Bugün sizlere tıbbi bir durumdan bahsedeceğim.
Beynimizdeki parazitlerle birlikte yaşadığımızın farkında mısınız? Her gün beynimizden bir parça daha kemiren ve beyin fonksiyonlarımızı zaman içerisinde ağır ağır kaybetmemize neden olan parazitler.
İnsanlardan bahsediyorum, beynimizde yer edinmiş, çıkıp gitmek bilmeyen insanlardan.. Öyle ya da böyle bir şekilde öğreniyoruz parazitlerimizle yaşamayı. Önceleri, beynimizden kopardıkları parçalar büyük acılara sebep olabiliyor. Sadece beynimizde görülmüyor verdikleri hasarlar, tüm vücudumuzda farklı belirtilerle ortaya çıkıyor; kalp atışındaki inkoordinasyon, midede bulantı, zaman zaman baş dönmesi şeklinde.Bir süre sonra her şeye karşı bir bağışıklık sistemi geliştiren mükemmel vücudumuz, beynimizdeki parazitlere karşı da geliştiriyor. Bağışıklık sisteminin oluşmasından sonra, etkiler yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Ancak, grip ve üşütme gibi durumlarda zayıf düşen bağışıklık sistemimizle birlikte parazitlerin etkileri yeniden ortaya çıkabiliyor. Antibiyotiğin pek bir etkisi olmadığı gözlemlendi. Kesin bir tedavisi olduğu bilinmiyor. Bu nedenle, onlarla yaşamayı öğrenmeniz gerekiyor.
Geçmiş olsun.
30 Mart 2011 Çarşamba
28 Mart 2011 Pazartesi
based on a true story, no: bilmem kaç.
Onu çevir, şunu oku, bunu izle, oraya git derken yazacak şeyler birikmiş meğer.
Öncelikle sevinçten çığlık atmak istiyorum izninizle: Dün gece saat 3 sularında roman çevirisi bitti. 550 sayfa bitti. Dört aylık bir çeviri sürecinden bahsediyorum, az uz değil. Bu hafta da düzeltme işlemleriyle uğraşıp hafta sonu romanımı teslim edeceğim. Cengiz Han' la ilişkimizin sonuna geldik sayılır. Ancak onun hayatımdaki yerini asla unutmayacağım. Çünkü,o benim ilklerimden biri. Evet, şu an abartıyorum.
Bir kaç haftadır insan ilişkilerine dair gözlemlediğim bazı noktaları paylaşmayı borç bilirim;
Yakın erkek arkadaşın, arkadaşlıktan çıkıp başka konumlara geçmeye çalışma çabaları insanı derinden yaralayabilir. Yakın erkek arkadaş, konumunu bilmeli ve düzeni bozmamalıdır. Aksi takdirde, yakın arkadaşlıktan uzak arkadaşlığa geçiş yaşar. (based on a true story) Tüm yakın erkek arkadaşlara sesleniyorum, kendinize gelin beyler.
Ha bir de yüz yıllardır süre gelen inanışın bir kez daha doğruluğu kanıtlanmıştır: Kaçan kovalanır. Aylardır hayran hayran seyrettiğim M' nin şu an bana iki günde bir mesaj attığını ve benim onu bazen bahanelerle reddettiğimi ya da ona hiç cevap vermediğimi düşünecek olursak, erkek basit bir canlıdır. Erkek, kadının oyununa çok çabuk gelir. Kadın ise bir türlü, erkeğin basit bir canlı olduğunu öğrenemediğinden enayi konumuna düşer.
Gözlemlerim, fark ettiğiniz gibi aslında çok alışılagelmiş hepimizin önceden bildiği detaylardır. Ancak; yukarıda bahsettiğim iki durumu da belki defalarca yaşamış insanlar bile bir sonrakinde aynı hayatı yapmaktan geri kalmıyor ve gözünü gerçeklere yumuyor. Hata yapmaktan çekinmem, hata insana öğretir. Fakat, aynı hatanın bir ikincisi olmaz, demiştim kendi kendime aynı hataları binlerce kez yapan biri olarak.
Çünkü; bazı hatalar alışkanlık haline geliyormuş. Siz hatalardan vazgeçseniz de hatalar sizden geçemiyormuş.
Öncelikle sevinçten çığlık atmak istiyorum izninizle: Dün gece saat 3 sularında roman çevirisi bitti. 550 sayfa bitti. Dört aylık bir çeviri sürecinden bahsediyorum, az uz değil. Bu hafta da düzeltme işlemleriyle uğraşıp hafta sonu romanımı teslim edeceğim. Cengiz Han' la ilişkimizin sonuna geldik sayılır. Ancak onun hayatımdaki yerini asla unutmayacağım. Çünkü,o benim ilklerimden biri. Evet, şu an abartıyorum.
Bir kaç haftadır insan ilişkilerine dair gözlemlediğim bazı noktaları paylaşmayı borç bilirim;
Yakın erkek arkadaşın, arkadaşlıktan çıkıp başka konumlara geçmeye çalışma çabaları insanı derinden yaralayabilir. Yakın erkek arkadaş, konumunu bilmeli ve düzeni bozmamalıdır. Aksi takdirde, yakın arkadaşlıktan uzak arkadaşlığa geçiş yaşar. (based on a true story) Tüm yakın erkek arkadaşlara sesleniyorum, kendinize gelin beyler.
Ha bir de yüz yıllardır süre gelen inanışın bir kez daha doğruluğu kanıtlanmıştır: Kaçan kovalanır. Aylardır hayran hayran seyrettiğim M' nin şu an bana iki günde bir mesaj attığını ve benim onu bazen bahanelerle reddettiğimi ya da ona hiç cevap vermediğimi düşünecek olursak, erkek basit bir canlıdır. Erkek, kadının oyununa çok çabuk gelir. Kadın ise bir türlü, erkeğin basit bir canlı olduğunu öğrenemediğinden enayi konumuna düşer.
