31 Ekim 2011 Pazartesi

serendipity.

On bir saat boyunca aynı mekanda kalmak ve tam 40 tane müzik grubunu dinlemek. Bilmemkaç saat ayakta kalmak onun haricinde buz gibi yere oturarak ayaklarımızı dinlendirmek sonra ısınmak için de çılgınca dans etmek. Tüm bunların üstüne Van'daki depremzedelere küçücük ufacık da olsa yardım ediyor olmak. Bunların hepsini bir güne sıkıştırdık pek keyifliydi. En önemlisi Redd vardı, ama ben o adamların kendi konserlerine gitmeden bu dünyadan göçmeyeceğim bunu da böyle bilin.

"Tesadüf diye bir şey var mıdır yoksa harbiden her şey planlı programlı önümüze mi geliyor?" sorunsalı zaman zaman gündemime oturuyor. Bugün yine gündemimde mesela. Biri de çıkıp cevabını versin lan, kızıyorum artık.

Bazen de tuhaf şeyler olur. Mesela bir gün uyandığınızda bir şeyin olmasını çok istersiniz, o şey gün içinde olur falan. Her zaman olmaz da 40 yılda bir olur.

Az önce romanımı teslim ettim, şu an işi gücü olmayan bir öğrenciyim. Garip bir his doğrusu ama uzun sürmemeli bu işsizlik, para gerekli şey tabii.

Gerçekten karman çorman bir kafaya sahibim bu günlerde, farklı kalp atışları yaşıyorum. Kasım'a da merhaba.

28 Ekim 2011 Cuma

tonight i'm all hung up in your green eyes.

İnsanlar şaşırtabiliyor. Her türlü.

Demek ki bazen de arkadaş kalınabiliyor-muş. Yaşanacak her şeyi tüketmediyseniz, birbirinizin gözünden düşmediyseniz bazı şeyler güzel devam edebiliyormuş. Herhangi bir anda gelen telefon insanı pek mutlu edebiliyormuş. Teşekkürü borç bilirim.

Evet her gün uyandığımda kafamda bir başka fikir olduğunu söylemiştim. İşte dün kafamda Boğaziçi Üniversitesi'nde Yazılı Çeviri Yüksek Lisansı fikriyle uyandım. Dedim eğer yükseleceksem yapacaksam kendi alanımda yükselmeliyim, Boğaziçi de zaten rüyalarımın okulu olduğundan... Sanki olur gibi geldi. Bilmiyorum, yarın yine İspanya diye uyanabilirim.

Bugün en sevgili hukuk hocamız, "Dert biterse, ömür biter," dedi. Çok güzel dedi. Bazen öyle laflar ediyor ki, filozof olduğunu düşünüyorum.

Her şeyin başı dürüstlük. Önce kendime dürüstlük sonra size.

Eskilere olan ilgimin büyük olduğunu bilirsiniz. İşte 60'lardan da böyle bir parça var: Sandy Posey-All hung up in your green eyes.

Bu şarkıyı bana ilk dinleten babamı da seviyorum ayrıca.


25 Ekim 2011 Salı

nothing compares 2 u.

Ne kadar rutin bir insan olduğumu buradan anlayabilirsiniz, her yılın 25 Ekimini hasta ve evde yatarak geçiriyor bir de üstüne ispanyolca kursuma gidemiyorum. Blog tutmayı bu gibi nedenlerden dolayı seviyorum zaten, geçen yıl nerede ne yapıyormuşum diye.. Gel gör ki geçen seneyle bu sene arasında hiçbir fark yok.

İmt den bazı insanlar olarak büyük hedeflerimiz var, Çeviribilim hakkında fanzin çıkarmak gibi mesela. Çok büyük bir hedef değilmiş tamam, ancak alanımızda bir şeyler yapıyor bir şeyler yazıyor olmak ileride bize kariyer olarak geri dönecektir.

Bu sıralar zaten herkeste bir kariyer kaygısı, ne oldum değil, ne olacağım' lar falan.. Ben on bin sınava birden gireceğim mesela. Ales, Üds ve Ielts. Ales'te pek sevdiğim matematiği çözmem bekleniyor benden. İşte bu nedenle dört yıl sonra yeniden matematik dersine başladım. Öğretmenim pek iyi dostlar. Şanslıyım, kim bilir bu yaştan sonra matematik sever bir insan olurum belki...

Böyle düşündüğümde her yılın aynı geçiyor olması kadar sıkıcı bir şey yok tabii. Yine Ekim sonu, yine hastalık, yine Kasıma girecek olmak, vizelerin yaklaşması.. Sanki kendimi tekrarlayıp duruyorum. İşte bu yüzden İspanya' ya gideceğim. Hedefimiz 2012 Eylül'de Barselona'dır.

