Önce kendimle konuştum. Önce kendime küfür ettim. Önce kendime sövdüm, saydım. Kendime ağladım, kendimle alay ettim. Önce kendimle paylaştım. Kendi kendimi rezil ettim. Önce kendimi sevdim, kendimi kabullendim. En dibe düşmeden, geri yukarı tırmanamazdım.
Sakladım, korudum, kimseye göstermedim, utandım, iğrendim, nefret ettim. Utandıkça gerildim, gerildikçe kaçtım, kaçtıkça yenildim, yenildikçe korktum, korktukça düştüm. En başa döndüm.
İnsanlar vardı, insanlar yoktu. Bir söyleyeceğim vardı, hepsini yuttum. Tükürdüm yüzüne, ağladım arkasından. Güldüm suratına sonra sırtından bıçakladım. Ben yaptım. Sana yaptım. Acıttım, parçaladım, bıçakladım. Oysa beni kan tutardı.
Bir gün hiç uyanmadım, uyur taklidi yaptım. Görmedim, duymadım, bilmedim.
Ben hep bir başına bankın üzerinde oturan ve dünyayı izleyen adamı merak ettim. Sonra söylediler; o, adam benmişim.
Sonra,
Şarkı söyledim.
Daha çok şarkı söyledim.
28 Şubat 2011 Pazartesi
27 Şubat 2011 Pazar
50/50
Redd, "Havası kaçmış balon gibiyim." derken benden bahsediyormuş meğer, bana demiş onu. Redd' den de sanki tek bir adammış gibi bahsetmem ilginç bak, neyse. Pazar günlerinin mayışıklığı, havanın kasvetiyle ve bizzat benimle birleşince hiç çekilesi olmuyor hayat. O yüzden kaşlarımı çattım, tersliyorum hayatı sık sık bir de küfür ediyorum ona. Ergen depresyonu no: bilmemkaç' a hoşgeldiniz. Bir süre erişilebilir olmayacağım, haberiniz olsun. Erişmeye kalkanın da canını yakarım. Hatta direk, yaklaşmayın intihar ederim.
Düşündüm de, düşününce bir bok oluyormuş gibi, herkesin hayatı kendi etrafında dönüyor ki bu da çok doğal lan. Eğer hepimiz kendi hayatımızın baş rolünü oynuyorsak, doğal olan budur yani. Ben siz insanlara ne anlam yüklersem siz osunuz. Benim verdiğim değere göre biçimleniyorsunuz. Sizin dünyanızda ise tam tersi işte. Öyle yani herkesin derdi kendine, akıl verme.
Dün öğlen saatlerinde, uzun zamandır unuttuğum bir duyguyu hatırladım. Pek hoş bir duygu değildi, doğruya doğru. Vay be, dedim. Kim bilir unuttuğum başka ne gibi duygular vardır, diye sordum kendime. Hatta unuttuklarımı geçtim de daha hiç yaşamadıklarım var, dedim. Bu seferki, pek hatırlamayı tercih ettiğim bir duygu değildi ancak elden gelen bir şey yoktu.
Şimdi her şey üstü üste gelecek. Durdurulamaz bir döngü başlayacak. Yeniden güneş doğana kadar bekleyeceğiz.
pili bitmiş zaman gibiyim.
ne ileri, ne geri giderim.
Düşündüm de, düşününce bir bok oluyormuş gibi, herkesin hayatı kendi etrafında dönüyor ki bu da çok doğal lan. Eğer hepimiz kendi hayatımızın baş rolünü oynuyorsak, doğal olan budur yani. Ben siz insanlara ne anlam yüklersem siz osunuz. Benim verdiğim değere göre biçimleniyorsunuz. Sizin dünyanızda ise tam tersi işte. Öyle yani herkesin derdi kendine, akıl verme.
Dün öğlen saatlerinde, uzun zamandır unuttuğum bir duyguyu hatırladım. Pek hoş bir duygu değildi, doğruya doğru. Vay be, dedim. Kim bilir unuttuğum başka ne gibi duygular vardır, diye sordum kendime. Hatta unuttuklarımı geçtim de daha hiç yaşamadıklarım var, dedim. Bu seferki, pek hatırlamayı tercih ettiğim bir duygu değildi ancak elden gelen bir şey yoktu.
Şimdi her şey üstü üste gelecek. Durdurulamaz bir döngü başlayacak. Yeniden güneş doğana kadar bekleyeceğiz.
pili bitmiş zaman gibiyim.
ne ileri, ne geri giderim.
26 Şubat 2011 Cumartesi
battaniye altı.
Hareketlerimin ağırlaştığını ve kafamın bulanıklaştığını hissettiğimde Moda' ya kadar geldiğimi fark ettim. Öyle hızlı adımlarla ilerlemişim ki beni görenler bir şeyden birinden kaçıyorum sanmışlardır. Doğru, kaçıyordum aslında. Kaçmaya çalıştım. Yakalandım.