Gözlemlerim, fark ettiğiniz gibi aslında çok alışılagelmiş hepimizin önceden bildiği detaylardır. Ancak; yukarıda bahsettiğim iki durumu da belki defalarca yaşamış insanlar bile bir sonrakinde aynı hayatı yapmaktan geri kalmıyor ve gözünü gerçeklere yumuyor. Hata yapmaktan çekinmem, hata insana öğretir. Fakat, aynı hatanın bir ikincisi olmaz, demiştim kendi kendime aynı hataları binlerce kez yapan biri olarak.
Çünkü; bazı hatalar alışkanlık haline geliyormuş. Siz hatalardan vazgeçseniz de hatalar sizden geçemiyormuş.
26 Mart 2011 Cumartesi
23 Mart 2011 Çarşamba
noksan
Bugün aklıma bir şey düştü yolda yürürken. Lise zamanlarında, üç aylık klasik gitar dersi aldım ben. Dersi veren hocam, aslında profesyonel bir gitar hocası değildi. Sadece annemin arkadaşının yeğeniydi ve bir üniversite öğrencisiydi. Benden beş yaş büyüktü. Haftanın üç günü, annemin çalıştığı iş yerinde buluşur, iş yerinin beşinci katında( iş yeri eniştemin olduğundan herhangi bir sıkıntı çıkmadan)normal bir ev dairesinde dersimizi yapıyorduk. Ben ona ismiyle hitap etmekten utanır, isminin yanına 'Abi' kelimesini de koyardım. Aradaki beş yaş az değil derdim, kendi kendime.
Gitar hocamın, yakışıklı bir üniversite öğrencisi olması hayatımı büyük ölçüde etkilemişti doğrusu. Üniversite öğrencisi olmak önemliydi o zaman benim için. Farklı bir büyüsü vardı onun. Daha bilgili, daha kültürlü, daha esprili yani bütün daha' lar sanki ondaydı.
Ben ise ergenlik çağlarının tam en zorlu zamanlarında, kendimi çirkin bulduğum, yüzümü, vücudumu kısaca bana ait hiçbir şeyi beğenmediğim o korkunç dönemdeydim. Bir üniversite öğrencisinin benle gülüyor, konuşuyor, benimle beraber gitar çalıp şarkı söylüyor olması beni çok heyecanlandırmıştı.
Artık, sürekli ders günlerinin gelmesini bekler olmuştum. Her derse giderken, karşımdaki erkeği etkilemek üzere farklı kıyafetler giyiyor farklı saç şekilleri yapıyordum. Diyete başlamıştım, kilo vermeye kararlıydım. (yıllardır değişmeyen alışkanlıklar) Utangaçtım, çekingendim kısacası henüz çok çocuktum.
O ise, benim gözümde olgun bir insandı. Ders zamanı sadece gitar çalıp şarkı söylemezdik, sohbet de ederdik. Bana üniversite hayatını anlatırdı. Aslında İzmirliydi ancak Ankara' da okuyordu. Yaz tatilinde annesinin yanına gelmişti, İstanbul' a. Tatilin bitmesiyle tekrar, Ankara' ya dönecekti. Büyük ihtimalle bir sevgilisi vardı. Ders sıralarında telefonunun çalmasını ben buna yormuştum en azından.
Beni küçük bir çocuk olarak gördüğünü düşünüyor bir de buna üzülüyordum. Onu etkilemenin tek yolu güzel gitar çalmaktı(ben böyle düşünmüştüm) ve bu yüzden üç ay hiç durmadan gitar çalıştım. Evde gitar çalışırken, ertesi gün derste yeni bir şarkı öğrendiğimi ona söyleyecek ve şarkıyı çalacaktım. Çok etkilenecekti. Etkilenince ne olacaktı bilmiyorum, beni beğenecek miydi, bana sarılacak mıydı? O an karşımdaki erkekten ne isteyebilirdim ki? Büyük ihtimalle sadece kendimi önemli hissetmek istiyordum.
Şarkı söylerkenki ciddiyeti, ders aralarındaki espritüelliği, sesinin güzelliği, kısa saçı ancak arka tarafta bıraktığı ve ördüğü bir tutam, bunların hepsini gözlerimi dört açarak inceliyordum. Gitar tellerinin fazladan kalan kısımlarına her bir sevgilisinden bir toka bağlaması da aşk hayatının hareketli olduğunu gösteriyor ve beni üzüyordu. Yine bir ders arasında evdeki pinpon masasını fırsat bilerek pinpon oynamamız, evin terasına hava almaya çıktığımızda onun sigara içişi, her şeyini ama her şeyini ezberlemiştim.
Aradaki beş yaşın bana dağlar gibi görünmesine rağmen yine de hayallerimi kurmaktan geri kalmıyordum. Şimdi anlıyorum, aradaki beş yaş değildi belki önemli olan; ancak bir lise ve bir üniversite öğrencisi arasında dağlarca fark vardı. Ayrıca ben çok toy ve çok saf bir lise öğrencisiydim.
Hikayenin pek sonrası yok. Ben üç ayımı onunla aynı mekanda bulunduğum her anı eğlenerek ve onu etkilemeye çalışarak geçirdim Öyle bir şey tabi ki olmadı. Üç ay bittikten sonra Ankara' ya döndü ve gitar derslerimiz de sonlanmış oldu. O gittikten sonra uzun bir süre dışarıda gördüğüm tüm erkekleri ona benzetmem çok ilginçti.Sonra geçti tabi bunlar ve her şey normale döndü. Ara ara gelir aklıma, telefonumda numarasını görürüm bazen ama hiç aramam. Tamamlanmamış hikayeleri daha çok seviyorum; çünkü hiçbir şekilde bozulmuyorlar.
