31 Ağustos 2010 Salı

ich kann deutsch.

Hayatım sabah 9'da gelen ani telefonlarla uyandırılarak ve yollara düşerek geçmeye devam ediyor şu son bir kaç gündür. Poster sorumlusu çevirmenlikten mihmandarlığa terfi ediverdim dün gece. Neden , niye nasıl? Bilmiyorum. Peki istiyor muydum? Evet. Sabah 9'da uyandırılıp rehberi olduğum H.N' yi almak üzere Taksim' e doğru yola koyuldum. Tabi K.Trosussov benim ilk göz ağrımdı onun yerini tutamaz kimse..

Saat 13'ü gösterirken ben başımda güneş, sıcaktan ölmüş bir haldeydim. O saate kadar hiçbir şey yemediğimden aç, susuz, terden pantolonum üzerime yapışmış, babetlerim ayağımı kesmiş kısacası çok acıklı bir durumdaydım. İş güzel tamam da bu sıcakta hiçbir şey güzel değil lan. Gerçi sonra vapurda yüzüme çarpan rüzgarın verdiği zevkle uyudum o ayrı konu tabi.

Bu yaratıcı drama işi baya hoşuma gitti benim. Böyle vesileler olmasa nereden haberim olacak da okuyacağım. Yarın da seminer açılışı nedeniyle baya yoğun geçecek, haydi bakalım. Bu arada yine Almanlarla içli dışlı olunca Almanca çalışasım geldi çok ben biraz Almanca çalışayım.

Auf Wiedersehen!

30 Ağustos 2010 Pazartesi

frambuazlı cheesecake'im benim.

Tamamen şansına mı yaşıyoruz? Yani şu anda kafamın üstündeki lamba düşmüyor ve benim kafam yarılmıyorsa bu bir şans meselesi mi olmalı? Ya da caddede attığım ilk adımımda bir araba tarafından ezilmediysem(ki ezilmiş gibi durmuyorum) bugün çok mu şanslıydım, bu mudur? Ya da mesela sabah 'şans eseri' durduk yerde 9 gibi uyanıp telefonumdaki mesajı görüp bir saat sonra kendimi sokakta bulduysam, tesadüf, şans hangisi?? Kadir Has Üniversite'sinde 1-5 Eylül tarihleri arasında Yaratıcı Drama seminerleri var imiş. Uluslararası bir kongre olduğundan bizim gibi çevirmen adaylarını parasız parasız çalıştırmayı istiyorlarmış, biz de hevesliler buna katılıyormuşuz. Ancak geçen hafta içerisinde başvurmama rağmen düne kadar cevap verilmemesinden sonra çağırılmadığımı düşünmüştüm. Halbuki gece 2de( ben çoktan uyumuşken) mesaj atmış hocamız. Ha ben bu mesajı sabah 9'da birden bire uyanıp görüp bir saat içinde hazırlanıp evden çıktım. Uyanmasaydım durduk yerde, gidemezdim. Tamamen şans eseri yani. Bu arada evet Kadir Has Üniversitesi' nin Cibali kampüsünde 1 eylül günü posterlerden sorumlu(wtf!?) çevirmen olarak herkesi beklerim. Açık büfe var, böyle küçük küçük kanepeler ve sınırsız şarap falan hani!! Ona gelin bari lan en azından.

İksv' den gelen paranın yarısıyla dün aileme ilk kez yemek ısmarlamış bulunmaktayım. Evet, böyle hesap geldiğinde, hesabı garsondan almam ve şrak diye parayı çıkarmam çok 'kuul' du itiraf etmek gerekirse. Paranın yarısını yemeğe, bir kısmını konsere verince elimde kaldı az birazı. Para çabuk bitiyor azizim.

Frambuazlı cheesecake hayattaki en güzel şey olabilir. O potansiyele sahip. Ya da herhangi bir cheesecake. Bana çok sevgisinden ötürü 'milkshake' diye hitap eden İngiliz arkadaş vardı İspanya'da. Ben de artık sevdiğim insanlara 'frambuazlı cheesecake'im diye hitap etmek istiyorum. Bir sorun olmaz değil mi?

29 Ağustos 2010 Pazar

sen beni tanımazsın, severim de söylemem.


