sen bana aldırma ne olursun. O bazen' ler bazenlikten çıkarsa işte o zaman sıkıntı var demektir.

Kabus görüyorum kaç gecedir, hep aynı adam var. Beni korkutuyor adam, hayatı siklemeyen tavırları, rahatsızlık verici davranışları her an gidecekmiş gibi de bir duruşu var. Yüzüne karşı milyon defa bağırıyorum "Git artık, git!" diye, gitmiyor. Hiç gitmedi. Gitmeyecek.

Bazen de çok canım acıyor mesela, gereğinden fazla canım acıyor. Canımın acısı yetmiyor bir de üşüyorum özellikle burnum donuyor. Hem canım acıyor, hem burnum üşüyor hem de yalnızım. Çok boktan lan.

13 Kasım 2010 Cumartesi

yayaye coco jambo yayaye.

Derslerden dolayı uzun süre yazamayınca ve çok şey yazmak isteyince hiçbir şey yazamıyor insan, nereden başlayacağını bilemiyor falan. Ama şöyle bir başlayayım dedim, öncelikle iki haftalık bir vize dönemini kah gülerek kah ağlayarak atlatmış bulunuyoruz. O zaman yayaye coco jambo diyerek mutluluğumu dile getirmek isterim efenim. Ayrıca bu gece ana, babamı yurt dışına yollayarak tam 7 günlük ebeveynsiz bir hayata adım atıyor olmanın sevinci de ne yalan söyleyeyim bir başka oluyor şimdi.

Sınavlarımın arasında da özellikle dilbilimden bahsetmek istiyorum. İMT tarihi böyle bir sınav görmedi beyler. En fazla 20 puan alabileceğimiz bir sınava girdik. Sınav kağıtları dağıtıldığında hepimiz bön bön baktık sonra bir kahkaha patlattık. Sınıfça dilbilimden kalacağız sanırım. Tek bir insan geçecek o sınavdan, kim mi? Tabiki S.A. O adamdaki potansiyeli bilim adamları dahil daha çözemedik araştırmalarımıza hızla devam ediyoruz.

Dünkü formasyon sınavı ise hayatımın en ilginç sınavlarından biriydi. Tam 6 tane gözetmenin bulunduğu bu sınava bu kadar önem verilmesine de bir anlam veremedik. Öss' de bile en fazla 2 gözetmen olurdu lan ne bu kıytırık formasyon sınavı için bu kadar titizlenmeler?

Önemli olan bu iki haftayı atlatmış ve tatile girmiş olmak tabi. Ha çok mu boş olacağım yapacak bir şeyim yok mu? Tabi ki var olmaz mı.. Şimdi zaman çeviri zamanıdır beyler. Ama önce durun biraz şu atari oyunlarından oynayayım. Az biraz.

O değil de, bazı insanlar var ki, yaşamaları gerçekten gereksiz. Entel görünümlü kıro lar bunlar. En zararlı tipler yani. İşte anadolu rock yapan falan, şiir yazdığını sanan ama yazdığı şey bir boka benzemeyen, buna rağmen kendini çok iyi sanıp öz güveni acayip yüksek olan insanlar.. Bu insanlara karşı toplu katliam yapmak istiyorum. Yaşamaları yanlış ve gereksiz.

Ya profiterol e böyle ağız dolusu 'profitorol' deyince daha bir güzel olmuyor mu? Sanki işte tam o hissi veriyor gibi.

7 Kasım 2010 Pazar

çikolata likörüm, frambuazlı çiizkeykim.

Şimdi odamı tasvir etmek gerekirse, önümde sabah kahvaltısından sonra içtiğim türk kahvesi fincanı diğer yanımda yemeğin yanında içtiğim kola kutusu, önümde annemin demin getirdiği schweppes bardağı, dört tane defter iki tane kitap bolca silgi tozu ve karalama kağıdı buruşturulmuş müsfetteler, masa lambası açık, yatağımda yine oraya buraya fırlatılmış kitaplar.. İşte ben bu haldeyim. Yaklaşık iki haftadır bu haldeyim ve hala önümde beş gün var. Beş gün sonra özgürlüğün kapıları açılır veee... Stop.

Oysa şu an öyle çok mutluyum ki, sebebi yarınki simultane dersinin iptali ve dolayısıyla derse gitmeyip evde ders çalışabilecek olmam. Yavaştan sıyırıyorum evet, umrumda mı? Hayır.