Moda, bende bir sığınak görevi görüyormuş meğer. Gerçeklerden uzaklaşmak için evde nasıl odama kapanıyorsam dışarıda da Moda' ya koşarak gidiyor ve kendimi dış dünyanın hareketliliğine karşı kapatıyorum. Hatta yağmurdan ıslanmış banklar umrumda bile olmuyor, ıslanmak bir nebze koymuyor. Çok dramatik olacak ama kendimi sokak köpekleriyle muhabbet ederken buldum bugün. Onların bana zerre zararı yok çünkü.. Öyle hemen bırakıp da gitmiyorlar beni,dinliyorlar falan sadıklar yani. Eyvallah.
Bazı günler uyandığında, günün devamında gerçekleşeceklerden haberi olsa, hiç o yataktan kalkmadan battaniyenin altında sessizce ve saatlerce durmak ister insan. Güneşin doğması doğmaması önemli değildir, daimi bir karanlık sarıvermiştir zaten etrafını.
Şimdi tek ihtiyaç bir şişe şarap ve fasıl şarkılarıdır. Sarhoşluktan ayıklığa geçmemek gerek, can acıtır.
Moda, bende bir sığınak görevi görüyormuş meğer. Gerçeklerden uzaklaşmak için evde nasıl odama kapanıyorsam dışarıda da Moda' ya koşarak gidiyor ve kendimi dış dünyanın hareketliliğine karşı kapatıyorum. Hatta yağmurdan ıslanmış banklar umrumda bile olmuyor, ıslanmak bir nebze koymuyor. Çok dramatik olacak ama kendimi sokak köpekleriyle muhabbet ederken buldum bugün. Onların bana zerre zararı yok çünkü.. Öyle hemen bırakıp da gitmiyorlar beni,dinliyorlar falan sadıklar yani. Eyvallah.
Bazı günler uyandığında, günün devamında gerçekleşeceklerden haberi olsa, hiç o yataktan kalkmadan battaniyenin altında sessizce ve saatlerce durmak ister insan. Güneşin doğması doğmaması önemli değildir, daimi bir karanlık sarıvermiştir zaten etrafını.
Şimdi tek ihtiyaç bir şişe şarap ve fasıl şarkılarıdır. Sarhoşluktan ayıklığa geçmemek gerek, can acıtır.
25 Şubat 2011 Cuma
eye of the tiger.
Sabah evden çıkışım savaşa, ölüme gider gibiydi adeta. Kolay değil, okul dışı ilk simultane tecrübemi yaşadım bugün. Kaç gündür bıraktım kitabımı 300. sayfasında da bu sempozyuma çalışıyordum. F tipi ceza evlerinden girip, emperyalist güçlerden çıkıp sendikalardan girip Ortadoğu' dan çıktık bugün. Yolda giderken, kulağımda 'eye of the tiger' baya baya savaşmaya gidiyordum. Kabinde kulaklığı takıp da mikrofon tuşuna bastığımda ise dizlerimin titremesi tamamen istem dışı bir durumdu ve kontrol altına alamadım. Dizler titrer de önemli olan ses titremesin.
İlk tecrübeler olayın en zor kısmıymış galiba. Bugünden sonra geçen dönem simultane derslerine giderken yaptığım stresi yapmazmışım gibi hissediyorum. Hayat daha bir güzelmiş gibi.. Aşılacak engebeli yollar varmış ama aşabilirmişim gibi. Ben bazen böyle kendimi güçlü hissediyorum işte. En sevdiğim halim bu, hep böyle olsam ne hoş olacak değil mi?
Bir çeviri macerasından sonra da en güzel şey de kendini ödüllendirmek. Kahve fincanlarına dalarak sohbet edip dizilerden dizilere koşmak. Bu gecelik çeviri olmaksızın keyifteyim. Yarın sabahtan itibaren 300. sayfamdan devam edebilirim yoluma. Tabi simultaneden sonra kitap çevirisi çerez kalır ya..
Felsefemiz: Her çeviri bir maceradır, her çeviri hayattan bir kesittir. Türlü kahramanlarla karşılaşırsın çeviri sürecinde ve o kahramanların yerine geçiverirsin bir süreliğine. Son olarak, biz çevirmezsek dünya dönmez. Sizi sonsuz çeviri aşkıyla selamlarım yoldaşlar.
İlk tecrübeler olayın en zor kısmıymış galiba. Bugünden sonra geçen dönem simultane derslerine giderken yaptığım stresi yapmazmışım gibi hissediyorum. Hayat daha bir güzelmiş gibi.. Aşılacak engebeli yollar varmış ama aşabilirmişim gibi. Ben bazen böyle kendimi güçlü hissediyorum işte. En sevdiğim halim bu, hep böyle olsam ne hoş olacak değil mi?
Bir çeviri macerasından sonra da en güzel şey de kendini ödüllendirmek. Kahve fincanlarına dalarak sohbet edip dizilerden dizilere koşmak. Bu gecelik çeviri olmaksızın keyifteyim. Yarın sabahtan itibaren 300. sayfamdan devam edebilirim yoluma. Tabi simultaneden sonra kitap çevirisi çerez kalır ya..
Felsefemiz: Her çeviri bir maceradır, her çeviri hayattan bir kesittir. Türlü kahramanlarla karşılaşırsın çeviri sürecinde ve o kahramanların yerine geçiverirsin bir süreliğine. Son olarak, biz çevirmezsek dünya dönmez. Sizi sonsuz çeviri aşkıyla selamlarım yoldaşlar.
22 Şubat 2011 Salı
yangınlardayım, zaman zaman.