Hayatımın en güzel günlerinden birini 27 Ağustos 2010 tarihinde yaşamış bulunmaktayım. Ve muhakkak göreceğim en güzel konseri de görmüş bulunmaktayım. MFÖ sevdamı hepiniz bilirsiniz. İki sene önce 29 Ekim tarihinde Bağdat Caddesi' ndeki halk konserlerine gitmiştim, bu sefer ise Ataköy' deki Airport Avm'de açık hava konseri. Günüm başından sonuna kadar bütün olaylarıyla güzeldi. Cihangir' de Cervantes'teki ilk İspanyolca hocamla karşılaşıp muhabbet etmem, konser alanını bulmaya çalışırkenki çeşitli maceralarımız gibi.. En ilginç olanı ise konser yerini bulmaya çalışırken 'yanlışlıkla' Atatürk Hava alanına girmemizdi. "Iıı pardon biz yanlışlıkla hava alanına girdik nasıl çıkabiliriz?" sorusuna kahkahalarla cevap veren güvenliği selamlarım. Gülmekte pek de haklıydı. Konserin başlamasıyla her şey geride kaldı ve şahane saatler yaşandı. İk önce oturduğumuz yer sahneye uzak olduğundan ben biraz mızmızlandım ancak Mazhar Alanson' un "Ne öyle uzak duruyorsunuz yahu gelsenize öne." demesiyle ilk koşup en önde yer tutanlardan biri de bizdik. Sahneye o kadar yakındım ki uzansam değeceğim onlara. Mazhar Alanson'nun gözlerine bakarak şarkılara eşlik etme keyfini sanırım başka hiçbir şeyden alamayacağım. Bir MFÖ konseri de böyle geçti gitti. Mü, hep senin sayende bunlar.. ( Seen benii tanımazsın..)

Dün ise Lunaparkta'ki orta okul buluşmamız bir o kadar eğlenceliydi. Orta okul arkadaşlarıyla lunaparka gidip çarpışan otolarda birbirini ezen kaç insan tanıyorsunuz? Hadi her şey tamam da Mü'nün gondoldaki gereksiz derecedeki çığlıklarının sebebini hala merak etmekteyim. Neyse Mü'cüm seni şarkı söylerken de çığlık atarken de severim.

Direksiyon derslerinde ise baya ilerleyip bugün U dönüşü, manevra bile yaptım. Hatta geri geri bile gittim arabayla ne diyorsunuz siz?? Süper şoförüm ben hıhı evet.

Aşırı sosyal günlerden sonra biraz durulmak iyi gelecektir bana, katılıyorum.

24 Ağustos 2010 Salı

pazar yeri.

Bence salı pazarları, cuma pazarları, hangi gün olursa olsun, tüm pazarlar sırf insan oğluna işkence olsun diye kurulur. Kendimi bildim bileli nefret ediyorum şu pazarlardan. Ben İçerenköy' de otururkene evimizin önüne kurulurdu salı pazarları.. İşkenceye bakın. Bir kere pazarlar genelde 50 yaş ve üstü yaşlı kadınlarla doludur. Bu kadınların sırf meyvelerin sebzelerin az daha ucuzunu bulmak için birbirlerini ittirir kaktırır resmen savaşırlar. Evet benim için pazar alanları, savaş alanlarından farksızdır. Pazarcılar " Haydi haydi abla buraya en ucuzu burda!" şeklinde, küçük çocuklar "Buz gibi soğuk sudan içeeğğğaan??" şeklinde çığrınırken benim gibi pazara zorla götürülmüş insanlar da "N'olur bitsin bu işkence!" diye söylenirler. Galiba pazarlardan gerçekten nefret ediyorum. Şimdi ayda yılda bir belki giderim. O da sevgili annemin ısrarları sayesinde olur. Ha gittiğimde ne mi olur? Pazarı toplar gelirim. Kıyafet vs. ne varsa alıyorum bu da ilginç. Salı pazarından giyiniyorum, mutluyum. Ama bu pazardan nefret etmeme engel değil.

Ebeveynler yaşlandıkça daha bir huysuz daha bir geçimsiz olurlarmış. Akşam on biri vurunca yataklarına çekilince insanlar benim gece oturmam sorun yaratıyor tabi. Ama sizde bu kadar erken yatmayın! Geçen seneler böyle olmuyordu bak, yaşlılık zormuş azizim. Ağzımdan çıkan her kelimeye bir şey bulmazlar bu kadar sorun yaratmazlardı. Ya ben git gide asabileşiyorum. Ya da onlar orta yaş bunalımıyla bu kadar olay yaratıyorlar. Ah kendi evim olaydı...

