31 Ekim 2010 Pazar

fix me a drink, make it a strong one.

Öyle çok yemek yedim ki, öyle çok milkshake içtim ki tam şu an tam buraya kusabilirim. Ama bunu kendime olan saygımdan dolayı yapmayacağım.

Yeni tanıştığım insanları facebook'ta, google'da twitter,da falan böyle sitelerde deli gibi araştırdığımı fark ettim. Ciddi bir dedektif kanı var bende. Oradan buradan garip bağlantılar yakalıyorum falan. Ha sonunda bir şey olmuyor da ben eğleniyorum işte.

Can sıkıntılarım beni yaratıcılıkta son noktaya ulaştırıyor. Canım sıkıldığı an, dolaptan kırmızı peruğumu takıp kendimden geçiyorum. Ah geçen sen tam bugünlerde almıştım ben o peruğu, bir Halloween hatırası.

Bugün resmen Kasım' a girdik. Kasım karakterli aydır severim kendisini. Güzel geçer benim Kasım' larım. Kötü bir Kasım hatırlamıyorum bak. Ekim' den iyi şeyler dilediğim halde pek olmadı; ama Kasım beni hayal kırıklığına uğratmaz diyorum ben. Aylarla aramdaki bu bağ da ilginçmiş yalnız. Yeni fark ettim ha.

Bu arada ben çoktan İzmir' e uçak biletimi aldım da 1 Şubatta İzmir'e, Mü'ye gidiyorum. Şu önümüzdeki 3 ay hemencecik geçse ve 1 Şubat gelse ya! O zaman en güzel ay Şubat mıdır?

30 Ekim 2010 Cumartesi

black-wonderful life

Karanlık bir kafede,kırmızı uzun kanepelerde oturuyorduk. Orada olmak istediğimiz için orada değildik aslında, sadece olmak istediğimiz herhangi bir yer yoktu. Ya da birbirimizi görmek istediğimiz için bir arada değildik, sadece görmek istediğimiz bir başkası yoktu. Benim için durum buydu en azından. Yalnız belli bir süre için zamanı birlikte geçirmeye karar vermiştik, sanki bir yerlerde bir geçmişimiz vardı ama artık o kadar silikti ki ne o ne de ben sallamıyorduk değerleri. Sadece o an vardı. O anın bitecek olması koyuyordu bana, bak. Kafası karışık, neden orada olduğunu bilmeyen iki zavallı insandık. Sonra benim kafam güzeldi bak işte o an mutluydum ben. Başım dönüyordu, çok mutluydum. Tavana kitlendim, tavan çok güzeldi, kırmızıydı mutluydum. Sonra şarkı çaldı, "..and I need a friend oh, I need a friend to make me happy.." diyordu. Sanki bize diyordu bir de biz eğlenelim diye sonunda "it's a wonderful, wonderful life." diye ekliyordu. Yağmur yağıyordu, kafamızdaki dünyalar ne kadar farklı olursa olsun o yağmurda o caddede kol kola yürümüştük. Sonra, cadde bitti.

Bu da böyle bir anımdır.

28 Ekim 2010 Perşembe



a little bird lit down on Henry Lee..

seasons came, seasons went.

Hep bu kadar mutsuz muydum yoksa mutsuzluğumu yeni mi fark ediyorum? Hep bu kadar sıkıcı mıydı hayatım yoksa git gide daha da mı sıkıcılaşıyor? Tatmin olma problemim mi var yoksa ortada tatmin olacak bir durum mu yok? Bugün burada bu soruları cevaplamak için toplandık. Hadi lan yok öyle bir şey, dağılın şimdi.

Bir otursam 24 saat ağlayabilirim demiş miydim daha önce? Hah şimdi 48 saate çıktı o süre o zaman. Sırf fazla zaman kaybederim diye başlamıyorum ağlamaya. Sonra gözler şişecek falan gerek yok şimdi.

Adam "Ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın; kendin içindeyken kafan dışındaysa.." demiş. İşte ben şu an ne içindeyim ne de dışında çemberin..

Benim birayı fondip yapmamayı öğrenmem lazım önce, onu öğrenemezsem zaten diğer öğrendiklerimin pek bir anlamı kalmıyor.