Benim annem var ya benim vize-final dönemlerimde dünyanın en iyi annesi oluyor. Keşke hep sınav döneminde olsak. Ney? Yok yanlış oldu.

Eveet bugün de evimizde Avusturya'dan gelen Mozart isimli içkimizi yudumluyoruz. Galiba ailece alkolik olacağız da bu içtiğim kakaolu çikolata likörü var ya... dünyalara bedel. oh.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya, demeleri boşa değilmiş. Gerçekten de bir zamanlar daha masummuşuz daha art niyetsiz daha safmışız. Artık değiliz.

6 Kasım 2010 Cumartesi

M.

Evimizde hala son süratle italyan ürünleri tüketiliyor. Yemekte italyan makarnası yeniyor ve ardından italyan şarapları içiliyor falan. Ben durumdan pek şikayetçi değilim tabi, özellikle şarap kısmında. Şarap, italyan şarabıdır nokta.

Gerçi hukuk çalışırken şarap içmek o kadar keyifli olmuyor ama şaraptan sonra huku bile bir güzel geliyor insanın gözüne orası ayrı.

"Have you met Ted?" numarasını yapmayı zamanında hangimiz istemedik ki? İstedik ama yapmadık. Oysa sevgili üniversitenin güzel bahçesinde bunu yapıyor insanlar. İ.K ile masum bir şekilde bankta otururken yanımızda beliriveren tiplerinden saçma bir harekette bulunacakları belli olan iki insandı onlar. Sonra biri dönüp "Siz x' ( çocuğun adını vermemek için değil, adını hatırlamadığım için)le tanıştınız mı?" dedi. O an neden bunu yapmayı çok isteyip yapmadığımızı anladım. Meğer yapınca çok salak duruyormuş insan.

Ancak fark ettik ki, biz artık okulumuzun bahçesini seviyoruz. O bahçede muhabbet edip birbirinden çok farklı insanları incelemeyiz seviyoruz işte. Bu arada asosyalliğimizin en birinci sebebi de o insanlar gibi farklı olmamamızdır, bu böyle biline. Biz sıradan hayatları olan, sınav zamanı ders çalışan sınıfta kalmayan insanlarız ondan çevremiz yok, bunu bu gece çözdüm evet. Çözmem iyi mi oldu onu bilemedim.

Artık kendimi tutamayıp "süzme bal dudaklara bak bak bak bak doyaağmağdım." diye şarkılar söyleyceğim. Ben ona bak bak doyamıyorum, eminim o da benim ona olan hayranlığımın farkında ama neyse. Lütfen bu kadar güzel olma ve böyle güzel gülme, sana yalvarıyorum M.

5 Kasım 2010 Cuma

no pierdas la esperanza.

Bak ciddi ciddi söylüyorum, iyi geçen bir sınavın verdiği hazzı bir de spordan sonra alınan duşun verdiği keyfi hiçbir şey vermez. Hele hele iyi geçen bir sınavdan sonra öyle gaza geliyorum ki "ıı ne bilmiş kız şuna bak." diyebilirsiniz bana, o kadar.

Haftaya 4 gün içerisinde tam 6 sınavım var, bir de yetmezmiş gibi ispanyolca kursları var falan. Bazen gerçekten yok olmak istiyorum yani evet tam anlamıyla yok olmak.

Mesela bazen de uyanmak istemiyorum. Güne başlamak istemiyorum falan. Rüyalarımda her şey daha güzel ve ben rüyalarımda kalmak istiyorum.

Tek heyecanlı olay, kardeşimin bir arkadaşından eski atari oyunlarımızın olduğu bir cd alması oldu. Deli gibi oynardım ben onları, çocukluğum onlarla geçti ve şu an oynayacak zaman yok. Al işte bayramda yapılacak bir aktivite daha:
Bilgisayar oynanacak ve asosyalliğe asosyallik katılacak.

Gerçi eğer Üstün' le beraber şu iki kişilik oyunlardan oynarsak biraz sosyal olmaz mıyız? Hani tek kişi değil de iki kişi falan diye.. Belki.

Yarın spor salonumda çok sevgili spor hocamla ölçüm yapıp yeni bir programa geçeceğiz, yarın güzel bir gün olabilir umudum var bu yönde.

Umudu olmayan insanlar zaten ölüyormuş. Öyleymiş.

4 Kasım 2010 Perşembe



"Let's be alone together.
Let's see if we're that strong.
Yeah let's do something crazy,
something absolutely wrong
while we're waiting
for the miracle, for the miracle to come.