Size son zamanların en sevdiğim parçasıyla veda ediyorum. Her ne kadar çok eski bir parça olsa da... Sinead O Connor'ın eşsiz sesinden "Nothing Compares 2 u"



23 Ekim 2011 Pazar

victim of disaster.

Hay kendi ağzıma sıçayım diyorum bazen. Evet, bazı bazı sağlam salaklıklar yapıyorum.

Nereye çeksen oraya gelen insanı sevmedim, sevmeyeceğim. Hele iki yüzlü insana pek bir gıcığım var. Seviyorsan seviyorsundur, sevmiyorsan seviyorum triplerine girmezsin. Girme.

Evdeki gerginlik beni derhal yurt dışına gitmeye zorluyor. Evdeki gerginliğinin temel sebebi ise komik bir şekilde kardeşimin ağır ders çalışıyor olması. Nasıl bir insanın ders çalışması, evde sorunlara sebep olabilir diyecekseniz, şöyle; Kardeşim o kadar ama o kadar çok ders çalışıyor ki sürekli atarlı sürekli sinirleri bozuk ve evdeki herkes onun egemenliğinin altına girmiş ondan adeta korkuyor. Ben de bu egemenlik altına girme durumuna boyun eğmediğim için 'problem çocuk' sıfatını alıyorum hemen. Sonra da biri çok ders çalışıyorken biri gezip tozuyor oluyor, evet lan gezip tozuyorum. Böyle de devam edeceğim.

Bu çocuğun çok ciddi sorunları olacak diyorum kimse dinlemiyor, dinleseler de ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ben de ne yapılması gerekir bilmiyorum ama harbiden çok geç olmadan bir şey yapmalı, benden söylemesi.

Bugünlerde eşzamanlıyla aramız pek bir iyi. Kabin stresini aşmış gibiyim. Herkese söylediğim gibi, kabini bir terk ettim sonra rahatladım. Nasıl olsa kabini terk edip beklentileri düşürdüğüm için stres mitres hiçbir şey kalmadı bende. Çözüm buradaymış meğer: Beklentileri en aza indirgemek.

Bugünün özlü sözü de, 'geçmişinle hesaplaşmadan geleceğe bakamazsın' olsun.

21 Ekim 2011 Cuma

bey.

Hatalarından ders almayan insana her şey müstahak, yani evet bana müstahak.

Hatta ve hatta geçtim hatalarından ders almayı, nasıl sonuç vereceğini bildiği davranışlarını sürdürmeye devam eden insan tam dayaklık. Ben tam dayaklığım.

Bazen yersiz o kadar vicdan azabı çekiyoruz ki... Aslında hiç gerek yokken.

Ekimde bitirip Kasıma gireceğiz yakında ya, her Kasım başında içime dolan umutlar ay sonunda hüsrana uğramışlar onu fark ettim.

Günlerin bomba olayı tabii ki İspanya' da yüksek lisans mevzusu. Kolları sıvadım bununla uğraşıyorum, eğer her şey yolunda giderse 2012 eylülde size Barselona'dan kart atacağım.

Mesa de Español diye bir organizasyon var. Bu organizasyonda bir sürü güzel İspanyol insanları var. Her perşembemiz erasmus gecesi gibi geçsin e mi.

Günün olayı ise burada: Sene başında Uludağ'da tanışılan 38 yaşındaki insan takıntılı ve sapık bir insan çıkarak sizi Kadıköy'de takip edebiliyormuş. Bugün yanımda bir arkadaşım olmasına rağmen ve benim onu görmezden gelmeme rağmen tüm rıhtımda peşimden koşan hatta koşarken çingenelerden çiçek almayı ihmal etmeyen ve bana yetişip ilan-ı aşk eden herif, benim ona böyle bir olayın mümkün olmadığını söylememe rağmen laftan anlamayıp ısrar edebiliyormuş. "Ben sana ayak uydururum, enerjiğim sabahlara kadar diskoda dans edebilirim."

Ulan ben sabahlara kadar dans etmiyorum sana ne oluyor? Yaşın önemli olduğunu düşünmüyorum diyor, babam yaşındaki adam. Adamsan adamlığını bil, ben sana "abi" hatta "Bey" diyorum da senin bana dediklerin oldu mu şimdi?

Sakinleş. Sakin ol.


18 Ekim 2011 Salı

mekanizma.

"Şu an yanında olsa, ona ne söylemek isterdin?"