Bugün bir arkadaşım sık sık kendisinden nefret ettiğini söyledi. Bunu duymak beni şaşırtmaktan çok içimi rahatlatmıştı. Sık sık kendisinden nefret eden tek kişi ben değilmişim demek ki, nasıl sevindim bu işe. Çok bencildim gerçi, orası doğru.
Sonra yine aynı kişi, ne olursa olsun, kendisinden ne kadar nefret etse de başka biri olmayı hiçbir zaman arzulamadığını söyledi. Ne kadar güzel, diye düşündüm. Biliyordum her şeyin kendini kabullenmekle başladığını. Sorunlu bünyelerimizi bağrımıza basmalıydık topluca. Aksi takdirde, huzursuzlukla kavrulmaya devam edecektik.
Yağmur hızlandıkça, muhabbetin tadı da artıyordu sanki. Belki biraz gecikmiş bir muhabbetti bu. Yılların acelesi vardı ya, koştururken neler için geç kaldığımızın farkında değildik. Ancak telafi her zaman mümkündü. İstedikten sonra, gerisi kolaydı.
Bazı insanlar vardı, onlarda bolca şeytan tüyü vardı. Ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini sevdirirlerdi. Onlarda başka bir yetenek vardı. Onlar, gerçekten tebrik edilesi insanlardı. Şirinlikleriyle göz boyayıp sizi ellerinde oynatırlardı. Siz de oynardınız keyifle. Sonrası hüsrandı, bilirdiniz. Umursamazdınız.
Bazen de içkiliydiniz, üstünüz başınız sigara kokardı. Türk sanat musikisiyle içli dışlı olurdunuz bazı bazı. Eliniz telefona gide gider geri dönerdi. İrade sahibiydiniz, kendinizi bilirdiniz. Bilmeniz gerekirdi zaten. Ancak siz iradenize sahip çıkmaya çalışırken o telefon kendiliğinden çalardı. Mucize? Kalp kalbe karşı? Kader? Yok yok daha sıradan bir durumdu başınıza gelen.
Zeki Müren, dinlerdiniz zaman zaman.
Sonra yine aynı kişi, ne olursa olsun, kendisinden ne kadar nefret etse de başka biri olmayı hiçbir zaman arzulamadığını söyledi. Ne kadar güzel, diye düşündüm. Biliyordum her şeyin kendini kabullenmekle başladığını. Sorunlu bünyelerimizi bağrımıza basmalıydık topluca. Aksi takdirde, huzursuzlukla kavrulmaya devam edecektik.
Yağmur hızlandıkça, muhabbetin tadı da artıyordu sanki. Belki biraz gecikmiş bir muhabbetti bu. Yılların acelesi vardı ya, koştururken neler için geç kaldığımızın farkında değildik. Ancak telafi her zaman mümkündü. İstedikten sonra, gerisi kolaydı.
Bazı insanlar vardı, onlarda bolca şeytan tüyü vardı. Ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini sevdirirlerdi. Onlarda başka bir yetenek vardı. Onlar, gerçekten tebrik edilesi insanlardı. Şirinlikleriyle göz boyayıp sizi ellerinde oynatırlardı. Siz de oynardınız keyifle. Sonrası hüsrandı, bilirdiniz. Umursamazdınız.
Bazen de içkiliydiniz, üstünüz başınız sigara kokardı. Türk sanat musikisiyle içli dışlı olurdunuz bazı bazı. Eliniz telefona gide gider geri dönerdi. İrade sahibiydiniz, kendinizi bilirdiniz. Bilmeniz gerekirdi zaten. Ancak siz iradenize sahip çıkmaya çalışırken o telefon kendiliğinden çalardı. Mucize? Kalp kalbe karşı? Kader? Yok yok daha sıradan bir durumdu başınıza gelen.
Zeki Müren, dinlerdiniz zaman zaman.
21 Şubat 2011 Pazartesi
esmer günler.
Bir lakaytlık var ruhumda, oldukça hoşuma gidiyor. Ehh siktir olup gitsinler, diyebiliyorum her şeye, herkese. Hep böyle olabilmektir, ana fikir bence. Tam bir yaz tembelliği var üzerimde. Güneşin alnında saatlerce uyumak, kitap okumak ve müzik dinlemek istiyorum mesela. Harıl harıl çeviri yapmak istemiyorum mesela, ehe. Ekonomik adaletin olmadığı bu dünyada biz it gibi çalışmak biran önce paramızı kazanmak zorundayken, Avrupa insanı o ülkeden o ülkeye gezip dursun zaten. Biz para kazanmak için didinelim, onlar da yüksek değerli paralarıyla bize pahalı onlara ucuz gelen topraklarda fink atsınlar. Öeh, dolmuşum baya patladım.
Neyse ne diyordum. Yaz gelsin falan filan. Yaza da hani staj yaparak gireceğim, büyük başarı. Bir aylık stajımdan sonra belki hasretini çektiğim güneş, deniz, kum üçlüsüne ulaşabilirim. Daha okul başlamamışken, yaz tatilinin hayalini de anca ben kurarım zaten..