Nothing left to do ... "

2 Kasım 2010 Salı

D) Ich weiss nicht.

Yazı yazıp bir şeyler okumaktan gözlerim bozulacak artık, şu vize haftasını bir atlatsak sağ sağlim.

Hangi taşı kaldırsam altından Roman Jakobson çıkıyor, sıkıldım artık senden be adam 3 yıldır!

Ders çalışmak bana hiç yaramadı, her an bir şeyler yiyeyim içeyim istiyorum. Vize haftası bitene kadar obez olmazsam iyidir ben.

Bence en iyi anne, markete giderken "Anne bana da bir bira kap gel." dediğinizde size hiçbir şey sormadan biranızı alıp gelen önünüze koyan annedir. Gördü kadın arabesk dinleyerek almanca çalıştığımı tabi anladı durumumu ne yapsın. Seviyorum seni anne.

Ben güzel bir kasım beklerken, kasımın vize haftasıyla başlıyor olması iyi bir işaret midir sizce.

Bugün Alman usulü bir Almanca sınavı olduk. İlginçti. Şıklıydı sorular, dört şık vardı ve bütün D şıklarında "ich weiss nicht(Bilmiyorum)" yazıyordu. Yani eğer sorunun cevabını bilmiyorsanız soruyu boş bırakmayıp D şıkkını işaretliyorsunuz. Bu Almanlar garip lan valla bak.

Otobüste yanımda oturan amca gazetesine doğru eğilmiş heycanlı bir şekilde bir köşe yazısı okuyordu. Yarım saat okuması bitmedi amcanın, ben de merak edip yan gözle ne okuyor bu amca bu kadar uzun diye baktım. Meğer adam uyumuş lan. Gazeteye doğru uyumuş ama horlaya horlaya uyuyormuş. O an yaşadığım hayal kırıklığını size anlatamam. Çok üzüldüm.

Sürekli şu vize haftası bitsin' li cümleler kuruyorum. Sanki vize haftası bitince hayatımda çok şey değişecekmiş gibi. Haha. Siz de kahkaha atmak istemediniz mi yani şu an?

patates.

Annemler İtalya' dan döndüklerinden beri evde italyan kahveleri, italyan makarnaları italyan bilmemnesi içilip yeniyor. En son annem italyadan aldığı kahve sosunu benim yaptığım halis mulis Türk kahvesine koymaya çalışınca orada koptu ipler. "Amma çabuk İtalyan kölesi olmuşsunuz be!" dedim, annemse beni takmadan italyan soslu türk kahvesini yudumlamaya başladı.

Dün spor salonunda en sevgili spor hocam, belimde stres biriktiğini ve masajla bu stresten kurtulabileceğimi söyledi. Ben de önce boş boş bakıp sonra "Ay şekerim, her hafta düzenli masajımı yaptırırım da bu hafta zamanım olmadı biliyor musun?" dedim. Yok hayır öyle demedim, hatta hiçbir şey diyemedim. Ne masajı lan? Düzenli spor salonuna giden insan düzenli masaj yaptırır diye bir çıkarımda bulunduysa da sıkıntı var bence. Ama ever belimde stres birikmiş orası kesin, hatta sırf belimde değil de neyse.

Biz insan oğlulları, insan ilişkilerimizin içine etmeyi nasıl da iyi biliyoruz ha. Türü hiç fark etmez, herhangi bir ilişkinin içine çok rahatlıkla umursamadan edebiliriz. Ama yıllar geçince de insan hala düşünmeye devam ediyor "Ben nerede yanlış yaptım?" diye. Sen doğarak yanlış yaptın be anam, çıkmayacaktın ananın karnından hiç.

İşte hayatı en basit şekilde anlatan çok sevdiğim karikatürde şöyle diyor:

- O başka ellerde saltanat sürerken, ben serseri rüzgarlarda savrulup durucam ve bu dipsiz uçurum hayatımı başka sevgilerde teselli arayarak yaşayacağım artık... Yaşamaksa bu!..
+ Patates mi söylesek ya?!


Mesela öyle farklı bir şey olsun ki ne bileyim, geceyken güneş açsın,acıdan tatlı tatlıdan acı tat gelsin,bilmiyorum işte bir saat 60 dakike olmaktansa 30 dakika olsun, dünya zikzaklar çizerek güneş sisteminden çıksın falan sonra simultane çevirinin ortasındaki bir tercüman konuşmayı unutuversin birden böyle şeyler olsun, farklı bir şeyler istiyorum artık anlıyor musunuz hey?