"Geçen sene saçım sarıydı sonra kızıla boyadım. Ama sarıyken de kızılken de beğenirlerdi beni, önümüzdeki hafta yine boyayacağım." konuşmasını yapan kızın bulunduğu bardaydım bugün. Hayatıma bir renk gerekiyordu evet ama belki de bu kadar fazla değil. O neydi abi öyle, nasıl bir bardı o biranız ucuz tamam da içindeki insanlar da bu kadar ucuz mu olmalı?

Etraftaki sevgililerin samimiyetlerine bakıp söylenen teyzeler vardır ya, hah işte bence onlardan pek bir farkımız kalmadı artık. Rahibe hayatı yaşayalım dedim, dinlemediler ki beni.

Bak bir Radiohead' den Paranoid Android' in klibidir, bir de Nick Cave' le PJ. Harvey' nin Henry Lee klibi. Bunların üstüne tanımam. Hele Henry Lee' yi film gibi izler izler doyamam. Nasıl duygu dolu bir kliptir o.

Sizleri en kalbi duygularımla selamlıyorum. (T. Erdoğan konuşması çevirmiş simultane öğrenicisinin korkunç anıları.)

27 Ekim 2010 Çarşamba

boş

İnsan o kadar düzlükten, sıkılmışlıktan, grilikten sonra biraz renk istiyor heyecan istiyor hayatında haklı olarak.. Farklılık, farklı bir insan, farklı bir muhabbet, farklı olaylar bekliyor doğal olarak. Her zaman da bulunmuyor bunlar. Bulundu mu da çok süreli olmuyorlar, bitiveriyorlar.

Bir saç teli buldum şimdi burada da bu benim saçım değil lan, hayırdır ne iş?

Bazen odama bile yabancı hissediyorum kendimi, hatta kendime yabancı hissediyorum var mı ötesi?

Bir ara odamı toplamam gerek, biri görse burada savaş çıktığına yemin edebilir. Anne olmayınca evde, böyle oluyor durumlar demek ki.

"Kaybolmak, yok olmak istiyorum." demiştim, o da "Gel beraber kaybolalım." demişti. Keşke tam o an kaybolsaymışız. Belki şu an daha güzel olurmuş her şey.

insan bazen kaybolmak ister
kendi kendine kalmayı özler
hayaller kurmayı sever
gerçekler bazen az gelir
bu dünya bazen dar gelir,
bu hayat boş gelir.

26 Ekim 2010 Salı



Nick Cave, güzeldir. Çok güzeldir.

göremiyorum, bay.

Hasta olmanın iyi yanlarına bakmak lazım. İki günde tam iki kilo vermek gibi mesela, beni bundan daha fazla ne mutlu ederdi ki zaten?

Bence en iyi insan siz evde hasta yatarken, size elinde kekiyle geçmiş olsun' a gelendir. Teşekkürlerim Üstün' e gitsin, seni seviyorum. Hatta şu an keklerinden yerken seni ailecek seviyoruz.

"Bu dünyada ve bu yaşamda aslında birbirimize mecburuz" yazıyor hukuk kitabımın ilk sayfasında. Hukuk kitabı bile diyorsa doğrudur lan.

Ya tamam ben de bazen facebook gibi sanal alemlerde çok şeyler paylaşıyorum, çok fotoğraf koyuyorum ama öyle her anımı da yazmıyorum ya da sürekli sosyal mesajlar vermiyorum, herkese iyi günler dilemiyorum. Şimdi onlar "Herkese güzel bir hafta dilerim." diye yazınca benim haftam güzel mi geçecek? Yok öyle bir şey. Ne biliyim her an nerede olduğumu, gece hangi club' a gittiğimi falan yazmıyorum. (Çok deli gece hayatım olmasına rağmen yapmıyorum bunu.)

Bazen İngiliz arkadaşların yazışmalarını okuyup hiçbir şey anlamıyorum. Nasıl garip kelimeler ve gramer yapıları kullanıyor bu insanlar? Madem böyle yapılar kullanıyorlar biz neden başka şeyler öğrendik hı? Cevap verin bana!

Bu hastalık beni bir açıdan kendime getirdi, geçen haftanın korkunç sıkılmış modundan çıktım, evde oturmak iyi geldi, geçen hafta sizleri terslediysem veya takmadıysam affedin beni.

"Sırt çantamı takıp, canımın istediği yerlere gitmeyi, farklı kültürler görüp kaygısız bir turist olmayı çok özledim." demiş bir arkadaşım, ah ben de çok özledim ben de! "Kaygısız Turist" ne güzel bir tanımlamadır yahu.