Bu sabah kahvaltıda gerçekten de bir kibrit kutusu büyüklüğünde peynir yedim. Merak ediyordum bakalım ne olacak yiyince diye. Bir bok olmadı lan. Ama azimliyim bu beslenme programı konusunda. Sebzemi balığımı salatamı eksik etmeyeceğim. Aynı anda hem tembel hem azimli olmayı başarabilen ilk insan da benim.
Geçelim bunları da bu perşembe öyle güzel olacak ki. Çok değil daha geçen hafta vedalaştığım Mücan geliyor bu perşembe. Bir kaç gündür de onun hayaliyle yaşıyorum işte. Bir yanım hemen perşembe olsun istiyor, bir yanım da hiç gelmesin de sonra da bitmesin istiyor. Bana yine esmer günler düşecek galiba.
Neyse ne diyordum. Yaz gelsin falan filan. Yaza da hani staj yaparak gireceğim, büyük başarı. Bir aylık stajımdan sonra belki hasretini çektiğim güneş, deniz, kum üçlüsüne ulaşabilirim. Daha okul başlamamışken, yaz tatilinin hayalini de anca ben kurarım zaten..
Bu sabah kahvaltıda gerçekten de bir kibrit kutusu büyüklüğünde peynir yedim. Merak ediyordum bakalım ne olacak yiyince diye. Bir bok olmadı lan. Ama azimliyim bu beslenme programı konusunda. Sebzemi balığımı salatamı eksik etmeyeceğim. Aynı anda hem tembel hem azimli olmayı başarabilen ilk insan da benim.
Geçelim bunları da bu perşembe öyle güzel olacak ki. Çok değil daha geçen hafta vedalaştığım Mücan geliyor bu perşembe. Bir kaç gündür de onun hayaliyle yaşıyorum işte. Bir yanım hemen perşembe olsun istiyor, bir yanım da hiç gelmesin de sonra da bitmesin istiyor. Bana yine esmer günler düşecek galiba.
20 Şubat 2011 Pazar
bir kibrit kutusu peynir.
Gece hayatıma hızla devam ederken, hiç gidilmemesi gereken bir mekan daha öğrenmiş bulunmaktayım. Hayalperest' in falan olduğu sokak var ya hah işte o sokakta da ismi Sokak olan bir mekan var ya, işte oraya gitmeyin, sakın ha. Pişman olursunuz beyler, benden söylemesi. Gitme sebebimiz pek sevgili spor salonumun düzenlediği karaoke gecesiydi. Karaoke kısmı da eğlenceliydi evet, doğru. Peki ya gecenin geri kalan kısmı? Bir kere sahnede Murat Kekilli ile Barış Akarsu arası (ölülerin arkasından konuşulmaz ama) bir adam garip bir ses tonuyla anadolu rock yaparken sürekli de saçlarını savurup parmaklarındaki o kocaman kocaman yüzükleri gözümüze sokmaya çalışıyordu. Saat 22' de başlaması gereken karaoke bu çok sevgili Murat Kekilli yüzünden anca saat 24'te başlayabildi. Sevgiyle değil, nefretle anarım.
Öyle ya da böyle biz sahneye çıktık I will survive' dan girdik, Wonderwall' a daldık, Why does it always rain on me?' den çıktık. Gel gör ki mekanda bizi pek sevmediler. Şarkılarımıza eşlik etmediler. İlla Cem Karaca, Barış Manço' mu söyleyecektik yani. Arada çalan misket havasından hiç bahsetmiyorum bile bak. Ben ki her türlü müziğe ayak uydurmaya çalışan yeri geldiğinde göbek atabilen bir insanım ancak dünkü mekana ben de ayak uyduramazdım, uydurmazdım. Yılbaşından kalma eski süsler de cabasıydı. Neyse bir şekilde geceyi atlatmış bulunmaktayız.
Dün yeni bir spor programım ve beslenme programım oldu. Beslenme programım hiç gerçekçi değil mesela sabah kahvaltıdan önce 2 adet ceviz, kahvaltıda bir kibrit kutusu kadar peynir yememi söyleyen bir program. Neden kibrit kutusu o konuda da bir bilgim yok. Yasaklar bölümüne baktığımda, ana besin kaynaklarımı görüverdim. Kola, alkol, salam, sucuk, sosis, kırmızı et. Hadi len dedim içimden, ben et olmadan yaşayabilir miyim hiç? Sonra gittim kendime yarım ekmek arası bir kokoreç ısmarladım kendime geldim. Neymiş? Ceviz yicekmişim. Küfür edesim geldi valla.
Ara ara özel hayatım karışır ya benim birbirine, arap saçına falan döner yine öyle bir durumdayım. Düşününce bir sürü insan var gibi, hissetmeye kalkınca ise hiçbirisi yok. Ya da hiçbiri tamam değil falan. Hepsini bir araya toplasan belki anca bir adam ederler.
Kitabın yarısından çoğunu çevirmiş bulunmaktayım geriye kaldı mı 260 sayfa? Biter mi, bitmez mi ne zaman biter bilemiyorum da, bitene kadar bana rahat yüzü yok be anacım.