Spor salonundaki hocam, şu anda sana sesleniyorum; sen niye böylesin? Niye bu kadar yakışıklısın sorarım? Haydi o öyle de ben seni görünce niye aptallaşıyorum? Elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırıp adam gibi bir selam bile veremiyorum sana da koşarak terk ediyorum mekanı? Bu soruların cevapları hemen şu an istiyorum lan. Bu duruma biri 'dur' desin.

bsg.

Rüyalara kaldığımız yerden devam edebilsek çok şahane olmaz mıydı? Mesela ben dün gece Emre Altuğ ile çıktığımı gördüğümde uyanmak istemedim. Evet evet, Emre Altuğ severim keratayı bilirsiniz. Belki bu gece rüyanın devamını görebilirim ne dersiniz?

Üzülmek kötüdür. Ama karşınızdakini üzmek daha da kötüdür. Çaresiz hissetmek ise en kötüdür. Karşınızdakini üzdüğünüz zaman içinizden " Ah ben üzüleydim de o üzülmeseydi" diye bile geçirirsiniz; ama nafile. Ne siz onu anlarsınız ne o sizi anlar. Ama ben ki evrenin döngüsüne saygılıyımdır ve çoğu kez bu sandalyemde sessizce oturur karışmadan olanları izlerim. Evrene hayranım.

Bugünlerde çok fantastik olaylarla karşı karşıya geliyoruz. Mesela bir ünlü olma merakıdır gidiyor. Ne oluyor kuzum? Rüyanızda mı gördünüz de bu kadar heyecan yaptınız? Neyse neyse haydi ünlü olunda biz de televizyonlarda sizi izleyip eğlenelim o zaman, kabul.

Gerçekten atraksiyonlar eksik olmuyor şu hayatımda. Gereksiz stres yapan biri olduğumu daha önce bin kere söylemiş olacağım, stressiz bir günüm geçmiyor ki. Bütün stres sebebi insanlara buradan bsg demek istiyorum. İyi günler.

22 Ağustos 2010 Pazar

güllerin içinden canım, koşarak gel bana gel.

Bir babayla, kızı arasındaki çok komik bir durumu bildireceğim.Bu akşam babamla dünyanın en ilginç antlaşmasını yapmış bulunmaktayız. Ben babamdan konsere gitmek için izin almaya çalışıyordum ki babam bana "Tamam git konsere ama bir antlaşma yapacağız." diye buyurdu. Sordum tabi, "Nedir babacığım istediğiniz antlaşma?" diye hemen yanıtladı bir güzel kendisi. " Bu izin ve bundan sonraki izinlerin için bir antlaşma yapacağız. O antlaşmada bundan sonra odanı toplayacağına dolabını düzelteceğine dair maddeler olacak." Ben biraz şaşkındım, açıkçası babamın ciddi yazılı altı imzalanan falan bir antlaşmadan bahsettiğini bilmiyordum. Ben iznimi almak üzere hemen atladım tamam diye. Sonra biz babamla oturup antlaşmayı yazdık. Evet, evet böyle maddeleri olan altı imzalanan antlaşmalardan. Bu ve bundan sonraki akşam gezmelerim için odamı toplayacağıma, gerektiğinde evdeki işlere yardım edeceğime dair sözler verdiğim bir antlaşma imzalamış bulunmaktayım. Hani antlaşmaya uymasam beni mahkemeye verip tazminat davası falan açabilir, o kadar ciddi.(!) Vatana millete hayırlı olsun. Galiba zaten olması, yapmam gereken şeyler için imza attım, güzel bu da güzel. Neyse o halde cuma günü Mfö bizi bekle güllerin içinden koşarak koşarak sana geliyoruz !

Ya büyümemin bir göstergesi ya da tuhaflık sadece ben de, artık sabah 4' lere 5' lere kadar uyanık kalamıyorum. En geç 2 dedin mi ben uyuyuveriyorum. Halbuki geçen yazlarımı hatırlıyorum da 4'ten önce yatmak ayıptı o zamanlar lan. Msn, dizi falan derken sabah 6' lara kadar oturduğumu bilirim. Peeh, artık yok öyle şeyler. Hele msn falan öyle şeyler kullanmıyorum ilginçtir. Çevrim dışına her zaman evet. Ama çevrim içi olmak zor geliyor artık, insanlar falan aman ya. Yaşlanıyor muyum lan?!

Ve bu arada sıcak günlerden kurtulmamızın şerefine kurban kesmek falan istiyorum. Ne güzelsin sen hava hep böyle kal, hiç durma hep es.