İçtiğim ilaçlardan mıdır nedir bilmiyorum ama şu an resmen bulanık görüyorum yani evet resmen bulanık böyle her yer bulanık hatta yazdığımı görmüyorum ha şu an n'oluyo ya?

25 Ekim 2010 Pazartesi

people ain't no good.

Mide bulantısı, karın ağrısı, baş dönmesi falan ne gereksiz eylemler. Lütfen geçer misiniz artık?

Öğlen 2' den beri yatağa yapıştım kaldım, kalkamıyorum. Hiçbir şeye değil İspanyolca dersime gidemediğime yanarım. Hastalık kötü şey azizim.

Çoğu erkeğin pislik olduğunu söylersem bence çok da yanlış olmaz. Atarlıyım erkeklere, fenimist kesildim bir an.

Bu hayat insanı kesinlikle arabesk dinlemeye yönlendiriyor. İmt öğrencisi olmak insana arabesk dinletir dedik, doğru mudur, doğrudur. Bir de içmek lazım tabi kuru arabesk olmaz. O zaman bayram gelsin ve ben içkiye doyayım.

İlk vizemi oldum. Güzeldi, iyiydi darısı diğer vizelerin başına.

Evde annenin olmaması büyük eksiklik, evi kim toplayacak lan şimdi?

Galiba üzerimdeki yabaniliği atıyorum yavaştan, insanlara kötü davranmıyorum artık, iyi kız oldum, ehe.

Bazı insanlar vardır ne kadar zaman geçerse geçsin ne kadar yıl geçerse geçsin hayatınızdan çıkmayı beceremezler. O insanlara sesleniyorum,kabalaşmayıp kibar konuştuğum için özür dilerim ama şimdi hayatımdan çıkıp beni rahat bırakır mısınız? Teşekkürler.

"people ain't no good." Nick Cave' i seviyorum çok.

22 Ekim 2010 Cuma

gri.

Hayat hiç bu kadar gri olmamıştı. Sadece ders ve okuldan oluşuyor yaşam. Düz gri bir çizgi adeta. Hiç farklı bir renk karışmaz mı araya, yanlışlıkla bile olsa?

Artık bilgisayarda yazı yazmaktan, bir şeyler okumaktan gözlerim bozulacak. Sırtım kamburlaşacak falan korkuyorum. Ders çalışmak hayati bir gereksinim gibi oldu, boş bir beş dakikam varsa "hıh ders çalışabilirim bu beş dakikada" diyorum sonra irkiliyorum.

Nasıl sıkıldım ya, işte öyle çok sıkıldım. Hatta sırf dersten falan sıkılmadım ben, insanlardan da sıkıldım. Herkesten, hepinizden sıkıldım, alınmaca yok ama. Asosyal bir varlık olabilirim evet ama durum bu, kimseyi görmek kimseyle görüşmek istemiyorum, nokta. Ama tabi bu dönem de geçecek elbet, panik yok stres yok.

Sırf kendime ayırdığım zaman dilimleri, spor salonunda geçen saatler. Ben spor yaparken insanlıktan çıkıp başka bir varlık oluyorum. Beni öyle görseniz korkarsınız yani o derece. Hele dün spor salonunda sevgili spor hocamın davetiyle spinnig dersine giriverdim. O davet etmese girer miydim? İmkansız. Ki bundan sonra o davet etse de girmem, girmeyeceğim. O nasıl bir olaydı öyle ya, ölüyorum sandım. Asıl fikir bisiklet, pedal çevirmece falan ne kadar zor olabilir ki diye soruyor insan kendine ancak nefesim kesilip kıpkırmızı olduğumda anladım ne kadar zor olabileceğini. Zaten kötüleştiğimi gören sevgili hocam "iyi misin, çıkabilirsin istersen." dedi ve ben çıktım. Hiç bir güç beni o derse sokamaz bir daha. Gerçi sonrasında buz gibi bir duş alınca kendime geldim ama o acıyı çekmek istemiyorum bir daha.

Ama bugün spor salonunun önünden geçerken onu görünce yaşadığım heyecan da paha biçilemezdi. İlk söylediğim cümle "Ehe, bana el salladı, bana el salladı!" oldu. El sallamak abartılmaması gerekilen bir aktivite olsa da..