Öyle ya da böyle biz sahneye çıktık I will survive' dan girdik, Wonderwall' a daldık, Why does it always rain on me?' den çıktık. Gel gör ki mekanda bizi pek sevmediler. Şarkılarımıza eşlik etmediler. İlla Cem Karaca, Barış Manço' mu söyleyecektik yani. Arada çalan misket havasından hiç bahsetmiyorum bile bak. Ben ki her türlü müziğe ayak uydurmaya çalışan yeri geldiğinde göbek atabilen bir insanım ancak dünkü mekana ben de ayak uyduramazdım, uydurmazdım. Yılbaşından kalma eski süsler de cabasıydı. Neyse bir şekilde geceyi atlatmış bulunmaktayız.
Dün yeni bir spor programım ve beslenme programım oldu. Beslenme programım hiç gerçekçi değil mesela sabah kahvaltıdan önce 2 adet ceviz, kahvaltıda bir kibrit kutusu kadar peynir yememi söyleyen bir program. Neden kibrit kutusu o konuda da bir bilgim yok. Yasaklar bölümüne baktığımda, ana besin kaynaklarımı görüverdim. Kola, alkol, salam, sucuk, sosis, kırmızı et. Hadi len dedim içimden, ben et olmadan yaşayabilir miyim hiç? Sonra gittim kendime yarım ekmek arası bir kokoreç ısmarladım kendime geldim. Neymiş? Ceviz yicekmişim. Küfür edesim geldi valla.
Ara ara özel hayatım karışır ya benim birbirine, arap saçına falan döner yine öyle bir durumdayım. Düşününce bir sürü insan var gibi, hissetmeye kalkınca ise hiçbirisi yok. Ya da hiçbiri tamam değil falan. Hepsini bir araya toplasan belki anca bir adam ederler.
Kitabın yarısından çoğunu çevirmiş bulunmaktayım geriye kaldı mı 260 sayfa? Biter mi, bitmez mi ne zaman biter bilemiyorum da, bitene kadar bana rahat yüzü yok be anacım.
17 Şubat 2011 Perşembe
kulakburunboğaz.
Benim sevdiğim insanlar, güzeldirler. İçlerinde bir güzellik vardır onların. Ceket giyerler, kadife pantolonları severler, gömlekleri ve büyük dudakları vardır, bunların hiçbirisi yoksa onlarda bir espri anlayışı, tatlı bir şebeklik vardır. O insanlar güzeldir, iyidirler.Kafaları başka türlü çalışır, onlara akıl sır ermez. Beyaz tenli, kara gözlü insanlardırlar. Burunları büyük yahut küçük ama karizmatiktir. Bir piçlik de vardır şimdi kafalarında, ne yalan söyleyeyim. Ama masumdurlar lan. Ben onları severim, öyledirler.
inleyen nağmeler ruhumu sardı.
Doğruları söyleme uğruna karşıdakinin canını acıtmaya katlanabilme yeteneği herkeste bulunmaz. Kimileri de can yakmamak için öyle böyle geçiştirmece yaşar hayatını. Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar, ata sözü de maalesef çok yerinde bir sözdür. Yaşadık, tecrübe ettik, kovulduk ve gördük.
"Bana güvenmiyor musun?"
Bu soruyu,bence zaten güvenmediğimiz insanlar sorarlar. Diğerleri ise güvendiğimizi bilirler ve sorusunu bile sormaya gerek duymazlar, sence de öyle değil mi sevgili M. ? Sana güvenecek bir şey vermedin bana, oysa güvenmeyi öyle arzuluyorum ki.. Ancak ne beyaz tenin, ne büyük dudakların ne de iyi bir çalışma sonucu oluşmuş kasların bu gerçeği değiştirmeye yetmeyecektir.
Bir erkek, bir kadının kendine olan güvenini aniden yok edebildiği gibi onu göklere de çıkartabilir. Bir kadın da erkek üzerinde aynı güce sahiptir aslında. Herhangi bir kadın ya da erkek bunu yapamaz belki ama "o" erkek/kadın yapabilir. İşte bir an dengeler tutmaz ise birbirini her şey yıkılıverir o zaman. Hani, bana oldu da ondan söylüyorum.
Son olarak; Sevgili M., teninin beyazlığından, dokunuşunun yumuşaklığından, sesinin dokunaklılığından ve sert bakışlarından sen suçlusun, ben değil.
"Bana güvenmiyor musun?"
Bu soruyu,bence zaten güvenmediğimiz insanlar sorarlar. Diğerleri ise güvendiğimizi bilirler ve sorusunu bile sormaya gerek duymazlar, sence de öyle değil mi sevgili M. ? Sana güvenecek bir şey vermedin bana, oysa güvenmeyi öyle arzuluyorum ki.. Ancak ne beyaz tenin, ne büyük dudakların ne de iyi bir çalışma sonucu oluşmuş kasların bu gerçeği değiştirmeye yetmeyecektir.
Bir erkek, bir kadının kendine olan güvenini aniden yok edebildiği gibi onu göklere de çıkartabilir. Bir kadın da erkek üzerinde aynı güce sahiptir aslında. Herhangi bir kadın ya da erkek bunu yapamaz belki ama "o" erkek/kadın yapabilir. İşte bir an dengeler tutmaz ise birbirini her şey yıkılıverir o zaman. Hani, bana oldu da ondan söylüyorum.
Son olarak; Sevgili M., teninin beyazlığından, dokunuşunun yumuşaklığından, sesinin dokunaklılığından ve sert bakışlarından sen suçlusun, ben değil.