Gitar hocamın, yakışıklı bir üniversite öğrencisi olması hayatımı büyük ölçüde etkilemişti doğrusu. Üniversite öğrencisi olmak önemliydi o zaman benim için. Farklı bir büyüsü vardı onun. Daha bilgili, daha kültürlü, daha esprili yani bütün daha' lar sanki ondaydı.
Ben ise ergenlik çağlarının tam en zorlu zamanlarında, kendimi çirkin bulduğum, yüzümü, vücudumu kısaca bana ait hiçbir şeyi beğenmediğim o korkunç dönemdeydim. Bir üniversite öğrencisinin benle gülüyor, konuşuyor, benimle beraber gitar çalıp şarkı söylüyor olması beni çok heyecanlandırmıştı.
Artık, sürekli ders günlerinin gelmesini bekler olmuştum. Her derse giderken, karşımdaki erkeği etkilemek üzere farklı kıyafetler giyiyor farklı saç şekilleri yapıyordum. Diyete başlamıştım, kilo vermeye kararlıydım. (yıllardır değişmeyen alışkanlıklar) Utangaçtım, çekingendim kısacası henüz çok çocuktum.
O ise, benim gözümde olgun bir insandı. Ders zamanı sadece gitar çalıp şarkı söylemezdik, sohbet de ederdik. Bana üniversite hayatını anlatırdı. Aslında İzmirliydi ancak Ankara' da okuyordu. Yaz tatilinde annesinin yanına gelmişti, İstanbul' a. Tatilin bitmesiyle tekrar, Ankara' ya dönecekti. Büyük ihtimalle bir sevgilisi vardı. Ders sıralarında telefonunun çalmasını ben buna yormuştum en azından.
Beni küçük bir çocuk olarak gördüğünü düşünüyor bir de buna üzülüyordum. Onu etkilemenin tek yolu güzel gitar çalmaktı(ben böyle düşünmüştüm) ve bu yüzden üç ay hiç durmadan gitar çalıştım. Evde gitar çalışırken, ertesi gün derste yeni bir şarkı öğrendiğimi ona söyleyecek ve şarkıyı çalacaktım. Çok etkilenecekti. Etkilenince ne olacaktı bilmiyorum, beni beğenecek miydi, bana sarılacak mıydı? O an karşımdaki erkekten ne isteyebilirdim ki? Büyük ihtimalle sadece kendimi önemli hissetmek istiyordum.
Şarkı söylerkenki ciddiyeti, ders aralarındaki espritüelliği, sesinin güzelliği, kısa saçı ancak arka tarafta bıraktığı ve ördüğü bir tutam, bunların hepsini gözlerimi dört açarak inceliyordum. Gitar tellerinin fazladan kalan kısımlarına her bir sevgilisinden bir toka bağlaması da aşk hayatının hareketli olduğunu gösteriyor ve beni üzüyordu. Yine bir ders arasında evdeki pinpon masasını fırsat bilerek pinpon oynamamız, evin terasına hava almaya çıktığımızda onun sigara içişi, her şeyini ama her şeyini ezberlemiştim.
Aradaki beş yaşın bana dağlar gibi görünmesine rağmen yine de hayallerimi kurmaktan geri kalmıyordum. Şimdi anlıyorum, aradaki beş yaş değildi belki önemli olan; ancak bir lise ve bir üniversite öğrencisi arasında dağlarca fark vardı. Ayrıca ben çok toy ve çok saf bir lise öğrencisiydim.
Hikayenin pek sonrası yok. Ben üç ayımı onunla aynı mekanda bulunduğum her anı eğlenerek ve onu etkilemeye çalışarak geçirdim Öyle bir şey tabi ki olmadı. Üç ay bittikten sonra Ankara' ya döndü ve gitar derslerimiz de sonlanmış oldu. O gittikten sonra uzun bir süre dışarıda gördüğüm tüm erkekleri ona benzetmem çok ilginçti.Sonra geçti tabi bunlar ve her şey normale döndü. Ara ara gelir aklıma, telefonumda numarasını görürüm bazen ama hiç aramam. Tamamlanmamış hikayeleri daha çok seviyorum; çünkü hiçbir şekilde bozulmuyorlar.
21 Mart 2011 Pazartesi
yes, you will die; did you expect me to lie?
Pink Martini' nin içimde dans etme hissiyatını yaratan ezgileri ve ispanyolca sözcükleriyle bezenmiş şarkılarını dinleyerek elimde içkim, kokteylden yeni çıkmışım üzerimde de tuvaletim varmış gibi dans etmek istiyorum. "La Soledad" ın sözlerini ezberleyip benimsedim. Yaylı çalgılar olsun her yerde istiyorum. Uçuyormuşum gibi bir his oluyor o zaman.
Neyse Pink Martini' nin büyülü müziğinden gerçek hayata geçersek, her ne kadar geçmek istemesem de, kitabın son haftasındayım, kalan sayfa sayısı 59. Bugün ağlayacaktım çeviri esnasında. Cengiz Han, içimi yaktı ve kitap tarih romanı olmaktan çıkıp drama dönüştü. Kitap, anca son 50 sayfada heyecanlı olmaya başladı. Okuyacaksanız son 100 sayfayı okuyun yeter, ha okumayacaksanız ona da eyvallah. Ama sonra göbeğinize falan imza istemeyin. (bknz. Mü)
Okulu bitirmeme 1 buçuk seneden az kala keşfettim metrobüsle daha hızlı eve geldiğimi. Geç oldu güç olmadı. Her gün kazanacağım 50 dk' ları hesaplarsam ki,yaparım deliyimdir, ortaya baya uzun zaman süreçleri çıkacaktır.
Neyse, Subutay' ın Cuci' ye dediği gibi. "Yes, you will die; did you expect me to lie?" (Türkçesini kitapta bulursunuz.) Öleceğiz lan bir gün, valla bak.
Neyse Pink Martini' nin büyülü müziğinden gerçek hayata geçersek, her ne kadar geçmek istemesem de, kitabın son haftasındayım, kalan sayfa sayısı 59. Bugün ağlayacaktım çeviri esnasında. Cengiz Han, içimi yaktı ve kitap tarih romanı olmaktan çıkıp drama dönüştü. Kitap, anca son 50 sayfada heyecanlı olmaya başladı. Okuyacaksanız son 100 sayfayı okuyun yeter, ha okumayacaksanız ona da eyvallah. Ama sonra göbeğinize falan imza istemeyin. (bknz. Mü)
Okulu bitirmeme 1 buçuk seneden az kala keşfettim metrobüsle daha hızlı eve geldiğimi. Geç oldu güç olmadı. Her gün kazanacağım 50 dk' ları hesaplarsam ki,yaparım deliyimdir, ortaya baya uzun zaman süreçleri çıkacaktır.
Neyse, Subutay' ın Cuci' ye dediği gibi. "Yes, you will die; did you expect me to lie?" (Türkçesini kitapta bulursunuz.) Öleceğiz lan bir gün, valla bak.
20 Mart 2011 Pazar
hayat, sokakta.
Sonunda ergenlik depresyonlarımı bir kenara atarak depresyon dışı bir şeyler yazabilecek duruma geldiğime de karar vererek yazıyorum buraya. Hoş bir hafta yaşanmadı benim tarafımdan. Okul ve spor asıldı bolca, abur cubura dadanıldı evden fazla çıkılmadı ve güne başlamak istenmedi.
Ergen depresyonu demek de pek mantıklı değil aslında, hayır aynıları elli küsür yaşındaki insanın da başına geliyor. Menapoz desem değil, daha erken lan! Nedir bilemedim, neyse geçiyorum.
Ne olursa olsun, evde üst üste iki gün oturulmaz, nokta. Bünye meselesi belki, bilmiyorum. Kötü oluyorum yani içim daralıyor, fenalaşıyorum. Bugün çıkıp rahatladım adeta. Dışarısı, güzel. Dışarısı, iyi. Sokakta hayat var. Mesela; Kabataş' tan motorla Üsküdar' a geçerken motorun dışında durunca yüzüme çarpan rüzgar hayatın ta kendisi. Ya da Galata Kulesine doğru inen eğri büğrü sokaktaki esnaf hayat. Ev, hayat değil. Orası kesin.
Geçen yaz çalıştığım Eğitimde Çağdaş Drama semineri, nisan ayının ortasında bir daha yapılacak. Ve bizler çevirmen olarak çalışacağız. Bugün de bir iş toplantısındaydım. Ne kadar havalı "iş toplantısındayım demek." onu fark ettim. Hele hele "Çevirmen Hanım" diye hitap edilmek de en bir hoş. Neyse nisan da dolu dolu bir ay olacak gibi.
Bir de sıkıldıkça evinin dekorasyonunu, eşyaların yerini değiştiren kadınlar gibi ben de bloğumun şeklini şemalini değiştirip duruyorum. Ama bunu sevdim, bu kalsın.
Not: Kitapta kalan son 79 sayfa ve son bir buçuk hafta. Nisanda her şey daha güzel olacak. Sevgiler.
Ergen depresyonu demek de pek mantıklı değil aslında, hayır aynıları elli küsür yaşındaki insanın da başına geliyor. Menapoz desem değil, daha erken lan! Nedir bilemedim, neyse geçiyorum.
Ne olursa olsun, evde üst üste iki gün oturulmaz, nokta. Bünye meselesi belki, bilmiyorum. Kötü oluyorum yani içim daralıyor, fenalaşıyorum. Bugün çıkıp rahatladım adeta. Dışarısı, güzel. Dışarısı, iyi. Sokakta hayat var. Mesela; Kabataş' tan motorla Üsküdar' a geçerken motorun dışında durunca yüzüme çarpan rüzgar hayatın ta kendisi. Ya da Galata Kulesine doğru inen eğri büğrü sokaktaki esnaf hayat. Ev, hayat değil. Orası kesin.
Geçen yaz çalıştığım Eğitimde Çağdaş Drama semineri, nisan ayının ortasında bir daha yapılacak. Ve bizler çevirmen olarak çalışacağız. Bugün de bir iş toplantısındaydım. Ne kadar havalı "iş toplantısındayım demek." onu fark ettim. Hele hele "Çevirmen Hanım" diye hitap edilmek de en bir hoş. Neyse nisan da dolu dolu bir ay olacak gibi.
Bir de sıkıldıkça evinin dekorasyonunu, eşyaların yerini değiştiren kadınlar gibi ben de bloğumun şeklini şemalini değiştirip duruyorum. Ama bunu sevdim, bu kalsın.
Not: Kitapta kalan son 79 sayfa ve son bir buçuk hafta. Nisanda her şey daha güzel olacak. Sevgiler.
13 Mart 2011 Pazar
boşver, böylesi daha güzel.
Belki ikimizin de hayat çizgisi çok farklıydı, büyük ihtimalle öyleydi. Benim orada, onun yanında oluşum, bunca zamandan sonra, bunca aydan sonra.. "Sevdiğin bir ünlüyle olmak gibi." Hani hiç olmayacağını bilirsin. Sanki bir hayalin içine düşmüştük, ama her şey o kadar kusursuz değildi; çünkü gerçekti.