Spordan başka da hayatımda bir bok yok sanırım. Annemi ve anneannemi de bugün İtalya' ya yolculadık. Ev de boş. Pazartesi sınav var, çalışılacak bir sürü konu, yapılacak ödevler var. Yarın cumartesi ve benim dersim var. İsyanım çok büyük bu aralar.

20 Ekim 2010 Çarşamba

anksiyete bozuklukları.

Bütün gün derslerde not alırken başlarına 19ekim2010 diye tarih attım bugün, dün de 18ekim2010 diye atmıştım; meğer dün 19u bugün 20siymiş. Aklım o kadar gitmiş siz anlayın.

Öyle bir sarhoş olayım ki gerçekten ayılmayayım bir daha. Canım içmek ister, başım dönsün ister, uçayım ister, bu can neler ister neler..

Evde yalnız kalınca aklıma hep yaramazlık yapmak geliyor. Ben de geçen pazar evde kimse yok diye salondaki içki dolabını karıştırıverdim biraz. Karabiberli votka yı görünce "hmm denemek lazım." dedim. Denemez olaydım o nasıl bir acılık o nasıl korkunç bir tat. Yaramazlığımın cezası olarak dilime karar biberli votka yerine acı biber sürselerdi daha iyiydi.

Düşünmek ve paranoya yapmak için sadece kurs sonraları taksimden eve dönerkenki iki saatim var. O iki saatte ben neler neler kuruyorum ne zararlı düşüncelere kapılıyorum bilemezsiniz. Bence en sağlıklı insan düşünmeye zerre zamanı olmayan insandır.

Türkçe' den İngilizce' ye simultane yaparken "yüzde bilmemkaç" ın çevirisi olarak "per cent" yerine aklıma "por ciento" nun gelmesi bence çok tehlikeli. Daha İngilizceye çeviremeden İspanyolca' ya mı atlıyorum lan?

HASAL a bu sene Emre Altuğ' un gelme ihtimali varmış. Bunu duyduğumdan beri içim kıpır kıpır. Emre Altuğ aşkından ölebilirim.

Üç gündür spora gitmiyorum ve eksikliğini hissediyorum. Yarın spor salonuma kavuşacağım. Galiba sporkolik oldum, korkuyorum.

Önümüzdeki pazartesi ilk vizem var. Şaka gibi değil mi?

Ödeve konu olarak psikolojiyi seçtiğimde, içinden de anksiyete bozuklukları ve manik depresif psikozu seçtiğimde çok yanlış yaptım ben, evet.

Yeni Türkü güzeldir, güzel.
"Gözlerim doluyor aşkımın şiddetinden, ağlamak istiyorum."

16 Ekim 2010 Cumartesi

*eye in the sky.

Bir hafta aralıksız uyusam uykuya anca doyarım sanırım. 6 gündür durmadan 7' de uyanmaktan gına geldi artık. Ne uyumaya, ne sosyal bir hayata zamanım var. Sadece koşuşturmaca.

Gerçi bu koşuşturmacanın da hoşuma giden yanları yok değil. Öyle yoğunum ki, düşünmeye zamanım yok. Bence insanın düşünmeye zamanının olmaması kadar da sağlıklı bir şey olamaz. Öbür türlü, paranoyalar ve saçma sapan durumlar..

Benim kadar spor salonunu seven biri daha yoktur galiba. Tabi spor salonunu, içindeki çalışma aletlerini, spor hocalarını falan "en kalbi duygularımla selamlıyorum."

Üç yıl aradan sonra lisedeki öğretmenimle buluşmak o kadar güzeldi ki! Hayırsızımdır aramam falan doğru. Ama bir kere görüştük mü de devamı gelir.

O nasıl bir Amerikan aksanıydı yahu? Nasıl da akıcı bir İngilizceydi o öyle? Benimse acilen İngiltere' ye gidip bir yıl orada kalmam gerek. Yarın olsa uyansam bir baksam ki İngiltere' deyim.

Bazen öyle bir dönem gelir ki herkesten sıkılırım, en sevdiklerimle bile konuşmak istemem, olur öyle arada.

Annem deli gibi geziyor. Ben de dışarıdan izliyorum işte. 22 Ekim' de ananemi de alıp İtalya' ya bayramda ise babamı alıp Prag a gidiyor. Ha gitsinler tabi canım gitsinler, ev bana kalsın, gelsin partiler ooh falan.