15 Şubat 2011 Salı
hypericum perforatum
"Sarı kantaron(hypericum perforatum): Genel faydaları;
*Hafif ve orta şiddetteki depresyonlarda rahatlatıcı ve sakinleştirici etkisi vardır.
*Korku, endişe, kaygı, umutsuzluk ve çaresizlik duygularının giderilmesinde yardımcıdır."
Aslında söylemek istediğim çok şeyim var. Çok fazla isyancı görünmek de değil amacım. Beklentilerimi her zaman en azda tutmak için çabalasam da içimdeki canavar her zaman daha fazlasını bekliyormuş gibi. Bu canavarı doyurmak mümkün mü?
Bir yıldır ya da daha fazla zaman oldu ki beni en mutlu eden şeyin zamanın geçmesi olduğunu gördüm. Sadece günlerin ve yılların akıp geçmesi. Öyle ya da böyle geçmesi, o kadar. İnsan mutsuzluğunu böyle atlatmaya çalışıyormuş. Peki ya bu mutsuzluk kronik bir hal aldıysa?
Keşke her şey akademik hayatımız kadar kolay olsaydı. Başarılı olmanın verdiği tadın mükemmel olduğunu kabul etmek zorundayım. Güçlü hissetme arzusu hangimizde yok sanki. Sadece bu başarının getiriği mutluluğun bizi gerçekten idare ettiğinden emin değilim. Derslerden alınan iyi puanlar,yüksek not ortalamaları, roman çevirileri, kazanılan paralar, ne hoş değil mi. İşte değil, söylemek istediğim de tam olarak bu. Akademik hayatımız için bu kadar çaba harcarken genç olduğumuzu unutuyoruz adeta. Ben böyle yetiştirildim, başarılı bir birey olma kaygısı ailemden gelmektedir. Böyle öğrendim, böyle bildim. Fakat şu an bu çabalama sürecindeyken, hep daha ilerisini düşünerek yaşarken sanki ben ben'i yaşamıyorum. Başarılı bir akademik hayat mı yoksa kendimi yaşayabilmek mi?
Yaşadığımız ülke şartlarında eğer ileride orta kıvamlı bir gelir kaynağımın olmasını istiyorsam ki istiyorum, herhangi bir üniversite hayatının getirisi olarak eğlenme kısmını bir kenara atıp yarış atı gibi koşturmam gerektiği söyleniyor. Ben ne söylüyorum peki? Kafamın karıştığı nokta burası işte.
Benim tek istediğim öyle ya da böyle mutlu olmaktı. Şimdi ise sadece kendimi hırpaladığımı görüyorum. Hayat bazen çok üzücü. Sarı kantaron' dan medet umacak kadar hem de..
*Hafif ve orta şiddetteki depresyonlarda rahatlatıcı ve sakinleştirici etkisi vardır.
*Korku, endişe, kaygı, umutsuzluk ve çaresizlik duygularının giderilmesinde yardımcıdır."
Aslında söylemek istediğim çok şeyim var. Çok fazla isyancı görünmek de değil amacım. Beklentilerimi her zaman en azda tutmak için çabalasam da içimdeki canavar her zaman daha fazlasını bekliyormuş gibi. Bu canavarı doyurmak mümkün mü?
Bir yıldır ya da daha fazla zaman oldu ki beni en mutlu eden şeyin zamanın geçmesi olduğunu gördüm. Sadece günlerin ve yılların akıp geçmesi. Öyle ya da böyle geçmesi, o kadar. İnsan mutsuzluğunu böyle atlatmaya çalışıyormuş. Peki ya bu mutsuzluk kronik bir hal aldıysa?
Keşke her şey akademik hayatımız kadar kolay olsaydı. Başarılı olmanın verdiği tadın mükemmel olduğunu kabul etmek zorundayım. Güçlü hissetme arzusu hangimizde yok sanki. Sadece bu başarının getiriği mutluluğun bizi gerçekten idare ettiğinden emin değilim. Derslerden alınan iyi puanlar,yüksek not ortalamaları, roman çevirileri, kazanılan paralar, ne hoş değil mi. İşte değil, söylemek istediğim de tam olarak bu. Akademik hayatımız için bu kadar çaba harcarken genç olduğumuzu unutuyoruz adeta. Ben böyle yetiştirildim, başarılı bir birey olma kaygısı ailemden gelmektedir. Böyle öğrendim, böyle bildim. Fakat şu an bu çabalama sürecindeyken, hep daha ilerisini düşünerek yaşarken sanki ben ben'i yaşamıyorum. Başarılı bir akademik hayat mı yoksa kendimi yaşayabilmek mi?
Yaşadığımız ülke şartlarında eğer ileride orta kıvamlı bir gelir kaynağımın olmasını istiyorsam ki istiyorum, herhangi bir üniversite hayatının getirisi olarak eğlenme kısmını bir kenara atıp yarış atı gibi koşturmam gerektiği söyleniyor. Ben ne söylüyorum peki? Kafamın karıştığı nokta burası işte.
Benim tek istediğim öyle ya da böyle mutlu olmaktı. Şimdi ise sadece kendimi hırpaladığımı görüyorum. Hayat bazen çok üzücü. Sarı kantaron' dan medet umacak kadar hem de..