Aynı anda bu kadar leş ve bu kadar samimi olduk birbirimize. Gizlemedik yaramazlıklarımızı ve birbirimizden beklentilerimizi. Her şey çok şeffaftı. Tek güzel yanı buydu zaten, herhangi bir laf oyunu ya da romantizm yaratma çabaları olmaksızın oradaydık işte, birbirimize bakıyorduk ve az sonraki olacaklardan sorumluyduk.
Her şeyi söyledim ona. Karşımdaki erkeğe, onun hakkında düşündüğüm her şeyi hiç çekinmeden söyledim. Bunu ilk defa yaptım sanırım. Saklayacak bir şey yoktu, her şey ortaya dökülmüştü zaten. Beyaz ten her zamanki kadar güzeldi, siyah gözleri her zamanki kadar zehirleyici bakıyordu, dudakları her zamanki gibi dokunduğu yeri yakıyordu. Ama bu kadardı, dahası yoktu, olmazdı, olmayacaktı.
Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissetmekten ne zaman kurtulacaktım acaba? Belki karşımdaki adamın olgunluğu, yaşı ve davranışları yüzündendi bu hissim. Bu histen nefret ediyordum.
Bir redd şarkısı gibi gelişti her şey.
"Boşver, sevdim de ne oldu,
boşver böylesi daha güzel."
Aynı anda bu kadar leş ve bu kadar samimi olduk birbirimize. Gizlemedik yaramazlıklarımızı ve birbirimizden beklentilerimizi. Her şey çok şeffaftı. Tek güzel yanı buydu zaten, herhangi bir laf oyunu ya da romantizm yaratma çabaları olmaksızın oradaydık işte, birbirimize bakıyorduk ve az sonraki olacaklardan sorumluyduk.
Her şeyi söyledim ona. Karşımdaki erkeğe, onun hakkında düşündüğüm her şeyi hiç çekinmeden söyledim. Bunu ilk defa yaptım sanırım. Saklayacak bir şey yoktu, her şey ortaya dökülmüştü zaten. Beyaz ten her zamanki kadar güzeldi, siyah gözleri her zamanki kadar zehirleyici bakıyordu, dudakları her zamanki gibi dokunduğu yeri yakıyordu. Ama bu kadardı, dahası yoktu, olmazdı, olmayacaktı.
Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissetmekten ne zaman kurtulacaktım acaba? Belki karşımdaki adamın olgunluğu, yaşı ve davranışları yüzündendi bu hissim. Bu histen nefret ediyordum.
Bir redd şarkısı gibi gelişti her şey.
"Boşver, sevdim de ne oldu,
boşver böylesi daha güzel."
11 Mart 2011 Cuma
vardan yok olmak.
"Hala tam bir olgunluğa eremedim, ergenlikten tam olarak kurtulduğumu da söyleyemeyeceğim, böyleyim işte."
Tam bir olgunluğa eren insan var mıydı ki? Sanmıyorum. Baya saçmalamışım o zaman.
Mart, gerçekten ilginç bir şekilde ilerliyor. Benim yoğun çeviri saatlerim olsun, ki kitabın bitmesine sadece 2 buçuk hafta gibi bir süre kaldı, ödevlerdi, gelecek planlarıydı, gelip geçen insanlar derken sürekli bir koşuşturmaca mevcut. Şanslıyım. Koşuşturmacalar, hayatı yaşanır kılıyor.Aynen öyle.
Bir insanın gitmesi gariptir, hele de giden insana dair elinizde hiçbir şey kalmadıysa.. Ölü insanla, giden insan arasında bir fark olmuyor o zaman. Çünkü elinizde ne bir telefon numarası, ne bir mail adresi, hiçbir şey yok.. Ölseydi, işte böyle olurdu diyorsunuz. Ölseydi de, evet ona ulaşacağım herhangi bir telefon numarası olmazdı; ama o zaman onu ziyaret edebileceğim bir yer olurdu belki yer altında. Bu, daha başkaydı. Fizik kurallarına karşı gelerek, vardan yok olmak gibiydi.
Ama, bir kez daha kanıtlandı fizik kuralları. Hiçbir varlığın yoktan var, vardan yok olmayacağını gördüm yine. Aldığım bir mesajla kimsenin sadece ve sessizce gidemeyeceğini gördüm. Sevgili M, buldu beni. Oysa ben beyaz teninden ve kara gözlerinden çoktan vazgeçmiştim zaten. Aklımı kurcalamıyor değildi, büyük dudakları ama yokluğu varlığından çok farklı değildi.
O yüzden onu görmek istediğimden emin olamadım, o yüzden içimi bir huzursuzluk kapladı, o yüzden kendimi rahatsız hissettim ve o yüzden görüşme teklifini kabul ettim. Benim olgunlaşmama daha baya var be dostlar.
Tam bir olgunluğa eren insan var mıydı ki? Sanmıyorum. Baya saçmalamışım o zaman.
Mart, gerçekten ilginç bir şekilde ilerliyor. Benim yoğun çeviri saatlerim olsun, ki kitabın bitmesine sadece 2 buçuk hafta gibi bir süre kaldı, ödevlerdi, gelecek planlarıydı, gelip geçen insanlar derken sürekli bir koşuşturmaca mevcut. Şanslıyım. Koşuşturmacalar, hayatı yaşanır kılıyor.Aynen öyle.