"eye in the sky" ne güzel bir şarkıdır. Alan Parsons Project ne harika bir gruptur.

14 Ekim 2010 Perşembe

please can i see u everyday?

O,öyle bir cümle kurdu ki; sonrasını ben hatırlamıyorum.

Yağmurlu hava çok bir romantik değil mi?

Çorlulu Ali Paşa Medresesi seni seviyorum iyi ki varsın.

Bazen o kadar çok "Hmm anladım." diyoruz, hatta hiçbir şey anlamadığımız zamanlarda bile.

Simultane kabininde yaşayabilirim. Ev, araba bir şey istemiyorum. Bir kabinim olsun bana yeter.

Profiterol yapan anne candır, kandır. En çok profiterol yapan anneyi severim.

Kimileri de işte yarışmaya girer falan, sonra da çıkarlar. Hayatın bir parçası tabi bu da.

Yağmurlu havada önüme çıkan sümüklü böcekleri ezmemek için büyük çaba harcıyor adeta sekerek yürüyorum. Bu çabayı başka alanlarda da harcamalıyım.

Son olarak bu şarkı ona gitsin; "I'm a fool again,
I fell in love with you again.
Please can i see you everyday?"
Cheap Trick' i seviyorum.

12 Ekim 2010 Salı

viod ab initio.

İnsan denen varlık umutsuz yaşayamıyor, yitirmeyelim umutlarımızı.

Dolabımın üstünde yaklaşık olarak iki aydır sabit duran sırt çantası biraz önce yere düştü. Ben de bu olaya az biraz çığlık atarak karşılık verdim. Bu olayın sebebi neydi? Yoksa Mü' nün dediği gibi, bu bir işaret miydi...

Merhaba, ben bir türk kahvesi bağımlısıyım ve halimden çok memnunum.

Akşam 7den sonra spor salonunun üçgen vücutlu, korkunç kaslı insanlarla dolacağını bilsem gitmezdim spora, yok lan yine de giderdim tamam.

"Kusura bakma ilgilenemedim senle." "Ehe,:)) sorun değil, bir dahaki sefere."

Ben ispanyolcayı ne kadar seviyorsam, almancayı da o kadar sevmiyorum işte!

Sütlü Kahve içinde dört kişi, tabu falan, ne hoş.

Latinceye ve bütün latin dillerine olan hayranlığım hızla artmakta.

Yarın sabahki dersimi ekiyor olmanın huzuru var içimde, yaramazlık daima güzeldir.

Herkese "amor, amor" şarkısını gönderiyorum, çok sevgi dolu bir gönderim oldu ama çok da güzel oldu, iyi oldu.

"te necesito, yo te quiero, mi vida sin ti es un desierto, amor amor.."

9 Ekim 2010 Cumartesi

platonik

Bence aşk, onu göremeyeceğiniz bir güne uyanmama isteğidir. Onu göreceğiniz gün ise, hiç zor gelmez sabah 7' de kalkmak falan. Gece uyumasanız bile olur hatta.

Hani siz yarım saat otobüs durağında beklersiniz de otobüs gelmez, sonra artık vazgeçip yürümeye başlarsınız ki otobüs gelmiştir; ancak geri dönüp yetişme şansınız yoktur. İşte ben böyle zamanlarda hayata küsüyorum.

Vücudumun istisnasız her bölgesi ağrıyor. Bacaklarım tutmuyor ve hatta kollarım kopacakmış gibi ağrıyor. Ama inan, hiç önemi yok hem de hiç hiç hiç iç iç ç.

Bu havalarda siz de biraz melankolik olmuyor musunuz yahu? Ben oluyorum. Bir de sonra Kadıköy' de bir kafede "she doesn't live here anymore" çalmasın mı? Çok hüzünlü bu şarkı.

O değil de, ben sola doğru eğik duruyormuşum ha. Yani vücudum sola doğru yamukmuş. Sevgili Üstün, burnun yamuk diye üzülüyordun, benim bütün vücudum yamukmuş şimdi n'apcağız?

Var ya almanca o kadar zor ki, en zor. Allah kimseye vermesin.

Kuzenimi görmeyeli bir yılı geçmiş. Elden hiçbir şey gelmiyor bazen. Aynı şehirde yakın semtlerde olan kuzenimi gör-e-miyorum. Nokta.