13 Şubat 2011 Pazar
git gide sarhoş olmak.
Tehlikeli sularda yüzüyorum ben bu sefer. Her an boğulup ölebilirim, bunun farkında olmama rağmen sudan çıkmaya pek niyetim yok gibi. Bir süre dayandıktan sonra suyun ısısına alışabilirim de, derinliğine alışılır mı ki?
Küçük küçük iltifatlar, kendisini belli eden sırıtmalar,kalp atışlarında inkoordinasyon ve dudaklardan bilinçli bir şekilde dökülmeyenleri anlatan gözler tarafından kovalanırken bir yandan da yakalamaya çalışıyorum onları. Ben mi onu yakalarım, o mu beni yakalar orası çok da önemli değil belki. Buna rağmen teslim olmayan taraf olmak için çaba sarf ediyorum delicesine.
İnsan doğasının gereği elimizdekilerle yetinmeyip hep dahasını istiyoruz ya, işte o hep dahası gelen istekler aynı yönde değilse o zaman sıkıntı var. Bunu anlamanın tek yolu ise o kalp atışlarını bir kenara atıp konuşmayı becerebilmektir. Daha fazla sarhoş olmadan önce konuşma eylemi yerine getirilmeli aksi takdirde ayılma evresine hiç geçilemeyecektir.
Küçük küçük iltifatlar, kendisini belli eden sırıtmalar,kalp atışlarında inkoordinasyon ve dudaklardan bilinçli bir şekilde dökülmeyenleri anlatan gözler tarafından kovalanırken bir yandan da yakalamaya çalışıyorum onları. Ben mi onu yakalarım, o mu beni yakalar orası çok da önemli değil belki. Buna rağmen teslim olmayan taraf olmak için çaba sarf ediyorum delicesine.
İnsan doğasının gereği elimizdekilerle yetinmeyip hep dahasını istiyoruz ya, işte o hep dahası gelen istekler aynı yönde değilse o zaman sıkıntı var. Bunu anlamanın tek yolu ise o kalp atışlarını bir kenara atıp konuşmayı becerebilmektir. Daha fazla sarhoş olmadan önce konuşma eylemi yerine getirilmeli aksi takdirde ayılma evresine hiç geçilemeyecektir.
12 Şubat 2011 Cumartesi
bir ben kaldım, bir de gölgem.
Sevdiğin biri tarafından uğurlanmak mı daha zordur yoksa sevdiğin birini uğurlamak mı bilemedim pek. İkisi de oldukça zor orası kesin. Sanırım giden değil de kalan kişi olduğunda hissettiğin yalnızlık çok daha büyük oluyor. Tren düdüğünün çalması, trenin harekete geçmesi ve trenden sana bakan insana el sallayarak onu yolculamak...
İki hafta içinde iki kere vedalaşmak çok canımı yaktı bu sefer. Belki bu acı, tren garlarının zaten hüzünlü ortamlar olmasından kaynaklanıyordur, bilemiyorum. Bütün bu vedalaşma muhabbetlerinin ana kahramanı Mü tabi ki. Bugün Haydarpaşa' ya Eskişehir bileti sorduğumuzda erken saatteki trene bilet kalmadığını duyunca ben, Mü duymasın ama içimden pek bir sevinmiştim. Beraber geçirilen her bir saniyeyi kar sayıyorum sanırım. Zamanla kavgalıyım onun yüzünden.
Mümkünse vedalaşmayayım kimseyle. Ya kimse bir yere gitmesin ya da öyle bir gitsin ki farkına varmayayım. Hava alanları ve tren garları zaten depresyona meyilli olan şu bünyeme, inanın iyi gelmiyorlar. Vedalaşma kısmını atlayıp bir sonraki görüşme kısmına geçelim, her şey güzel olsun sonra. Mutlu olalım.
İki hafta içinde iki kere vedalaşmak çok canımı yaktı bu sefer. Belki bu acı, tren garlarının zaten hüzünlü ortamlar olmasından kaynaklanıyordur, bilemiyorum. Bütün bu vedalaşma muhabbetlerinin ana kahramanı Mü tabi ki. Bugün Haydarpaşa' ya Eskişehir bileti sorduğumuzda erken saatteki trene bilet kalmadığını duyunca ben, Mü duymasın ama içimden pek bir sevinmiştim. Beraber geçirilen her bir saniyeyi kar sayıyorum sanırım. Zamanla kavgalıyım onun yüzünden.
Mümkünse vedalaşmayayım kimseyle. Ya kimse bir yere gitmesin ya da öyle bir gitsin ki farkına varmayayım. Hava alanları ve tren garları zaten depresyona meyilli olan şu bünyeme, inanın iyi gelmiyorlar. Vedalaşma kısmını atlayıp bir sonraki görüşme kısmına geçelim, her şey güzel olsun sonra. Mutlu olalım.
9 Şubat 2011 Çarşamba
wicked game.
Yeni bir oyun daha başlıyor şimdi, yeni bir köşe kapmaca daha.. Yeni bir savaş başlıyor, hayatta kalmak da cezası. Herkes silahlarını kuşandı. Bakışlar, bakmayışlar, gülümsemeler ve sessiz kalmalar en etkili silah bu savaşta. Hain bir oyun daha oynayacağız beraber.
Şimdiden sancıları çekmeye başladım. "Bu sancıları özlememişim, hayır." dedim kendi kendime, galiba bunu anlamak için yine geç kalmıştım. Her defasında, "Acısız olacak bu sefer." dedim, hiçbir zaman acısız olmazmış meğer.
Bir kaç değişik duyguyu aynı anda yaşıyorum bu günlerde. Heyecan ve korku bir arada. İtiraf edeyim, oyunları hep sevdim. "Basit olan sıkıcıdır." felsefem oldu çoğu zaman, normali ve sıradanı sevemedim. Zor olan ise tercihim oldu, zor ve problemli.. Belki de biraz basitliğe, sıradanlığa ihtiyacım vardır.
Bu sefer sorun yanlış zaman, yanlış insan değil de, yanlış zaman ve yanlış mekan sanırım. Ama illa bir şeyler yanlış olacak tabi. Ben doğru muyum ki benim işim yanlış olmasın?
Hayır en hain durum da, birinin gülümsemesinin bana acı çektiriyor olması. Fazla güzel gülümseyen insanı idam ettiresim var. Acı çektirme işlemi tamamlandı, tebrikler.
"What a wicked thing to do, to make me dream of you."
Şimdiden sancıları çekmeye başladım. "Bu sancıları özlememişim, hayır." dedim kendi kendime, galiba bunu anlamak için yine geç kalmıştım. Her defasında, "Acısız olacak bu sefer." dedim, hiçbir zaman acısız olmazmış meğer.
Bir kaç değişik duyguyu aynı anda yaşıyorum bu günlerde. Heyecan ve korku bir arada. İtiraf edeyim, oyunları hep sevdim. "Basit olan sıkıcıdır." felsefem oldu çoğu zaman, normali ve sıradanı sevemedim. Zor olan ise tercihim oldu, zor ve problemli.. Belki de biraz basitliğe, sıradanlığa ihtiyacım vardır.
Bu sefer sorun yanlış zaman, yanlış insan değil de, yanlış zaman ve yanlış mekan sanırım. Ama illa bir şeyler yanlış olacak tabi. Ben doğru muyum ki benim işim yanlış olmasın?
Hayır en hain durum da, birinin gülümsemesinin bana acı çektiriyor olması. Fazla güzel gülümseyen insanı idam ettiresim var. Acı çektirme işlemi tamamlandı, tebrikler.
"What a wicked thing to do, to make me dream of you."
tırıvırı.
Güzel İzmir insanlarından ve Mü' den ayrılıp sorunlu İstanbul sokaklarına geri dönmek zor geldi. Ayrıca bir hafta bir insanla aynı evde yaşadıktan sonra bomboş odana dönmek de koyuyor bir yandan. Hani hep o evde, onunla birlikte yaşasam bir gün de kalkıp evime döneyim demezmişim gibi. Mü' ye duyduğum sevgi, insan üstü bir sevgi. Ve bana harika bir hafta yaşattığı için ona bir kez de buradan teşekkür ediyorum.
Eğer ben takıntılarımdan kurtulamıyorsam, takıntılarım benden kurtulur. Dedem ölmeden önce hep "Ben sigarayı değil, sigara beni bıraktı." derdi. Ben onu değil, o beni bıraktı sonunda. İyi de oldu, çok da güzel oldu.
Bira, cips ve şarap ile geçen bir haftadan sonra bugün spor hayatıma ve sevgili M.' ye geri döndüm. Sağlıklı yaşamak gerek ya hani, ondan yani yanlış anlaşılmasın.
Ne üzücü ki, farklı şehirlerdeyken ebeveynlerimi daha çok seviyorum ve onlarla daha iyi anlaşıyorum. Fazla muhabbet tez ayrılık getiriyor işte.
Şu an en eğlendiğim şey de Mü' nün otobüste İstanbul' a doğru geliyor olması, onu severim çok severim.
Minibüs şöförleri değil arabesk, genelde pop ve bazen rock dinleyen, Trivial Pursuit' e dili dönmediği için kendince oyunun ismini tırıvırı diye çeviren İzmir halkına sonsuz sevgiler.
Eğer ben takıntılarımdan kurtulamıyorsam, takıntılarım benden kurtulur. Dedem ölmeden önce hep "Ben sigarayı değil, sigara beni bıraktı." derdi. Ben onu değil, o beni bıraktı sonunda. İyi de oldu, çok da güzel oldu.
Bira, cips ve şarap ile geçen bir haftadan sonra bugün spor hayatıma ve sevgili M.' ye geri döndüm. Sağlıklı yaşamak gerek ya hani, ondan yani yanlış anlaşılmasın.
Ne üzücü ki, farklı şehirlerdeyken ebeveynlerimi daha çok seviyorum ve onlarla daha iyi anlaşıyorum. Fazla muhabbet tez ayrılık getiriyor işte.
Şu an en eğlendiğim şey de Mü' nün otobüste İstanbul' a doğru geliyor olması, onu severim çok severim.
Minibüs şöförleri değil arabesk, genelde pop ve bazen rock dinleyen, Trivial Pursuit' e dili dönmediği için kendince oyunun ismini tırıvırı diye çeviren İzmir halkına sonsuz sevgiler.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)