Bir insanın gitmesi gariptir, hele de giden insana dair elinizde hiçbir şey kalmadıysa.. Ölü insanla, giden insan arasında bir fark olmuyor o zaman. Çünkü elinizde ne bir telefon numarası, ne bir mail adresi, hiçbir şey yok.. Ölseydi, işte böyle olurdu diyorsunuz. Ölseydi de, evet ona ulaşacağım herhangi bir telefon numarası olmazdı; ama o zaman onu ziyaret edebileceğim bir yer olurdu belki yer altında. Bu, daha başkaydı. Fizik kurallarına karşı gelerek, vardan yok olmak gibiydi.
Ama, bir kez daha kanıtlandı fizik kuralları. Hiçbir varlığın yoktan var, vardan yok olmayacağını gördüm yine. Aldığım bir mesajla kimsenin sadece ve sessizce gidemeyeceğini gördüm. Sevgili M, buldu beni. Oysa ben beyaz teninden ve kara gözlerinden çoktan vazgeçmiştim zaten. Aklımı kurcalamıyor değildi, büyük dudakları ama yokluğu varlığından çok farklı değildi.
O yüzden onu görmek istediğimden emin olamadım, o yüzden içimi bir huzursuzluk kapladı, o yüzden kendimi rahatsız hissettim ve o yüzden görüşme teklifini kabul ettim. Benim olgunlaşmama daha baya var be dostlar.
9 Mart 2011 Çarşamba
tehlikenin farkındayım.
Yaşarken ve olayları irdelerken asıl fotoğrafı göremiyorum; ancak detaylara takılıyorum. Neler olmuştu, kafasıyla geri dönüp hafızamızı deştiğim zaman ise detayları bir araya getirdiğimde, puzzle parçaları yerine oturduğunda ortaya çıkan manzara karşısında ağzım açık kalabiliyorum. Küçük hesaplar yapıp detaylara takılmaktansa olan durumlara dışarıdan en bir genel pencereden bakmayı öğrenemedim. Detaylara girdikçe boğuluyor, boğuldukça da detay üretiyorum.
Peki, erasmustaki en yakın arkadaşın İstanbul' a dönmesinin üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen tek bir kere beni aramaması hatta yolda karşılaştığımızda neredeyse görmemezlikten gelmesine ne diyorsunuz? O arkadaş hata yapıyor da neyse.. Halbuki arkasından seslendiğimde ve bana yüzünü döndüğünde ben sanki aradan bir yıl geçmemiş gibi hissedebiliyorken bazıları bunu yapamıyor.
Hayat çizelgem bir kez daha değişti, şimdiki amaç Boğaziçi Üniversitesi' nde yapılacak bir master programıdır. "Konferans Çevirmenliği" üzerinedir bu master ve bu programa baş vurabilmek için 2. yabancı dilin( bu durumda İspanyolca) çeviri yapılabilecek yeterlilikte olması gereklidir, ki bu da benim İspanya' ya gitmemi zorunlu kılar. O halde 2012 yılında mezun oluşla beraber bir İspanya yolculuğu bekleniyor. 6 ay, 1 yıl artık ne kadar olursa, bir süre kaldıktan sonra dönüp Boğaziçi' ne başvuruluyor. Daha çok okuyacağız lan, çook.
Yılın bu ayları pek iyi olmam ben, sanki herhangi bir ayda çok iyi oluyormuşum gibi.. Ama hani adı bahardır bu mevsimin de bir türlü ilk bahar yüzünü göstermez ya ben de başarmaya çalıştığım şeylere, ulaşmaya çalıştığım insanlara bir türlü ulaşamıyormuşum gibi geliyor. Kendimde ortaya çıkan bu tehlikenin de farkındayım ayrıca.
Beni bozacak, daha da dağıtacak, darmadağın edecek biri olacak karşımda.
Bir şişe de şarap olacak ki dünya sonra güzel olacak.
Peki, erasmustaki en yakın arkadaşın İstanbul' a dönmesinin üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen tek bir kere beni aramaması hatta yolda karşılaştığımızda neredeyse görmemezlikten gelmesine ne diyorsunuz? O arkadaş hata yapıyor da neyse.. Halbuki arkasından seslendiğimde ve bana yüzünü döndüğünde ben sanki aradan bir yıl geçmemiş gibi hissedebiliyorken bazıları bunu yapamıyor.
Hayat çizelgem bir kez daha değişti, şimdiki amaç Boğaziçi Üniversitesi' nde yapılacak bir master programıdır. "Konferans Çevirmenliği" üzerinedir bu master ve bu programa baş vurabilmek için 2. yabancı dilin( bu durumda İspanyolca) çeviri yapılabilecek yeterlilikte olması gereklidir, ki bu da benim İspanya' ya gitmemi zorunlu kılar. O halde 2012 yılında mezun oluşla beraber bir İspanya yolculuğu bekleniyor. 6 ay, 1 yıl artık ne kadar olursa, bir süre kaldıktan sonra dönüp Boğaziçi' ne başvuruluyor. Daha çok okuyacağız lan, çook.
Yılın bu ayları pek iyi olmam ben, sanki herhangi bir ayda çok iyi oluyormuşum gibi.. Ama hani adı bahardır bu mevsimin de bir türlü ilk bahar yüzünü göstermez ya ben de başarmaya çalıştığım şeylere, ulaşmaya çalıştığım insanlara bir türlü ulaşamıyormuşum gibi geliyor. Kendimde ortaya çıkan bu tehlikenin de farkındayım ayrıca.
Beni bozacak, daha da dağıtacak, darmadağın edecek biri olacak karşımda.
Bir şişe de şarap olacak ki dünya sonra güzel olacak.
6 Mart 2011 Pazar
127 Hours.
Bir pazar sabahı erken bir saatte kalkıp gidip Boğaziçi Üniversitesi havası solumak insanı "Neden ben değil hı?" diye bağırtarak depresyona sokabilir. Neden ben değil' in tabi ki çok basit cevapları vardır; ama insan bunu kabullenmek istemez. Manzaraya bakıp bir gün orada içip sabahlama hayalleri kurup sonra oradan ayrılır ertesi gün de kendi dört duvar okulunuza gidersiniz. The End.