Sizce de en kuul' u dans eden spiderman smiley si değil midir? Peki ya sence Mü?

Ekim ayı daha bir değerli şimdi. Zaten sonbaharı severdim, artık en fazla seviyorum.

Ben platonik takılmayalı uzun süre olmuş meğerse. Arayı kapatmak lazım haydi bakalım.

8 Ekim 2010 Cuma

en en fazla.

Bence aşk, o kişi doğum tarihinizi sorduğunda heyecandan "1990" yerine "2009" diye cevap vermektir. Yani aptallaşmaktır.

Yağmurdan sıçana dönmek deyimini dibine kadar yaşadık, bu kadar çok yağmasan ya??

Ve en güzeli, beni artık şu en fazla güzel olan spor hocasının çalıştıracak olmasıdır. Ben spora daha bir şevkle koşa koşa gitmez miyim şimdi?

Alttan alınan derslere pek gidilmezmiş, bu böyle biline.

Buluşma teklifini kızdan bekleyen erkek, hatalıdır. Çünkü zaten kız özellikle karşıdan bekler bu teklifi. Cesareti olmayan çekilsin şöyle kenara.

Bu yağmurda yapılacak en iyi aktivite, sinemaya gidip büyük boy mısır almakmış, ne iyi yapmışız yahu.

Kardeşin abladan bir şey saklaması bence en en kötü. Abla-kardeş ilişki kurallarına bile aykırı lan!

Son olarak, spor odalarındaki kilo,boy ölçümü yapılan odalar var ya işte o odaya herkesle girilmemeli bence.

Saygılar.

6 Ekim 2010 Çarşamba

pokito a poko

Bozulduğu için yarım saat yağmur altında beklememe ve eve anca akşam 10' da ulaşmama sebep olan 129T' ye izninizle küfrü basacağım. Sanki başka şehirden geliyorum eve anasını satayım, 7'de kurstan çıkıp 10'da eve varılmaz ki! Ben Taksim'den eve gelene kadar insanlar ülke değiştiriyor peh!

Neyse neyse sıcak ev, sıcak yemek falan kendime geldim geç de olsa. Günbegün İstanbul'dan biraz daha soğuyorum. Kalabalık, koşuşturma, telaş, endişe vb. kötü kavramlar geliyor aklıma İstanbul deyince.

2 saat otobüste aynı yerde hareketsiz oturunca artık bazı kaslarınızı hissetmemeye başlıyormuşsunuz lan. Öyleymiş.

Kendisi şu an İzmir' de MFÖ konserinde olan Mü beni cep telefonundan olaya dahil etmek üzere aradı. Ben olmadan MFÖ konserleri eksik olur ama.. neyse. Beni konser atmosferine sokan mü' ye teşekkürler.

Takım elbise erkeği değiştiriyor bir güzelleştiriyor, "haydi tüm erkekler takım elbiseye!" kampanyası başlatacağım. **suit up.

O değil de ben İspanya' yı özledim. İspanya' ya gitmek isterim, isterim de isterim. İspanyolca konuşan herhangi birine aşık olabilirim sanırım. Ne güzel dilsin sen öyle.

Bazen "sonrasını düşünmeden yaşayacağım ulan!" diyorum, dedikten sonra düşüncelere dalıveriyorum.

4 Ekim 2010 Pazartesi

take a sad song and make it better.

Dün gece gayet 12' de yatıp sabah 4'e kadar uyuyamamış daha dorusu sürekli kabus gördüğü için uyanıp durmuş bir insanım ben. Zaten burnum tıkalı, nefes alamıyorum geceleri boğulma tehlikeleri geçiriyorum falan. Çok sinirliyim, geri çekilin.

Yeni ispanyolca hocamdan çok kısa bahsetmek isterim. Bu adam benim gördüğüm en ama en yakışıklı ispanyoldur. Aksanı ve güzelim kır saçlarıyla o durmadan konuşsun ben dinlerim. Olgun erkek sevdasıdır gidiyor bende haydi hayırlısı.

Erkekler saç uzatmasın. Kendimde uzun saçı ne kadar seviyorsam erkekte de o kadar sevmiyorum işte. Bir de bakmıyorlar o kadar uzattıkları o saça, yağlı yağlı geziyorlar falan tam bir mide bulantısı sebebi. Kısaca, kısa saç en güzelidir.