Piranha 3D

Araba kullanmanın zevklerini keşfetmek! Bugün ilk direksiyon dersimi almış bulunmaktayım. Geçen yaz iki kere falan annemle çalışmıştık ancak ben vites değiştirirken debriyaja yeteri kadar basmadığımdan arabayı bozmuştum! O günden sonra da arabaya dokunmamıştım. Bugün hoca bana "Hiç araba kullandın mı?" diye sorunca da bu korkunç hikayeyi anlatmamak için "Hayır" dedim. Ancak ben direksiyona geçip de arabayı kullanınca adam "Yok yook senin direksiyon sallamışlığın kesin var." dedi bense hınzır hınzır gülümsedim. Eğlenceli dakikalar yaşadım mutlu oldum. O zaman hep araba kullanayım evet evet.

Bildiğiniz üzere Mü burada ve onun sayesinde her yıl bir kere diğer orta okul arkadaşlarımı görüyorum. Dün bunlardan biriyle otururken korku filmlerinden konu açıldı. Benim korku filmi seven hiç arkadaşım olmadı.. Kendimi çok yalnız hissederdim hep. (!) Meğer o arkadaş da deli bir korku filmi severiymiş ve onun da korku filmi seven arkadaşı yokmuş. Böylece beraber korku filmi izlemeye karar verip birbirimizin 'korku filmi arkadaşı' olduk. Bu cuma vizyona girecek Piranha' yı bekliyoruz. Hem de 3D lan. Çok heycanlı. Öyle mesudum ki..

Nargile, bu kadar baş ağrıtmanın ne alemi var kuzum? Hadi başımı ağrıtıyorsun bir saat sonra geç, ama yok bütün gece devam edeceksin değil mi illa? Hayır bir de her seferinde mi baş ağrısı yapar bir şey lan? Bir daha nargile içtiğimde baş ağrısından sağ gözümü çıkartabilirm, evet yaparım bunu.

Peki rüyamda kendimi büyük bir gölde devasa tavus kuşlarıyla birlikte görmeme ne diyeceğiz? O tavus kuşu beni ezmeye çalıştı ama ben kaçtım, başardım. Herhalde bir sıkıntıdan kurtulacağım 3 vakte kadar, evet hissediyorum öyle olacak. Hayır olsun.

Not: Rüyamda öyle korkunç şeyler görmemin sebebi dün gece oturup Piranha' nın fragmanını 5 kere art arda izlemiş olmam olabilir tabi, neden olmasın?

19 Ağustos 2010 Perşembe

mi balcón pequeño.

İnsanlar, kendi fotoğraflarının altına "Kırmızı ruj bana gidiyormuş" yahut " Yeni saç boyum iyi oldu, iyi." gibi yorumlar yazınca onlara kafa atasım, fotoğraflarının altına "Hadi len iğrenç olmuşsun." gibi yorumlar yapasım geliyor da tutuyorum kendimi, bu aralar amma çok tutuyorum kendimi ha. Bir gün patlarım haberiniz ola, dikkatli olun lan.

İksv, sonunda paramı yatırdı. İki ay geç olsa da paramı yatırdınız ya sağ olun var olun lan. Bu para şimdi benim çok işime yarayacak, tam zamanında geldi. Asıl bu ara anneanneden babaanneden derken pek bir zenginleştim de haydan gelen huya gider misali o para da harcanır gidiverir vallahi. (Kocakarı mod)

Benim evimde küçük bir balkonum var. Küçük; ama ben o balkona hayallerimi, müziklerimi ve kitaplarımı sığdırdım. Geceleri sessiz, serin ve şehrin ışıklarına uzaktan imrenircesine bakan bir balkon.. Dünyaya açılan küçük bir balkon, her semtte her şehirde her ülkede bulunabilen bir balkon.. Güneşle ayı ayna anda barındıran bir balkon.. Ben balkonumu çok seviyorum.

Not: Kırmızı ruj bana harbi gidiyor lan, saçımın yeni boyu da gayet iyi bak. :)

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Eksantrik kam mili

Futbolu erkeklerin doğal bir yeteneği sanırdım ben; gel gör ki öyle değilmiş. Gerçekten topu gördüğü an kaçmaya çalışan, eline top değmesin diye topu görmezden gelen, futbol muhabbeti açıldığı an ortamı terk-i diyar eyleyen erkekler tanıdım. İşte ben o erkekleri severim, futbola aşırı sevdalı erkeklere hep bir antipatim oldu. Ancak futbol seven bir erkekten daha kötü bir şey var ise o da futbol seven kızdır. Sözüm meclisten dışarı. Ama futbol seven kızı her ne kadar sevmeye çalışsam da olmuyor, o kız bana hep itici geliyor. Neyse futbol seven kızlar da bana ölüp bitmiyorlardı zaten.