Üzerine sayfalarca konuşabileceğim, sayfalarca söylenip sayfalarca şiir yazıp sayfalarca küfür edebileceğim bir soru. Şu an yanımda olsa ona ne mi söylerdim?

Ona söylemek için biriktirdiklerimi söyleyemezdim büyük ihtimalle. Bir bir suratına vurmak istediklerimi vuramaz, sus pus olurdum. Ne öfkemin sınırlarından bahsedebilirdim ona, ne de sevgimin büyüklüğünden. Suratına boş boş baktıktan sonra ağzımdan hiçbir kelime çıkmamasına sinirlenir kendimle kavgaya girip onun karşımdaki varlığını unutabilirdim bile.

Şu an yanımda olsa... Konuşmayı beceremiyor isem, ona bir kitap yazmak isterdim ya da yılların yorgunluğunu barındıran bir şiir. Yazabiliyor olsaydım ona zaten bir öykü yazardım. Onun hayatını anlatan bir öykü, beni anlatan bir öykü yazabilmek isterdim.

Şu an eğer yanımda olsaydı, öfke ile sevginin nasıl bir arada yaşayabildiğinin somut örneği olabilirdim.




**Zihnimiz, kendini koruma mekanizması geliştirerek bizi çok derinden etkileyen olayların ve düşüncelerin üzerini kapatarak kendisini korumaktadır. Zihnime teşekkürü borç bilirim.

12 Ekim 2011 Çarşamba

huzursuz bacak sendromu.

Salt yaşama amacımız mutlu olmak iken şu hayatta, mutluluğun genelde kısa süreli karşımıza çıkması da ironinin ta kendisidir bence.

Şimdi bir odaya girdiniz, karşınızdaki koltukta sizden bir şeyler anlatmanızı bekleyen bir insan var. Ne anlatacağınızı bilmiyorsunuz ama sessizlik büyümesin diye konuşmaya başlıyor ve sonra da bir saat boyunca susmuyorsunuz. Terapi de böyle bir şeymiş işte.

Pek de sizi etkilemediğini düşündüğünüz olaylar da sizi çok etkiliyor olabilirmiş. Sadece bu durumu göremiyor olabilirsiniz.

Sorunlarımın büyük çoğunluğunun tek bir insandan kaynaklanıyor olma ihtimali büyük aslında. Ne insanmış arkadaş, biz en iyisi söz konusu şahsı kitle imha silahı olarak kullanalım. Bir işe yarasın bari.

Kabinlerde tıp çevirisi bile yapan insanlarız bizler artık. Demanstı, deliryumdu, huzursuz bacak sendromuydu hepsini bilirim. Ha doktor ha tıp çevirmeni canım. (wtf!?)

Huzursuz bacak demişken bende de huzursuz kafa sendromu var, tedavisi yok.

Not: Haluk Bilginer' le evlenmek istiyorum. (Seviyorum, ne yapayım!?)

11 Ekim 2011 Salı

oh la la beatrice.

Ekim tüm gariplikleriyle devam ediyor. Gariplik mariplik yok aslında latife yapıyorum ama eylülün hiç beklediğim gibi bir ay olmamasının ardından ekimin bana ne tür kelekler yapacağını merakla beklemekteyim.

Yarın psikolog ile ilk görüşmem gerçekleşecek. Kadın durup da bana "hadi anlat bakalım," der ise arkamı dönüp çıkarım herhalde odadan. Öyle anlat deyince anlatılabiliyor olsa sana ne diye geleyim değil mi ama? Ön yargıyla yaklaşmamak lazım tabii.

Hayatımdaki en büyük aşkı İspanyolca ile yaşıyorum ve sanırım kimse ya da hiçbir şey beni ondan daha mutlu edemeyecek. Derslerde ben ben olmaktan çıkıyor resmen bir canavara dönüşüyorum. Değişik bir psikoloji.

Beyoğlu' nun ara sokaklarının birindeki küçük Fransız pastanesi J'adore da 'oh la la beatrice' yiyerek zevkin doruk noktalarına ulaşabilirsiniz, benden söylemesi. Çikolata kaplı keki ve çilek, muz parçalarıyla mutluluk göz yaşlarına boğulacak ve birden bire Fransızca konuşmaya başlayacaksınız. (Bendeki bu Latin dilleri sevdası..)

10 Ekim 2011 Pazartesi

tekerrür.