Zor bir dönem geçiriyorum. Belki de daha önce hiç olmadığı kadar zor.. Şu dönemi sağ salim atlatayım halay çekeceğim, söz.

Taksimden eve dönüşümün iki saat sürmesi en başlıca intihar sebeplerinden biridir. Otobüste gerçekleşebilecek bütün aktiviteleri gerçekleştirdiğiniz halde, uykusuz okumak, müzik dinlemek, mesajlaşmak ve hatta telefondan feysbuk' a girmek gibi, hala eve ulaşamadıysanız aynı zamanda aç ve susuzsanız bir de üşüyorsanız işte orada sıkıntı vardır. Katil ederler insanı.

Biri şimdi haydi ağla ağla dök içini dese, hiç durmadan 24 saat ağlarım gibi geliyor. Rekor bile kırarım valla. En uzun süre ağlama rekoru, evvet.

Öz güven öyle bir şey ki gitti mi gider, çağırsan gelmez, gelse de kalmaz ve hatta kalsa da yetmez.

3 Ekim 2010 Pazar

i love huni.

Tütsüler, mumlar, sıcak banyo, rahatlatıcı içerikli çeşitli banyo jelleri ve slow müzik.. Stresten kurtulmak için çok şey denedim fena da değildi hani ama etkisi çabuk geçti. Hala stresliyim.

Mide ağrıları, kalp çarpıntıları, titreme falan yaşlı nineler gibiyim, psikolog yolu görünüyor galiba uzaktan uzaktan. Ya da bir huni geçireyim kafama daha iyi.

Laf aramızda bugün ilk defa depremi hissettim ben. Şu 17 Ağustos depreminde bile uykumdan taviz vermemiştim ama bugün sandalye ve lamba sallanınca aha dedim 'hissediyorum!'

Karadutlu şarapla evlenirim bile, o kadar büyük sevgim. İçin lan hepiniz!

İnsanın simultane çeviri için kendine ait bir kulaklığı ve mikrofonu olunca daha bir mutlu oluyor. Geriliyor, stres oluyor o ayrı.

Babamdan defter istedim. Basit bir defter. İnce, kareli, telli. Ama üstünde Transformers olacağını hiç düşünmemiştim. Neyse ya Transformers değil de Barbie' li olaydı ne yapardım o zaman?

Rüyalarıma giren adam, çıkar mısın? Rüyamda bile işin yok senin artık lan. İzin vermiyorum.

Harçlığıyla gelen misafir var ya işte o candır, kandır. Hep gelsin yine gelsin. Başımın üstünde yeri var.

Yarının pazartesi olması benim neredeyse hiç tatil yapmamış olmam vs. Hayat bazen çok zor.

2 Ekim 2010 Cumartesi

feridun amca.

Sana tahammülüm yok, hele kendime hiç.

Antibiyotik alırken içki içince ölmüyorsun. Kaç kere denedim bak hala yaşıyorum. ...

Elma çayı bir başka güzel. Elma ve çayı ayrı ayrı düşündüğümde, elma çayı onlardan kat kat güzel.

Cihangir Moda'yla yarışır. Öyle bir semt yani, düşünün. Ama yine Moda kazanır orası kesin.

Biz Dünya Çeviri Günü' nde hayalet balonlar uçurduk gökyüzüne. Kimbilir neredeler şimdi..

İnsanın haftada sadece bir gününün tatil olması, cumartesileri dersinin olması insana fark ettirmeden intihar ettirir.

Derste el kaldırınca sana "Söyle!" diye cevap veren öğretmenden korkacaksın, usulca sınıfı terk edeceksin.

Sınıfınızda roman çevirmiş bir arkadaşınız var ise, imrenerek bakar sessizce kendinize acırsınız o kadar.

Galiba, sinir ilaçlarını çok yersiz kullanıyorum; bağımlılığım yakındır söylemesi.

Şair: "Bir öpüyorsun ağzın şaraplaşıyor,
Eriyip kendimi yitiriyorum." demiş. Ne güzel demiş?

Bence herkes hayatında bir ya da daha fazla aşık olmalı. Bırakın ayaklarınız yerden kesilsin. Korkmayın düşmekten; elbet geri ineceksiniz zaten.

Ve son olarak;

"Feridun Amca, her şey çok saçma,
Yaşam geliyordu üstüme,
Hiç yer yoktu kaçmaya."