Hatta ve hatta sizlere genel olarak zaman zaman hayata karşı sorduğumuz bir soru olan Neden ben' e biraz önce izlediğim filmden alıntı yaparak cevap vermek isterim.
"It's me. I chose this. I chose all of this. This rock...this rock has been waiting for me my entire life. It's entire life. Ever since it was a bit of meteorite a million, billion years ago. There in space. It's been waiting, to come here. Right, right here. I've been moving towards it my whole life. The minute I was born, every breath I've taken, every action has been leading me to this crack on the out surface."
Filmi izledikten sonra daha anlamlı gelecektir bu alıntı, bence tüm cevap budur.
Yarın sonunda sevgili okulum iu' da dersler başlıyor. Okulsuz çeviri hayatına alışmıştım ki şimdi okulla işi birlikte yürütmek zor olacak. Ancak eğer her şey hesapladığım gibi giderse, ki çoğu zaman gitmez, Mart 28' inde kitabım bitecek. Sonra 4 aylık acıma değecek bir kutlama düşünüyorum. 40 gün 40 gece falan.
O değil de, siz filmi izleyin sonra konuşalım, hala etkisinden kurtulmuş değilim. İyi geceler.
Hatta ve hatta sizlere genel olarak zaman zaman hayata karşı sorduğumuz bir soru olan Neden ben' e biraz önce izlediğim filmden alıntı yaparak cevap vermek isterim.
"It's me. I chose this. I chose all of this. This rock...this rock has been waiting for me my entire life. It's entire life. Ever since it was a bit of meteorite a million, billion years ago. There in space. It's been waiting, to come here. Right, right here. I've been moving towards it my whole life. The minute I was born, every breath I've taken, every action has been leading me to this crack on the out surface."
Filmi izledikten sonra daha anlamlı gelecektir bu alıntı, bence tüm cevap budur.
Yarın sonunda sevgili okulum iu' da dersler başlıyor. Okulsuz çeviri hayatına alışmıştım ki şimdi okulla işi birlikte yürütmek zor olacak. Ancak eğer her şey hesapladığım gibi giderse, ki çoğu zaman gitmez, Mart 28' inde kitabım bitecek. Sonra 4 aylık acıma değecek bir kutlama düşünüyorum. 40 gün 40 gece falan.
O değil de, siz filmi izleyin sonra konuşalım, hala etkisinden kurtulmuş değilim. İyi geceler.
5 Mart 2011 Cumartesi
implied and denied.
"Anlarsın sanmıştım." dedi.
"Sanmamalıydın, beyinlerimiz bir mi, senin anladığın her şeyi anlamak zorunda mıyım?" dedim.
Belki biraz sığ yaklaşmıştım mevzuya. Ama anlayacağımı sanmayıp anlayıp anlamadığımı sormalıydı. İmalardan, ima etmekten sıkılmıştım. Patır kütür olmalıydı insan.
Bence en kötüsü, söylemek için ertelediğin şeylerin zamanının hiç gelmeyecek olmasıdır. Hani kafanda kurarsın kurarsın, ben şunu derim o böyle cevap verir ya da şöyle cevap verir onun üstüne ben de bilmem ne derim, diye. Ama demezsin bir türlü. Çekinirsin, ürkersin ve ertelersin. Ertelememeli insan, beş dakika sonra ölmeyeceğini ne biliyorsun?
Cumartesi Kadıköy' ünü çok seviyorum özellikle. Hele de hava güneşliyken. iki haftadır yağmurlu hava gören insanların cumartesi kendilerini dışarı atmaları, insana hayatının devam ettiğini ve birilerinin de senin gibi mutlu olmaya çalıştığını hatırlatır da kendini yalnız bile hissetmezsin. Cumartesi gününde güzel bir telaş vardır, belki sabahtan gezmeye gidilecektir ya da akşam arkadaşlarla buluşulacaktır falan. Kadıköy'de de oradan oraya koşuşturan insanlar vardır, bazen aralarında tanıdık simalar çıkar. Cumartesi Kadıköy' ü güzeldir.
Son 199 sayfa. Hani alış veriş yaparken falan etiketlerin üzerinde 200' ün altı çizilmiş altına 199 lira yazılmıştır ya. Bende de aynı hesap, az görünsün diye 199 sayfa bıraktım, 200 değil. Nisan başı bitecek bu olay, bitse de gitsek.
Spor salonundaki, yakışıklı, uzun boylu, karizmatik; bir o kadar da suratsız, havalı ve kendini beğenmiş spor hocalarını hiç sevemedim. M.' nin yerini tutamaz kimse.
"Sanmamalıydın, beyinlerimiz bir mi, senin anladığın her şeyi anlamak zorunda mıyım?" dedim.
Belki biraz sığ yaklaşmıştım mevzuya. Ama anlayacağımı sanmayıp anlayıp anlamadığımı sormalıydı. İmalardan, ima etmekten sıkılmıştım. Patır kütür olmalıydı insan.
Bence en kötüsü, söylemek için ertelediğin şeylerin zamanının hiç gelmeyecek olmasıdır. Hani kafanda kurarsın kurarsın, ben şunu derim o böyle cevap verir ya da şöyle cevap verir onun üstüne ben de bilmem ne derim, diye. Ama demezsin bir türlü. Çekinirsin, ürkersin ve ertelersin. Ertelememeli insan, beş dakika sonra ölmeyeceğini ne biliyorsun?
Cumartesi Kadıköy' ünü çok seviyorum özellikle. Hele de hava güneşliyken. iki haftadır yağmurlu hava gören insanların cumartesi kendilerini dışarı atmaları, insana hayatının devam ettiğini ve birilerinin de senin gibi mutlu olmaya çalıştığını hatırlatır da kendini yalnız bile hissetmezsin. Cumartesi gününde güzel bir telaş vardır, belki sabahtan gezmeye gidilecektir ya da akşam arkadaşlarla buluşulacaktır falan. Kadıköy'de de oradan oraya koşuşturan insanlar vardır, bazen aralarında tanıdık simalar çıkar. Cumartesi Kadıköy' ü güzeldir.
Son 199 sayfa. Hani alış veriş yaparken falan etiketlerin üzerinde 200' ün altı çizilmiş altına 199 lira yazılmıştır ya. Bende de aynı hesap, az görünsün diye 199 sayfa bıraktım, 200 değil. Nisan başı bitecek bu olay, bitse de gitsek.
Spor salonundaki, yakışıklı, uzun boylu, karizmatik; bir o kadar da suratsız, havalı ve kendini beğenmiş spor hocalarını hiç sevemedim. M.' nin yerini tutamaz kimse.
3 Mart 2011 Perşembe
ben kararımı verdim.
Dün, sabrımın son noktasına geldim. Hiç bir zaman ait olduğum ülkeden, taşıdığım benlikten çekinmedim aksine övündüm bunca zaman. Çok aşırı milliyetçi olmadım ama sevgi duydum, sevdim ülkemi. Hala severim. Benim sorunum ülkeyle değil, bu başımızdaki insanlarla zaten. Tabi bir de başımızdaki insanları yüceltecek kadar kör ve cahil insanlarla.. İşte dün bir kaç düşünce birikintisi sonucunda burada yaşamak istemediğime karar verdim. Bu büyük bir karar öyle hop diye alınmaz. Ben de hop diye almadım zaten, uzun zamandır kafamı kurcalayan düşüncelerin sonucunda karar verdim.
Burada yaşamayıp da ne halt edeceğim, onu açıklayayım. Planlarım şu yönde ilerliyor, bir buçuk yıl sonra mezun olmuş olacağım. Yüksek lisansımı İspanya' da yapma şansım var. Eğer mümkün kılabilirsem yüksek lisansımı orada yaparken bir de çalışmaya başlarsam rahat rahat geçinirim. Yüksek lisanstan sonra İspanyolca- İngilizce çevirimi iyice geliştirmiş olacağım için tercümanlık hayatıma orada devam edebilirim. Tabi Türkçe- İspanyolca' da eminim işime yarayacaktır. Ve sonra, ben orada hayatımı rayına oturtup ileride sahip olmak istediğim ailemi de orada kuracağım. Ben burada büyüdüm, ancak çocuklarım burada büyümeyecek tek arzum bu. Batıyla, doğu arasındaki çelişkilerle kafaları dolmayacak, kim olduklarını bilmeden büyümek zorunda kalmayacaklar. Tabi, her zaman Türk olduklarını bilecekler, Türkiye' yi tanıyacaklar. Ancak buradaki stres ve endişe sebeplerinden uzakta daha huzurlu bir hayatları olacak. Ben de bir yerden sonra kurtarmış olacağım en azından.
Eğer yüksek lisans planım işlemezse de o zaman, burada yüksek lisansımı yapıp bir süre paramı kazanıp ondan sonra gideceğim. Sonuç olarak, gideceğim. Arada gelir görürüm buraları, unutmam tabi. Şimdiki plan bu, yıllar ne getirir bilinmez tabi...
Her ülkenin kendi sorunları vardır, hiçbir ülkenin ne dış ne iç politikası kusursuz değildir. Ancak halkın tercihleri benim tercihlerimle uymuyor ve ben azınlık kalıyorsam bulunduğum yerde o zaman en uygunu gitmektir.
Burada yaşamayıp da ne halt edeceğim, onu açıklayayım. Planlarım şu yönde ilerliyor, bir buçuk yıl sonra mezun olmuş olacağım. Yüksek lisansımı İspanya' da yapma şansım var. Eğer mümkün kılabilirsem yüksek lisansımı orada yaparken bir de çalışmaya başlarsam rahat rahat geçinirim. Yüksek lisanstan sonra İspanyolca- İngilizce çevirimi iyice geliştirmiş olacağım için tercümanlık hayatıma orada devam edebilirim. Tabi Türkçe- İspanyolca' da eminim işime yarayacaktır. Ve sonra, ben orada hayatımı rayına oturtup ileride sahip olmak istediğim ailemi de orada kuracağım. Ben burada büyüdüm, ancak çocuklarım burada büyümeyecek tek arzum bu. Batıyla, doğu arasındaki çelişkilerle kafaları dolmayacak, kim olduklarını bilmeden büyümek zorunda kalmayacaklar. Tabi, her zaman Türk olduklarını bilecekler, Türkiye' yi tanıyacaklar. Ancak buradaki stres ve endişe sebeplerinden uzakta daha huzurlu bir hayatları olacak. Ben de bir yerden sonra kurtarmış olacağım en azından.
Eğer yüksek lisans planım işlemezse de o zaman, burada yüksek lisansımı yapıp bir süre paramı kazanıp ondan sonra gideceğim. Sonuç olarak, gideceğim. Arada gelir görürüm buraları, unutmam tabi. Şimdiki plan bu, yıllar ne getirir bilinmez tabi...
Her ülkenin kendi sorunları vardır, hiçbir ülkenin ne dış ne iç politikası kusursuz değildir. Ancak halkın tercihleri benim tercihlerimle uymuyor ve ben azınlık kalıyorsam bulunduğum yerde o zaman en uygunu gitmektir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