Cumartesi günü ehliyet sınavımın olmasına rağmen endüksiyon bobiniyle hala çok da arkadaş olduğumuzu sanmıyorum. Hele şu eksantrik kam mili var ya her ismini duyduğumda kahkaha atmak istiyorum da yapmıyorum. İçimde tutuyorum kahkahalarımı bir gün patlayacağım. Sınavı bir geçeyim işte o zaman güleceğim sana ben asıl, sevgili eksantrik kam mili!

Ebeveynlerle yaşamak hiç bu kadar zor olmamıştı. Bunu söylediğim insanlar, "Salaksın, İstanbul dışında okumuyorsun da ondan." diyorlar. Yo, ben ev hayatımı seviyorum, onları seviyorum da özellikle anneyle yapılan kavgalar insanı delirtebiliyor ve ruh hastası yapabiliyor. Ama şurada iki senem falan kaldı lan. Sonra ebeveynsiz ev hayatına yeniden merhaba deyip mutlu olacağım, bir mezun olayım da!

17 Ağustos 2010 Salı

street of dreams.

Arabamdayım. Camlar sonuna kadar açık ve yüzüme çarpan rüzgardan büyük bir zevk alıyorum. Radyo açık. Bülent Ortaçgil' den herhangi bir şey ya da Yavuz Çetin' den Sahil çalıyor. Üzerinde son hızla gittiğim yol, sahil yolu. Güneş de batmak üzere, turuncu turuncu boyamış gökyüzünü, deniz desen pırıl pırıl.. Ya tek başımayım ya da yan koltukta sevdiğim bir insan.. İşte delicesine arzuladığım ve sahip olmak istediğim sahne budur.

Bütün bu hayaller bir anda belki sadece bir müzik duyduğunuzda canlanır kafanızda. Belediye otobüsünde ayakta kalıp sıkıştığınız bir anda belki.. Ruhsal olarak otobüsün içinde değilsinizdir on an. Ah ne güzeldir hayaller; hayaller ne de güzeldir.

Hayaller kadar, hatıralar da güzeldir. Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin aklınıza geldiğinde yüzünüzde bir anlık tebessüm oluşturan hatıralar var ya, işte onlar boşu boşuna yaşamadığınızın kanıtıdır. Zamanın iyileştirici etkisi de görmezden gelinemez. Öyle bir geçer zaman ki, eskiden hüzün veren olaylar onca zamandan sonra bir hoş gelir gözünüze. Zaman güzeldir, ne de güzeldir zaman..

15 Ağustos 2010 Pazar

sez beni, yaz beni.

13.Cuma'nın lanetini bir güzel kırdık. Bundan sonra 13. Cuma' lar lanet değil şans getirir bunu böyle bilin. Cuma günüm Mü ile başladı ve hatta Mü ile bitti. Neredeyse bir yıl kadar o günü bekleyince çok değerli oluyor haliyle o günler. Anneannemde misafir olarak kalan Mü' ye hepimiz alıştık iki günde de bugün o gidince bir boş geldi ev bana, yapacak bir şey bulamadım onsuz. Neyse Mü daha bir ay burda, öyle kolay kurtulamayacak bu kez benden. nihaha.

Anladığım kadarıyla her zaman "duygusal kız" diye geçinen ben aslında o kadar da duygusal bir insan değilmişim. Hatta bazen çok duygusuz olduğum bile oluyor. Çoğu zaman da ne kadar duygulansam, yoğun duygular hissetsem de, öfke, kızgınlık, sevgi ya da aşk gibi ben aslında insanlara bunu göstermiyormuşum. Ama ben göstermekten yanayım. Kızgınlığı da sevgiyi de göstermekten yanayım ama yapamıyorum bazen. Sanki donup kalıyorum. Ağzımdan tek kelime çıkmıyor. Bana küfretseler karşımda sadece onlara bakmakla yetinebilirim. İçimden beynimden çok söz geçer, canım yanar ama ağzımdan tek bir kelime çıkmaz. Duygulandığım zaman bunu göstermek yerine, takmıyormuş gibi gülümsediğimi gördüm, şaşırdım. Kendimden bunu beklemezdim. Hiç hoş değil, sevmedim bunu. Ama işte öyle bir an geliyor ki donup kalıyorum. Kulaklarım sağır oluyor ben de dilsiz.

Kötü haber. Babaannem geldi. Bence bütün babaanneler sevilmez, bütün anneanneler ise harikadır. Belki bu görüşüm babaannemle annemin arasındaki tipik 'kaynana-gelin' muhabbetinden kaynaklanmaktadır. Ya da benim anneannem gerçekten süper bir insandır. Babaannem onun yanında vasat kalıyordur, bilemedim şimdi. Gerçi onu sevebilmeyi isterdim ama olmayınca olmuyor işte, lan harbi olmayınca olmuyor. Denemedim değil denedim..

Bu sıralar bir çok şey denedim, olmayınca olmuyor' ları sindirdim içimde, onları sevdim. Ama olacağı varsa da oluveriyor işte. Aniden, beklenmedik bir anda.

12 Ağustos 2010 Perşembe

gece gece.

Gece, balkon, yıldızlar, kulakta Morrissey ve Glen Hansard. Romantizmden öleceğim peki nedir bu kendi kendime yaşadığım romantizmin sırrı, ben asıl onu merak ediyorum işte.

Bazen geceler hiç bitmesin istiyorum mesela, geceye karşı başka bir sevgim var. Müzik daha bir güzel sanki geceleri, gökyüzü daha bir güzel. Aşk bile geceleri bir başka güzel yahu. Sabahlar olmasın o zaman.

Sonra çok ilginç düşüncelere dalıverdim balkonumda serin serin otururken. Gökyüzüne baktığımda aslında en uzaktaki sevdiklerimle bile aynı gökyüzünü paylaşıyor olmanın sevinci ısıttı içimi. Nerede olurlarsa olsunlar, farklı semtler, farklı şehirler, farklı ülkeler hepsiyle aynı yıldızları aynı gökyüzünü paylaştığımı bilmek beni mutlu etti.

Bir garip duygusalım işte bugünlerde. Ama hayata dair en çok hoşuma giden şey ise yaşarken bir saniye sonrasını bile bilmemek. Bir saniye sonra, beş dakika sonra ve yarın ne güzelliklerle karşılaşacağımı bilmiyorum. Fazla Polyanna bakış açısı olabilir bu; ama öyle işte bu kadar basit hayat sürprizlerle dolu ve ben o sürprizler için minnettarım hayata.

10 Ağustos 2010 Salı

Her gün Cuma olsun.

Bazen hayat çok zor, çok. Bir şeyleri daha kendime itiraf edemezken ona, sana ve diğer insanlara nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Söyleyecek sözlerim varken susup kalmaktan da nefret ederim, açık sözlülükten yanayımdır. Ama bazen kelimeler bir araya gelmeyi inkar ettiğinden cümleler bir türlü kurulamıyor işte.

Yolun bu tarafında ilk defa duruyorum ve gerçeği söylemek gerekirse biraz yabancılık çekiyorum. Geldiğim yere öyle alışmışım ki, sorgusuz sualsiz kabullenmişim ben oraları; oysa şimdi iş başa düştü, benim konuşmam ve artık benim anlatmam gerek gerçekleri. Eski yerimde daha mı kolaydı ne suçsuzu, mağduru oynamak? Suçlu mu hissetmem gerek peki şimdi? Hissediyor muyum peki? Hayır, hissetmiyorum, o kadar hissizim ki hatta refleks testi yapsanız boş boş bakarım etrafıma. Tüm sorun da bu zaten.

Ama olayları uzatmaktan yana olmadım hiçbir zaman. Çünkü beynimde bu kadar cümle kırıntısı dururken, etrafıma sadece gülümseyip sahte kahkahalar atmayı sevmem. Zamanla yarışıyoruz ve şu en değerli günlerimizi, dakikalarımızı boşu boşuna harcıyoruz belki de. O yüzden iş başa düştü ve ben en yakın zamanda kolları sıvıyorum.

Beklediğim şeylerin gerçekleşmesine az kala ben daha da sabırsızlanmış daha da heyecanlanmışken bir gün bile gecikse o olay, sinirlerime hakim çıkamıyorum. O zaman her gün Cuma olsun. Dün, bugün, yarın Cuma olsun. Ve Cumalar hiç bitmesin. Duy sesimi Mü.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

A Sweet Dream on Elm Street

Rüyada Freddy Krueger' ı görmek ve onunla yakalamaca oynamak?! (Bkz. Elm Sokağı Kabusu.) Freddy'li rüyalardan sağ çıkan tek tük insanlardan biriyim ben! Onunla oynadığımız yakalamaca ve onun beni yakalaması sonunda attığımız kahkahalar da ilginçti. Benim ölmem falan lazımdı aslında kurallara göre. Oysa ben Freddy' yle kanka oldum, güldüm eğlendim. Öyle korkulacak bir yanı yokmuş adamın ya hep insanların abartısı. haha.

"Ben farklıyım." "Beni kimse anlamıyor, öyle farklıyım ki.." "Ben sanatçıyım, sanatçıları kimse anlamaz." Şu ayakları bir kenara bıraksanız da adam gibi iki muhabbet edebilsek? Şu ben farklıyım muhabbetleri, geride kaldı yahu. İnan hiçbiriniz o kadar da farklı değilsiniz yani. Ne bu kendini yüceltmecilik falan? Yok öyle bir şey unutun onu.

Ya şimdi öyle insanlar var ki, "Gel benle eğlen, n'olur benle eğlen" diyorlar sanki; eh ben de kendimi tutamıyorum. Tamam kötü olabilirim, gerçeğimi inkar etmiyorum. Kendi istekleriyle gülünç durumlara düşerken, ben onları sadece izliyorum bir de uzaktan uzaktan gülüyorum evet; ama düşmelerinde bir payım yok hepsi kendiliğinden oluyor. Komiklikler, espriler, küçük küçük şakalar işte.

Asıl dün çok ilginç bir durum oldu. Bağdat Caddesi'nde annem babam önden, kardeşimle ben arkadan yürürken annemlerin durup biriyle konuşutuklarını görünce herhalde eski iş yerinden bir kadın diye düşünüp yanlarına gittiğimizde gördüklerimiz ilginçti. Kadını tanımak üzere eğilip suratına baktığımda onun Gamze Özçelik olduğunu gördüm. Tabi bir an annemlerle muhabbet ediyor olmasına anlam veremeyip şaşkın şaşkın sustum. Meğer benim canım annem, Gamze Özçelik'i elinde bebek arabası çocuğuyla duruyor görünce "Eh sizi gördük yeteri kadar bir de çocuğunuzu görelim" deyip muhabbete başlamış kadınla. "Ah çok güzel maşallah" cümlesine de "Evet bana benziyor." diye karşılık veren Gamze Özçelik ise cool'luğunu, kendini beğenmişliğini korumaya devam etti. Hatun çok güzel, olsun o kadar, dedik ilerledik biz de.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

xxx

Nasıl da rollerimiz değişiyor? Çok şaşırıyorum bazen. İyiler kötü, kötüler iyi; kazananlar kaybeden, kaybedenler kazanan oluyorlar. Ben bir gün sana tam karşından bakıyorum öbür gün yanından. Üzenler üzülenler oluyor bir süre sonra, üzülenler intikamlarını alıyorlar. Her şey tepe taklak olu veriyor. Git gide değişirken hepimiz küçük bir zaman için de olsa birbirimize dönüşüyoruz. Ben artık senin bana nasıl baktığını anlıyorum; sen de benim sana baktığım gibi bir başkasına bakıyorsun aslında.

Senin bakışın, gözlerin, sanki onlar bile değişti zaman içinde. Daha mı sakin daha mı huzurlu artık ne? Ya ben? Biraz daha olgun, biraz daha kendine güvenli ve ıvır zıvırla uğraşamayacak kadar yorgunum galiba. Oysa hala heyecanlarım var kendime göre. Hissetmekten hiç yorulmayan bir bünyem var benim çünkü. Her an stabil, sade, dümdüz olamam, iniş çıkışlarım var benim. En dibi de görüyorum ama doruk noktalarım da var, ve bunu seviyorum.Evet, bir an ağlıyorsam 5 dakika sonra deliler gibi kahkaha atabilirim, yaparım. Aksi halde sanki sıkıcı, ruhsuz, hissiz olacağım; bunu istemiyorum. Vazgeçmeyeceğim hissetmekten.

Günler, dakikalar geçerken ne kadar da değiştiğimizi düşünmekten alı koyamıyorum kendimi bir türlü. Daha sakin daha durgunumdur belki şimdilerde ama içimde bir o kadar da İspanya özlemi var. İspanya değil belki de hani oradaki hayatın özlemi var. Bazen, ara sıra da olsa o yaşam tarzını, çılgınları özlüyorum ama sonra geçiyor kendiliğinden.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

dream within a dream.