Biraz boş zaman bulunca açtım bloğumu 2010 ekimde neler yapmışım neler yazmışım bir okuyayım dedim. Gözlerime inanamadım. Bu kadar sıkıcı bir insan mıyım ben yahu? Geçen senenin ekim ayıyla bu senenin ekim ayı arasında hiç mi fark olmaz, insan bir yılda hiç mi değişmez? Yaşadığı melankoli hiç mi kaybolmaz? Tarih gerçekten de tekerrürden mi ibarettir? Resmen ürküyorum kendimden. Biri beni durdursun bence.

Yeni bir şey şöyle olabilir, yüksek lisansı yurt dışında yapma fikri. Ha bu yurt dışı da tabii ki İspanya'm olacaktır. Bu da sadece önümdeki tercihlerden biridir ve her şeyde olduğu gibi yaşamak için para gereklidir. Okul parasını geçtim de yaşamak pahalı be anam. O euro var ya euro, her şey onun yüzünden.

Gece öyle bir rüya gördüm ki, ağlayarak uyandım uykumdan. Bunu da ilk defa yaşadım bak. Baya baya ağlıyormuş insan ya. Eski bir arkadaşın öldüğünü gördüm, ne korkunç şeydi öyle. Gelip de benim rüyamda ölmeyin lan, başıma kalırsınız sonra. Kendi rüyanızda ölün. (wtf?)

7 Ekim 2011 Cuma


‎"That's what the present is. It's a little unsatisfying because life is unsatisfying."

Dün izlediğim bir filmden alıntı yaparak başladım bu sefer. Canımın içi Woody Allen' ın yazıp yönettiği Midnight in Paris gibi güzel ve şeker bir film izledim dün. Woody Allen bu sefer Paris' i tanıtıyor bize. Evet, tam bir aşk şehri imiş Paris meğer. Fransızca da aşkın dili kesinlikle, ikna oldum. Filmin sadece hoş, güzel olmasını beklerken çok beklemediğim bir kurguyla karşılaştım. Şimdi burada filmin inciğini cıncığını anlatmayacağım sadece bu filmi bilin izleyin isterim.

Neyse, bugün öğrendim ki İÜ' nün öğrencilerine verdiği yepyeni bir hizmet varmış. Psikolojik Rehberlik ve Danışma Hizmeti. Dedim madem böyle bir hizmet veriyor sevgili İÜ o halde sonuna kadar kullanmak gerekmez mi? Verdiği hizmet ne kadar iyidir tartışılır, tabii. En azından bir psikolog tecrübesi yaşar ve ne olup ne olmadığını görürüm, diyorum ben. Bakalım.

Psikolojik durumumun iyi olmama sebebi bence tamamen haftada altı gün dersimin olmasıdır. Cumartesileri bile sabah dokuz buçuktan öğlen iki buçuğa kadar dersi olan bir insanın iyi olması nasıl beklenebilir? Belki de formasyon almıyor olsam, hayatım daha güzel olacaktı, bilemiyorum. Bir de hafta içi derslerimin tüm günümü alması, akşamları ispanyolca kursumun olup eve onbirlerde dönmem de cabası. Tamam ispanyolcama laf yok. En büyük aşkı yaşıyorum ispanyolcayla ama yorgunluk denen şey insanın hayat sevincini de elinden alıyormuş.

Yaşlanmışım gibi gibi geliyor. Sağlıcakla.

5 Ekim 2011 Çarşamba

iyilikler ve güzellikler.

Ben şu anki, eski ve hatta gelecekteki seni bile kabullenen kişiyim, o insan benim.
Karşılık beklemeden desem dürüst olmazdım pek; fakat üzerine titreyen de benim.
Çok fedakar bir insanım demiyorum sana burada, yalan olur, ama gidip adam da öldürsen hırsızlık da yapsan sonra gelip sığınacağın liman benim.
Büyük ihtimal hep oralarda bir yerlerde olacağım. Senin de bildiğin gibi, böyle olacak.
On yıl belki yirmi yıl sonra. Ben hep olduğum yerde olmaya devam edeceğim.
Çok zamanlar geçmiş olacak, çok köprüler ve çok sular. Çok öyküler, çok şiirler ve çok romanlar. Dillendiremediğimiz, anlamlandıramadığımız, belki korktuğumuz bir şeyler.
Tekerrürlerden, kısır döngülerden kaçışlar.
Birbirimizin gözlerine bakıp aradığımız sebepler; bulamayınca da cevaplarını, soruları bir kenara bırakışlarımız.
Olanı, olduğu gibi kabul etmek.
Göze göze, dişe diş.
Yalın ve basit.

Ama sonu hep iyilikler ve güzellikler.

3 Ekim 2011 Pazartesi

nowhere to run.

Yeni bir romanın bitişinin mutluluğunu daha yaşıyoruz hep birlikte. Hep birlikte diyorum çünkü ben çeviri saatlerimi çılgınca sosyal paylaşım sitelerinde baya paylaştım ve artık alakasız insanlar bile gelip beni tebrik etmeye başladı. Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek kendimi teselli edeceğim. Romanın bitişi her ne kadar iş yükümü azaltmış olsa da böyle güzel ve heyecanlı bir romanı bitirmiş olmak da bir yandan beni üzdü. Romandaki dedektiflerle neredeyse kanka olmuş her gün beraber donat yeyip kahve içiyorduk sanki. Şimdi onlar yok ve ben çok yalnızım. Neyse, evet bir roman daha burada bitti. Şimdi teslime kadar kalan son bir ayda redaksiyon dönemine giriyoruz, hepimize hayırlı olsun. Baya liseli ergenvari davranışlar sunarak dersi terk etmiş bir insanım ben. Komik olan böyle bir şeyi hiç lisede yapmamış gelip tam da son senede yapmış olmam. Dersi terk edişim ise kesinlikle hocalarımla ilgili değil, tamamen benim kendi sorunlarımdan ötürüdür. Başarıyı önceden tatmış bir insanın başarısızlığa katlanma gücü zayıf oluyormuş. Şimdi bunu öyle ben çok başarılıyım falan filan diye söylemedim, tek söylemek istediğim insan kendisinden bazı şeyler bekliyor daha doğrusu insan kendisinden çok şey bekliyor ve hayal kırıklığı sonunda kaçma isteği doğuruyor. İşte ben de bu yüzden geçen hafta dersten kaçtım. Artık bunu da yapmamıştım, üniversitede dersi terk edip çıkmamıştım demem ileride. Aslında basit bir dayanamayıp dersten çıkma, fark ettiniz mi bilmiyorum, benim kişiliğimi gözler önüne seriyor. Benim yaşamdaki sorunlarla başa çıkma şeklimi gösteriyor. Demek ki ben sorunlarım karşısında çabuk pes edip kaçma şansım var ise oralardan uzaklaşmayı seçen bir insanım. Demek ki sabırsız bir insanım. Demek ki çok da güçlü bir insan değilim. Ama biliyorum, öyle bir an gelir ki kaçacak yeri olmaz insanın ve savaşmak zorunda kalır. Esen kalınız.

2 Ekim 2011 Pazar

anti klişe ayrılık sahnesi.

Öyle medeni insanlar haline geldik ki, artık duygularımız hatta ayrılıklarımız bile fazlasıyla medenileşti. Günümüzdeki kimseye bağlanmama ve özgürleşme takıntılarımız bizi zaman zaman insani duygulardan uzaklaştırıyor sanırım. Ben özgürüm, kimseyi takmam falan gibi cümleler kurarken aslında, 'kimseyi sevmem' dediğimizin farkında değiliz henüz. Medenileştik; çünkü korkuyorduk. Daha önceleri bir şeyler görmüştük ve gördüklerimiz gözümüzü korkutmuş olmalıydı. O yüzden uzaklaştık, o yüzden yabancılaştık. Yabancılaşmak bizi güçlü hissettirdi ve medeniyetin ağına düşmüş bulunduk. 'Hissetmiyorum, o halde varım' diye bağırdık, bilmiyorduk ki aslında git gide insanlıktan çıktığımızı. Neyse, dediğim gibi ayrılıklarımız bile artık o kadar medeni o kadar medeni ki, iki insan şakalaşıp gülerek ayrılabiliyor bu devirde. "Hahaha evet evet ben de artık seni sevmiyorum, ya geçen de şey oldu nasıl komik dur anlatayım," şeklinde oluşmaya başladı ayrılık cümlelerimiz. Ha bir ayrılığın drama dönüşmesinden, "benden daha iyisini hak ediyorsun, ben siyahım sen beyaz," klişelerinden oluşmasından da basit, yalın ve şaka dolu olması insanın hoşuna gidebiliyor. Ağlayarak ayrılacağımıza, gülerek ayrılırız arkadaş, diyor insan bir yerde; ama geniş açıdan baktığımızda gülerek ayrılan iki insanın birlikteyken gülmeye sebep bulamamış olmaları ya da ayrılırken içlerinde bir sızı olmaması da bir o kadar üzücü geliyor sonradan insana. Medenileşerek yazı burada kapattık. Yeni sezonda insani duygularımızdan daha ne kadar uzağa savrulacağız, hep birlikte izleyelim.