Bugün bir arkadaşım sık sık kendisinden nefret ettiğini söyledi. Bunu duymak beni şaşırtmaktan çok içimi rahatlatmıştı. Sık sık kendisinden nefret eden tek kişi ben değilmişim demek ki, nasıl sevindim bu işe. Çok bencildim gerçi, orası doğru.
Sonra yine aynı kişi, ne olursa olsun, kendisinden ne kadar nefret etse de başka biri olmayı hiçbir zaman arzulamadığını söyledi. Ne kadar güzel, diye düşündüm. Biliyordum her şeyin kendini kabullenmekle başladığını. Sorunlu bünyelerimizi bağrımıza basmalıydık topluca. Aksi takdirde, huzursuzlukla kavrulmaya devam edecektik.
Yağmur hızlandıkça, muhabbetin tadı da artıyordu sanki. Belki biraz gecikmiş bir muhabbetti bu. Yılların acelesi vardı ya, koştururken neler için geç kaldığımızın farkında değildik. Ancak telafi her zaman mümkündü. İstedikten sonra, gerisi kolaydı.
Bazı insanlar vardı, onlarda bolca şeytan tüyü vardı. Ne yaparlarsa yapsınlar kendilerini sevdirirlerdi. Onlarda başka bir yetenek vardı. Onlar, gerçekten tebrik edilesi insanlardı. Şirinlikleriyle göz boyayıp sizi ellerinde oynatırlardı. Siz de oynardınız keyifle. Sonrası hüsrandı, bilirdiniz. Umursamazdınız.
Bazen de içkiliydiniz, üstünüz başınız sigara kokardı. Türk sanat musikisiyle içli dışlı olurdunuz bazı bazı. Eliniz telefona gide gider geri dönerdi. İrade sahibiydiniz, kendinizi bilirdiniz. Bilmeniz gerekirdi zaten. Ancak siz iradenize sahip çıkmaya çalışırken o telefon kendiliğinden çalardı. Mucize? Kalp kalbe karşı? Kader? Yok yok daha sıradan bir durumdu başınıza gelen.
Zeki Müren, dinlerdiniz zaman zaman.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder