31 Temmuz 2010 Cumartesi

Baby, I've done all I could. Now it's up to you.

Bazen elimizden gelenler de günü kurtarmaya yetmiyor işte. Çünkü her şey elimizde değil, evet farkındayım. Yetersiz olduğumu hissetmeyi sevmiyorum, ama herkesin bir sınırı var, değil mi? Eğer elimden geleni yapmış ve hala başaramamışsam, peşini bırakmalıyım bir şeylerin demek ki. Bunu anlamam biraz zaman alacak kusura bakmayın. Şu an sadece kendimi dinliyorum.

Çok basit ve sıradan bir "Nasılsın?" sorusuna cevap vermek bazen sanıldığı kadar kolay olmuyor. "Eee ııı normal." İyi bir cevap olduğunu düşünmüyorum ben şahsen. Ya da biriyle konuşurken göz göze gelmemeye çalışıp kafanızı başka yöne çevirerek iletişim kurmayı denediniz mi hiç? Pek kolay olmuyor ya. Gereksiz stres yaratan durumlar bunlar, o an işte deve kuşu misali kafamı toprağa gömmek ve yokmuşum gibi hissetmek istiyorum da olmuyor yahu. Sonra "Haayıırrr" diyerekten uyanı veriyorum yatağımda; meğer sadece bir kabusmuş olanlar, oh be.

Sürücü kursumun ilk gününde trafik dersinde, hoca bize otoyolları, refüjleri, banketleri anlatırken kendimi birden bire uçsuz bucaksız, çok şeritli bir otobanda arabamla son sürat giderken buldum, o ders öyle sıkıcıydı ama o otoban o kadar güzeldi ki geri derse dönmedim.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

parçalıbulutlu

Şimdi size tam anlamıyla boş bir gün nasıl geçirilir anlatayım. Öncelikle bir önceki gün geç yatmış olduğunuzdan dolayı, o gün en erken öğlen 1 gibi uyanırsınız. Uyanırsınız ama yatağınızı da hemen terk etmez biraz daha mayışık mayışık gözlerinizi tavana dikmiş bir şeklide öylece durursunuz, sonra bir kapı yahut telefon çalar (illa) ve kalkmak durumunda kalırsınız; aksi taktirde o mayışık yatma durumu akşama kadar da sürebilir.

Nihayet yatağınızdan kalktınız.(Tebrikler)Hızlıca bir kahvaltıdan sonra bütün gün hiçbir şey yapmamaya hazırsınızdır. En doğal olarak bilgisayar başına geçip önce maillerinizi kontrol edip msn' e şöyle bir göz attıktan sonra bilgisayarınızdaki veya televizyondaki dizileri uzuun uzuuun izleyebilirsiniz. Bölüm ardında bölüm, dizi ardına dizi hiç duraksamadan( arada su içmeye yahut tuvalete gidebilirsiniz) izlersiniz. Zaten geç kalktığınız için akşam yemeği vakti hemencecik gelir, yine hızlı bir şekilde yemek yenir ve televizyona yahut bilgisayarınıza dönersiniz ve bir bakarsınız ki saat 00:00' dır. Bir günü böylece hiçbir şey yaparak tamamladınız, tebrikler.

En kötüsü de herhalde böyle bir günün ertesi gününün de bundan çok farklı olmayacağını bilmektir. Asosyal günler bana yaramıyor, nokta. Halbuki dün de o kadar çok göbek atıp dans edip halay başı olup eğlendim ama, dünün eğlencesi dünde kaldı demek. Bütün gün izlediğim diziyi de çok beğeniyor olsam bari! Coupling' e başlamış bulunmaktayım. Tamam eğlenceli "haha" falan; ama ulan tüm diziyi de cinsellik üzerine mi yazdınız ya? Eh bayıyor bir yerden sonra! Ama şu an elimde başka bir şey yok ve izlemek zo-run-da-yım. (Kafama silah dayıyorlar,evet.)

"İşin karmaşık yolu varken, neden basit yolu seçeyim? sözü Akrebin hayatını anlatır."
Akrep burcu olmak benim suçum değil! Doğum tarihimi değiştirmek bir işe yaramaz. Hayır aslında astrolojiyle çok içli dışlı da değilim; ama eğer akrepseniz o zaman burcunuzun bu kadar kötü özelliklere sahip olması canınızı sıkabilir. Akrepler söylemek istediğimi anlayacaklardır.

Eğer bir hava durumu olsaydım bugünlerde kesin parçalı bulutulu olurdum. Ha güneş kendini göstermiyor mu bulutların arasından? Gösteriyor da bulutlardan bir türlü kaçış yok.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

bence dön evine.

O nasıl bir yağmurdu öyle? Bağdat Caddesi kaldırımlarda kardeşimle yağmurun altında koşarak sığınacak bir yer aramak.. Evet çok romantik, farkındayım. Özellikle ayağımda terlik olması ve ayaklarımın yağmurda çamur olması bir ayrı romantikti bak. Neyse kendimize Burger King gibi bir sığınak bulmanın sevincini de yaşadık tabi daha sonra.

Aslında bir kaç gündür çok kızgınım da çaktırmıyorum. "Neden kızdı yine bu ya?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.(Hiç bir şey duyar gibi değilim tamam, uyduruyorum. Hatta o kadar yalnızım ki.)hahah. Uzun uzun anlatamayacağım; ancak öyle insanlar var ki beni her an şaşırtıp "Yok artık bunu da yapmaz." gibi cümlelerimi bana yedirtebiliyorlar. Azminize hayranım insanlar. Kadıköy' e bir daha gitmeme sebebim olacaksınız bakın. O kadar ciddi bir durum söz konusu!

Şu an o kadar çok insanın bir yerlerden dönmesini bekliyorum ki! Körü bu hafta sonu yurduna dönecek onun sevinci bir ayrı zaten, dört gözle bekliyoruz. Mü, Ağustos' un 9' u gibi burada olacak ve sonunda tüm planlarımızı hayata geçirebileceğiz. Ve bir diğer insan. Şimdi ona burada nasıl hitap edeceğime henüz karar verememiş olsam da, o bilir kendisini. Dönün lan artık şu İstanbul' a! Dönün!

DUR.

Ne kadar çok özleriz bazen.. Başka ülkelerdekileri, başka şehirdekileri, başka semttekileri, bize aslında yakın ama bir o kadar da uzak olanları. "Özlemek güzeldir." deyip deyip duruyorum da, özlemek anca sonunda bir kavuşma olacağını bildiğinde güzeldir, aksi taktirde hayır, özlemek kötü!

Çok klişe bir tabir olacak; ama en kötüsü belki bir telefon yahut klavyedeki bir tuş kadar yakın olan insana ulaşabilecekken ulaşamamaktır, ulaş-mamaktır. Ulaşmaman gerektiğinin bilincinde olmaktır. Bilinçli insan olmak zordur. İnsan olmak zordur. Olmak zordur. Zordur.DUR.

25 Temmuz 2010 Pazar

Alejandro, Ale- ale- jandro

Galiba bende, bir yeri beğenince oraya sık sık gitme gibi bir hastalık söz konusu. Son günlerdeki favori mekanım Cihangir' dir. Oradaki kahveye ilk olarak geçen sene Mü' yle gitmiştik. Oradaki Firuzağa Cami' sinin avlusundaki kahve( tam anlamıyla bir köy kahvesi) ünlüymüş meğer, oraya hep ünlüler gidermiş. Harbiden de doğru, her gittiğimde bir kaç ünlü kesip kendi kendime mutlu oluyorum sanırım. Kahvenin yanında da bir kebapçı var ki sormayın gitsin. Şiddetle tavsiye ediyorum, herkesler yesin. Cihangir'in ara sokakları da bir ayrı güzel, tarihi binalar, çok hoş kafeler.. 'Her pazar Kadıköy' ilkemizi bir kenara atıp açılmaya karar verdik artık, güzel oluyor.

Çok uzun zamandır böyle bir gerilim filmi izlememiştim sanırım. 'Orphan' 2oo9 yapımı bir gerilim filmi. Ama hani öyle ardında hiç bir konusu olmayan, sonunda "Eee ne oldu şimdi ya?" diye sormayacağınız bir film. Öyle ki konusu çok iyi işlenmiş, filmin bir çok yerinde ağzım açık izledim ve ciddi kalp krizlerine maruz kaldım. Çok beğendim, gerilim filmi severlerine tavsiye edip gerilmeyi sevmeyenlere uzak durmalarını öneririm.

Ben yazın çok ciddi bir 'dım-tıs dım-tıs' moduna giriyormuşum meğer, her an diskoda dans edebilecek enerjiye sahibim, bu ilginç. Bilgisayarımdan ortayı fırlayan Lady Gaga' dan 'Alejandro' lar, Flo Rida' dan 'Low' lar sayesinde dinamik bir yaz geçiriyorum, bunlar hep çok sık spor salonuna gitmemin yan etkileri. "Ale- ale- jandro" diye koşmak eğlenceli oluyor ama ne yapabilirm?!

23 Temmuz 2010 Cuma

Evlendi ve Öldü.

Şöyle 26 yaşında evlensem, 28 gibi ilk çocuğumu doğursam, sonra da ikinciyi.. Çünkü ben çocuğumla aramda çok kuşak farkı olmayan, genç bir anne olmak istiyorum. Peki ya sonra?

Çocuklarımın hayatının başladığı yerde benim özgürlüklerim biter mi? Biter. Ben hayata dair planları olan bir insanım. Hiç bir zaman çok da topluma aykırı bir tip olmadım. Bu iyi mi kötü mü tartışılır tabi. O yüzden kafamın bir yerlerinde evliliğe sıcak bakan çok da yadırgamayan (ki bu da sahip olduğum aile ortamından dolayı) bir öykü; bir taraftan da evliliğin insanı yavaş yavaş sindire sindire öldürdüğünü düşünen bir öykü var.

İnsanın kendi ailesi nasılsa ileride öyle bir ailesi olacağına inanırım. Bizden önceki hayatları taklit ederek kendi ailemizi kuruyoruz çünkü. Nasıl yetiştirildiysek, aile kavramı bize nasıl aşılandıysa ona göre hareket ediyoruz. İşte bu yüzden aile önemlidir.

Kendi aile ortamımdan bahsedecek olursam, birbirine bağlı dört birey söz konusu. Ne anlamda bağlılık? Saygı ve sevgiden bahsediyorum, evet. Korku, aile içinde hissedilmesi gereken bir duygu değildir. Böyle konuşunca da mükemmel bir aile profili çizdim, yok öyle bir şey unutun onu. İşte, ailemde arada sırada çıkan sorunlar dışında annem ve babam arasında çok büyük kavgalar olmadığından belki de 'aile' benim için güzeldir, korkulacak bir durum yoktur.

Aile güzeldir de evlilik o denli güzel midir acaba? Bir de işin içine çoluk çocuk girdi mi... Bana öyle geliyor ki, evliliğin ve çocuk sahibi olmanın getirdiği ağır sorumluluklar bireyin kendi hayatını sona erdirir; o andan itibaren tek kişi değilsinizdir. Karınızın/kocanızın ve çocuklarınızın oluşturduğu küçük topluluktan sorumlusunuzdur ve bu sizin kendi özel isteklerinizi büyük bir ölçüde azaltmanız anlamına gelir.

Babamla arada sırada yaptığımız sohbetler sonucunda onun, gençliğinde hiç de şu anki gibi sadece huzur ve sakinlik arayan, hayattan korkan biri olmadığını anladım. O deli dolu, karikatür çizen, gitar ve saz çalan, o dönemin siyasi olaylarının tam göbeğinde mücadele eden bir delikanlıydı. Hayatı, evliliği, ben ve kardeşim onu şu anki durumuna sokmuştuk. Oysa bana sorulmuş olsaydı, buna sebep olmak hiç de istemezdim.

Onları gördüğümde kendime dönüp "Hayır ben onlar gibi olmayacağım, hobilerimden, yapmayı istediklerimden vazgeçmeyeceğim. Evlensem de çocuklarım olsa da kişisel hayatımı yok etmeyeceğim." diyorum.

Bunları söylüyorum da yapabileceğimden hiç emin değilim, çoluk çocuğa karışıp yok olup ölmekten çok korkuyorum.

22 Temmuz 2010 Perşembe

bakmakla yetinmek.

"Hayat aslında nasıl da bir çelişkiler yumağıydı.."

Hep en çok istediklerimizden, en çok sevdiklerimizden mi uzak durmak zorundaydık?Ulaşması en zor olanlar, en çok özlediklerimiz miydi? Bu nasıl bir çelişkiydi böyle?

Hiç önünüzde incecik bir çizgi varmış ve o çizgiyi geçip geçmemeniz arasında ise büyük uçurumlar varmış gibi hissettiniz mi? Tam geçmek için büyük bir adım atarken vicdan azabı duyup yerinizde kala kaldığınız oldu mu peki? Büyük, küçük fark etmeksizin bütün kararlar, büyük sonuçlar doğurur, bilincindeyim.

Konu ne olursa olsun kaybetmek hüzün getirmez mi insana? Hele bu kaybettiğiniz bir insan ise.. Her seferinde bir parçanızın daha koptuğunu hissediyorsanız, bu his canınızı yakıyorsa.. Kaybettikleriniz biraz daha ağır geliyorsa, kazanmak sek sek oynamak kadar kolay değilse artık..

Uzaklardan biri çıkıp "Tamam ben her şeyi halledeceğim, korkma artık." deseydi ne güzel olurdu şimdi. Daha önceden aldığım yaraları bir şekilde sarmak için birine sonsuz güven duymaya ihtiyacım varken, artık bendim o zarar veren insanlara. İhanet. Ne kadar da kolaydı! Hepsi vicdanınızla sizin aranızdaydı,ince çizgiyi geçmenize bakıyordu.

Unutmak hiç kolay değildi, hataları ve yanlışları. Kin tutmak ise yersizdi. Bazen usulca üstünü örtmeniz gerekiyordu hataların, beyninizdeki yerleri ise kalıcıydı. Sadece her an onlarla yaşayamazdınız, unutkanlık iyi bir şeydi belki de. Kin tutan insanları hiç sevemedim zaten.

Eski defterler elbet bir gün açılırdı.Tam kapattım derken yeniden başlardınız yazmaya defterinizde. Defteri kilitleyip denize fırlatsanız da, sayfalarını tek tek yırtsanız da, geçmişiniz sizi bir gün bir yerde yakalardı.. Boşuna kaçmayınız.


**Her uzanıp dokunmak istediğimde elimi yakıyordun, ben de sana bakmakla yetindim.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Sıcaktandır, sıcaktan.

İnsanlara karşı takındığım son yaklaşımım: Var olsunlar, mutlu olsunlar, uzak olsunlar. Kalabalığı hiç bir zaman sevmedim hayatımda, azla özle yetinmeyi bilmek lazım. Hayır ama farklı bir antipatim var insanlara benim bu aralar, bak yine uçup gidesim geldi buralardan. Sıcaktandır sıcaktan. Mümkünse balkonda uyuyayım ben bu gece.

"Kadıköy' den çıkmak gerek, başka semtler görmek gerek." Eyvallah, çokça haklı bir düşünce, hep Kadıköy hep Kadıköy nereye kadar? Bebek de güzeldir, güzelmiş. Dün görüp bu seferde "Evet, evet benim burada yaşamam gerek." deyi verdim. Her gördüğüm sahil şeridinde yaşamam imkansız, ömrüm yetmez bir kere farkındayım. Ama Kadıköy candır kandır lan. Benim ikinci evimdir.

Bir araya gelip zorlu şartlar altında buluşup sonra da "Eee nereye gidiyoruz, nerede oturalım?" sorusuna verilen cevap uzun bir sessizlik oluyorsa, gidilecek yere buluşmadan önce karar verilmelidir. Ancak biz insanlar bir türlü bunu öğrenemeyip gidecek yer ararken sokaklarda saatlerimizi harcıyoruz. Böyle durumlarda ya her zaman, sıkça gidilen tanıdık bir mekana gidilir ya da büyük bir cesaret örneği gösterilerek yeni mekanlar keşfedilir. Arası yoktur.

Mide bulantısı ve baş ağrısı düşününce çok korkunç gelmese de insanın hayatını felç etmeye yeter. Hele o baş ağrısı sağ gözünüzü çıkarma isteğine yol açıyorsa, işte pek sağlıklı bir durumda değilsiniz demektir.Yine de temiz hava, soğuk su, biraz rüzgar iyi gelebilir benden söylemesi. Muhtemelen sıcaktandır, sıcaktan.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

maybe not.

İnsanın kendi öz kuzenini gerçek hayatta görmeyip televizyonlardan izleyecek olması ne kadar absürd ise işte o kadar absürd bir hayatım var.Eskiden can ciğer kuzu sarması modunda takıldığımız kuzenimi tam 10 aydır görmüyorum. Artık Sinan Çetin'in programına katılıp kapının açılıp açılmayacağını bekleyebilirim bence. Madem ünlü oluyor kuzen, sinemalarda televizyonlarda göreceğiz kendisini, pek özlem çekmem herhalde artık.

Bizim evin bir balkonu var, bu sıcak havada bile üşütebiliyor sizi. Çok bir keyifli orada oturup kitap okuması. Üşüyüp de içeri giriyorsunuz ısınmaya o derece yani. 7. katta oturuyor olmamızdan dolayı galiba bu mükemmel serinlik. Balkon güzeldir ya. Balkonda mangal keyfi falan, heheyy eski yıllara gidiverdim bir an. Sevgili dedem çok severdi de öyle balkon,mangal keyfini. Ne günlerdi lan.

Of of, İspanya' ya gidememe işi tamam biliyoruz ki çok canımı sıkmadı. Ama bunu İspanya'da beni bekleyen insanlara söylemek o kadar zordu ki.. İşte o an baya bir canımı sıkıldı. Belki seneye? Belki onlar gelir Türkiye' ye? Belki, belki, belki...
Belki'leri sevmiyorum yahu.

Yine bindim arabama, öyle hızlı gidiyorum ki...

Aşırı sosyal günler yaşıyorum. Evde oturmayı ve sıkılmayı özledim adeta. O zaman isyanım daha büyük olurdu tabi. Sürekli yapacak bir şey olması fena değildir, güzeldir. Bir hayal kırıklığıyla başlayayım anlatmaya. Şu hani ben küçükken izlediğim, korkutuğum ve çok sevdiğim Elm Sokağı Kabusu vardı ya.. Aslında o kadar korkunç değilmiş lan. Büyük heveslerle Freddy' yle hasret gidermeye gittim; ancak Freddy' nin sübyancı olmasıymış bütün olay. Hatta film esnasında bir çok karede kahkaha attım, korkunç değil komikti film. Zorla korku filmi izlemeye sürüklediğim insana ise teşekkürü borç bilirim. Freddy sayfası böylece kapanmıştır, her şey zamanında güzel lan.

Sürücü kursu işlemleri uğraştırdı beni bu aralar da hallettik onları da. Evet, ben de öğreneceğim ben de ben de! Ama eminim ehliyeti olan ama hiç araba kullanmamış insanlardan biri olacağım. Trafiği sevmiyorum, trafikten korkuyorum. Ha otobüsler çok mu eğlenceli sanki? Yoo. Ama ben trafikte sıkışıp kalsam, stres olup arabayı orada bırakıp koşarak ayrılırım oradan. Sonra araba nerede, arabaya n'oldu, soruları beni hiç ilgilendirmez şimdiden söyleyeyim.

Dün Kadıköy' de garson parçasını gördüm. Gece ise kendisini rüyamda gördüm. Zaten sürekli karışık rüyalar görmece falan.. Garson parçası sana sesleniyorum çık hayatımdan hiç zamanı değil. Ben zaten yeteri kadar huzurlu ve mutlu günler geçiriyorum..

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Dissosiyatif Amnezi

Çok karışık rüyalar gördüm. İnsanlar, olaylar, cisimler, ben, bir başka ben, hatta bir sürü ben. Bir şeyler kovalayan, bir şeylerden kaçan, birilerini özleyip birilerini unutan ben. Aynı anda birden çok; ancak o halimle bile bir bütün oluşturamayan ben.

Sonra uyandım. Hala karışıktı. Uyanmakla rüya halinde kalmamın arasında çok bir fark yoktu. Rüya olduğunda, en azından rüya görüyor olmamın bilinci rahatlatıyordu beni. Uyanmak ise tek gerçek olandı. Uyanırsın ve her şey biter, çok şey başlar. Uyanmak korkutucudur.

Tamam, insanlar, maddeler, ben, hepimiz oradaydık da biri eksikti sanki. Kimdi, kimdi.. Kim olduğunu bile hatırlayamadığım, yüzünü ya da ismini kafamda şekillendiremediğim biri vardı ve o eksikti. Eksikliği çok rahatsız ediciydi, doğru hissettirmiyordu. Hafızamda çok bir yeri bulunmayan bu insanın eksikliğinin beni bu kadar rahatsız etmesi ise bir o kadar ilginçti. Kimdi bu eksik olan?

Hafızamı gereksiz yere meşgul ettiğim için kızdım sonra kendime, bir de fark ettim ki ben aslında kim olduğumu nerede olduğumu bilmiyorum. Ciddi bir hafıza kaybı yaşamıştım, belki de eksik olan kişi bendim. Hiç bir hatıram, geçmişim yoktu. Gelecekten de bir o kadar korkuyordum. Hatalardan, pişmanlıklardan korktum. Seni bir daha hiç hatırlayamamaktan, kendimi unutmaktan korktum. Eksikliğin rahatsız ediciliği git gide büyüyordu bu arada. Ben de kaçmaya karar verdim. Senin yokluğundan, kendi varlığımdan kaçıyorum. Kaçıyorum, hafızam yerine gelse de gelmese de..

Geri dönmeyeceğim.

9 Temmuz 2010 Cuma

üç vakte kadar dört.

Eski sevgili ile arkadaş olmak zor sanattır azizim. Ya böyle üstünden yıllar, insanlar geçmiş olacak ki kafalar rahat olsun sadece 'arkadaş' gözüyle bakılabilsin o kimseye, yahut da hiç zorlamayacaksın,çünkü öyle bir dünya yok.

Şimdi şöyle bir ortam düşünün. Bir yaz akşamı, loş ışıklar, cır cır böcekleri falan güzel bir ortam, gitar çalan ve nedense hep romantik şarkılar çalan bir arkadaş, etrafında ona can-ı gönülden eşlik eden bir topluluk, biralar cips ve çekirdek. Bu toplulukta eski sevgililerin bulunması absürd değildir de nedir? Arkadaş kalacağız diye kasıp acı çekmek midir olgun davranış olan? Bilemiyorum. Ama siz siz olun, eğer eski sevgilimseniz benle arkadaş olmayın lan. Ya da böyle üstünden yıllar geçsin, başka insanlar olsun falan ondan sonra bir deneriz arkadaşlığı.

6 yıl sonra bir araya gelip "Eee hiç değişmemişsin." demek güzelmiş. Sanki o yıllar hiç olmamış böyle hep bir aradaymışız gibi. Şu 'hiç ara vermemiş' gibi hissetmeyi çok seviyorum. İşte o zaman harbiden yaşananların güzelliğini, yılların boşa akmadığını anlıyor insan. Orta okul arkadaşları güzeldir. Tek tüktürler ama vardırlar, bu yeter.

Yine planlarda değişiklik sürekli bir hareket. Gerçi inanın ben karar vermiyorum, bıraktım etrafımdakiler karar versin diye. Galiba benim İspanya işi kalacak ve ben burada devam edeceğim kursuma. Bu kararın en en hayırlı noktası benim Mü' yü yeteri kadar görebilecek olmamdır. O yüzden içimde çok da bir burukluk yok sanırım.

Bir yolda ilerliyorum da, bakalım nereye çıkacak, nerede bitecek?

8 Temmuz 2010 Perşembe

bir sürü haller içinde halim..

Korkuyorum.

Korkumun sebeplerini anlamaya çalışıyorum. Korkmamın nedeni, daha önce yaşamadığım, alışık olmadığım durumlarla karşılaşmak olabilir ki bu o durumun 'kötü' bir durum olduğu anlamına gelmez. Sadece ben o durumla ilk kez karşılaşıyorumdur, biraz yabancılık çekerim belki ama alışırım sonra. Öyle değil mi?!

Rahatsız olduğum bir durum var, çözemiyorum. Neyden rahatsız oldum? Yoksa rahatsız olmadım da işte bu 'alışık olmama durumu' mu yaşadığım.. Ulen böyle bir şeyleri bilemediğim zaman çok salak hissediyorum yahu.

Öyle beni yoracak, yıpratacak durumlar için de kendimi çok yaşlı hissediyorum. Torun torbaya karışmış nine modundayım. Neredeyse "Benim zamanımda böyle değildi.. Benden geçti artık evladım.. "diye başlayacağım cümlelere, öyle yaşlı hissediyorum. Şimdi insanları özenle seçme devridir, ince eleyip sık dokuyarak yaşama zamanıdır, öyle her gelen 'eyvallah' denip içeri buyur edilmiyor azizim. İçeri buyur edilenlerin bir hakketmişlikleri olmalı(!).

"Bugün streslisin sanırım."

Olabilirim. Stresli olduğumda da garip tavırlara girip çok fazla hareket ediyor gereğinden fazla kahkaha atıyor da olabilirim. Olabilirim değil öyleymişim. Öyleyim. Eminim bir şeye takmışımdır yine, bunun senle, benle, onla alakası yoktur. Ancak hepimizle ilgisi vardır.

İnsan tanımak ne zor! Hani şu "Ay ilişkimiz çok monoton acaba sadece alışkanlık mıyız birbirimiz içiiinn??" diyen insanların hepsini öldürebilirim şu an. Ne güzel, ne hoş alışmışsınız işte birbirinize, siz bu 'alışma' döneminin ne kadar zor olduğunu biliyor musunuz lan? İnsanlar birbirini tanımak için ne kadar uğraşıyor, ne sorunlarla başa çıkıyor bunların hepsini unuttunuz tabi, şimdi "Amaan alıştık birbirimize çookk sıkıcıı yea" kafasına girersiniz. Ben de o kafayı keserim yani.

Evet.Harbi sinirli, stresli ve benzeri halleri içerisindeymişim şu an meğer. Toplumsal mesaj verme niyetinde olmasam da ey insanlar, şunu biliniz; insanın insana alışması zor bir süreçtir. Alıştığınız insanları koruyun, onları saklayın. Nokta.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Güzel midir? Güzeldir.

Korkularımla yüzleşmeye karar verdim. En basitinden, balıklardan korkuyorum. Denizde yüzerken balıkları görmek, görmeyi düşünmek bile çığlık atmama yeterli oluyor. Ben de bu korkuyu yenmek için dalmaya karar verdim. Bir kaç tüplü dalıştan sonra balıklarla haşır neşir olup severim onları belki de belli mi olur?

Sırf denizde yüzerken değil balıklarla olan münakaşam. Tabağımda görmeyi de sevmiyorum kendilerini. Cumartesi günü ben Cunda Adası'ndayken Mü'nün kafasına uyup o yöreye özgü olan papalina balığından yedik ailecek. Mekan hoştu, güzeldi tek kusur vardı ki deniz kenarındaydı. Denizde ise haliyle bir sürü kıvrak balık mevcuttu. Sol tarafımda canlıları, tabağımda ölüleri.. Nasıl benden onları yememi beklersiniz? Hayır bir de kafalarıyla getirmişsiniz! Bari kesin şu kafalarını lan! Kendi ellerimle ekmek atıp beslediğim hayvanları nasıl yiyebilirim? Diyeceksiniz "Arkadaşım kebap, köfte yemiyor musun sen?" Yerim, hem de deli gibi. Ancak ben köfte yerkene öyle inekmiş, kuzuymuş hayvanlar gelmiyor gözümün önüne, kafasıyla birlikte koysanız onu da yemem emin olun. Kısaca ne canlı ne ölü, balıkları sevmiyorum, nokta.

Bugünümüze bir baktığımızda, Kadıköy ve Moda sokaklarında amaçsızca yürümenin güzelliğiydi hissettiğim. Tabi yanınızda olan şahsın da önemi büyüktür. Eğer yanınızda sizi gülme krizlerine sokabilen, aptal aptal sırıtmanızı sağlayan sonra birden ciddileşip sizi hareketleriyle şaşırtan bir kimse var ise işte o zaman daha güzelleşebilir her şey.

Fark ettim ki, çok yoğun ve kafa karıştıran duygular hissetmektense şu an için daha hafif, hoş ve korkutmayan duygular daha güzeldir, daha iyidir ve zararsızdır. Yavaş ilerleyen mevzular da iyidir mesela, telaşa mahal yoktur. Sindire sindire, hissede hissede yaşamak gereklidir bazı şeyleri, böylesi pek bir güzeldir.

"Güzeldir." kelimesini fazla kullandım ya bugün, işte ben asıl ondan korkarım.

Babalar tutar, anneler bilir.

Merhaba İstanbul. Evet, döndüm dolaştım yine koştum kollarına. İşte karşındayım haydi boğ beni pis havanla ve trafiğinle. (Büyük bir İstanbul nefreti.) Kararım kesin. Biraz param olsun, gideceğim. Belki Ayvalık' a belki Alaçatı' ya bilmiyorum. Ama gideceğim, nokta.

Dün gece 2 sularında vardık evimize, ve yatağıma kavuştum. Ancak bugün uyanınca üstümde çok ciddi bir halsizlik var idi. Zaten 5 gündür antibiyotik kullanıyorum, ki antibiyotik benim için su içmek gibidir, bünyem alışıktır, bebekliğimden beri kullanırım, fakat bu sefer halsizliğe, mide bulantılarına ve baş dönmelerine sebebiyet verdi içtiğim ilaç. Halisizliğime rağmen ailemle Kadıköy' e indim. Hani hasret gidereceğim ya Kadıköy'ümle; ama gelin görün ki gözüm hiçbir şey görmez oldu, dünyam karardı, ayakta duramaz hale geldim ve yere yığılacakken babam tutuverdi beni. E be antibiyotik, ne gerek vardı bütün bunlara?! Neyse bir süre sonra bütün renkler yerine oturdu dünyamda ve kendime geldim. O bulanık dünyayı hiç sevmemiştim zaten. En önemli şey sağlık azizim şu hayatta. Siz siz olun terli iken soğuk su içmeyin.

Oturduğum sitede atraksiyon hiç eksik olmuyor da, şu sıkıcı hayatım biraz renkleniyor. İntahar eden mi istersiniz, ayrılan sevgililer mi, yeni filizlenen aşklar mı, içerken yahut sevgilisiyle takılırken güvenliğe yakalanan insanlar mı.. Birbirine düşman olan insanlar, kafa göz yaran serseriler, ona bu laf atan kendini bilmezler.. Kısacası her çeşit insan var bu sitede. Dört senedir bu sitede ikamet etmekteyim ve şu dört senede değişen, taşınan, yeni gelen bir sürü insan oldu. Yahut da değişen demeyelim de, kendisini bulan..

Gerçekten de, zamanla görüşlerimiz, bakış açılarımız değişiyor. Bir kaç yıl önce hayran olduğunuz adam bugün size çok vasat gelebilir, yahut küçük de olsa bir geçmişiniz olan adamın bugün ne kadar saçma, ne kadar serseri bir kimse olduğunu görüp kendinize "Ulan benim ne işim vardı bu serseriyle yahu??" diye sorabilirsiniz. Bunlar normaldir. Yani anneniz, kızım/oğlum bu insanla takılma, şununla çıkma gibi sözler sarf ediyorsa boşuna değildir. Annenize bir kulak vermenizde yarar vardır. Nihayetinde anneler her şeyi bilir!