Dünya bir türlü net olmuyor gözümde. Basit duyguları ve fikirleri bünyem kabullenemiyor sanırım, zoru varken basitini ne yapayım yahu?! diyen bir kafa yapısı, her şeyi karışıklaştırmaktan zevk alan bir kişilik işte daha ne beklersiniz. Ama bilinçaltıma inilse ortaya çıkacaklardan çok da mutlu olacağımızı sanmıyorum.(Çoğul konuşuyorum, evet.) Yoğun bir birikinti olduğunu hissediyorum sadece, belki semboller var belki işaretler ve ben çözemiyorum. Belki de çözmemek en hayırlısıdır zaten.

Sandığımdan daha popüler bir insanım sanırım lan. Bugün sitedeki bir çocuğun gelip bana "Ben seni tanıyorum." demesi ilginçti baya. "Ben de seni tanıyorum, bizim apartmanda oturuyorsun." Meğer demek istediği beni başka bir yerden tanıyor olmasıymış tabi. Kendisi meğer Cervantes' in düzenlediği Dia E' de organizasyonda çalışanlardan biriymiş beni oradan tanıyormuş da bana gelip "Beni seni tanıyorum, sen İspanya'da kurs kazandın." deyince korktum, "kim bu lan" dedim de olayın bir açıklaması varmış tabi, ben de o kadar popüler değilmişim aslında. ':('

Gün güzeldi, güzeldi bugün. Galiba en hızlı hamburger yeme yarışması olsaydı biz kazanırdık hı? 5 dakikada yenen yemek üzerine ise iki buçuk saatlik bir film. Inception' dan çok bahsetmeyeceğim; gidin izleyin lan hepiniz, sen de izle bak oradaki.

Bugünü Buika' nın beni sarhoş eden parçasıyla bitirmek istiyorum. Bu parça beni kesinlikle sarhoş ediyor, kendi kendime dans etmeme neden oluyor bir hoşluk yaratıyor.Sözleri de kadının sesi de bir başka hoş. Sizler de dinleyin, sevin.

"No habrá nadie en el mundo que cure la herida que dejó tu orgullo,
yo no comprendo que tú me lastimes con todo,
todo el amor que tu me diste.."

3 Ağustos 2010 Salı

Lustral.

Eğer evde oturursam fenalaşıp depresyona falan giriveriyorum. O yüzden kesinlikle evde oturmamam gerektiğine karar vererekten attım bugün kendimi sokaklara. Sokak dediğimde önce çok sevgili spor salonum daha sonra ise Kadıköy'dü. Spor salonuna gitmeye karar verene kadar kendimle çok tartıştım, kavga ettim kendime küfür ettim ve kendimi evden attım. Tembel Öykü' ye yenilmedim, azimliyim.

Uzaklardan gelmesini beklediğim insanlar geliyor artık yavaş yavaş,bugünlerdeki en büyük mutluluk kaynağım bu. Önce yarın sonra da önümüzdeki hafta itibariyle kendimi 'tam' hissedeceğim bir süre; bir süre sonra ise yine eksilecek bir şeyler. Hayat! Çok uzun süre 'tam' kalmamıza izin vermiyor bir türlü, sağolsun.

Coupling yani evde oturduğum süredeki tek eğlencem, tam ben ona alışmışken bitti. Tam ben Jeff Murdock' la ilgili hayallere dalarken o, terk etti beni. İngiliz aksanına bu kadar yakınken, tüm ingilizlere hayranlıkla bakarken dizinin bittiğini fark etmek acı oldu.. Tabi yine de hiçbirisi Friends' in yerini tutmuyor; ancak idare ediyorduk işte yahu. Bitmeseydiniz keşke lan.

Evde oturmak başa, akla, zihne ve vücuda bela; hayat sokaklarda, felsefesi ile yaşıyor evde oturmayı şiddetle reddediyorum. Hatta biraz daha gaza gelirsem evde oturan tüm insanları zorla evlerinden çıkarabilirim öyle de manyağım yani.

Ama her şeye rağmen garip bir sakinlik, dinginlik var üstümde lan. Sanki ışığı gördüm, ışığa doğru ilerliyorum falan. Bembeyaz bir ekran var işte ben de sonra uçarak gözden kayboluyorum. Öldüm mü lan ben?!

1 Ağustos 2010 Pazar

Mr. Superbly Incredibly Fantasticness

"I don't want Mr. Superbly Incredibly Fantasticness, you stupid stupid ass! I want you." cümlesiydi bugün kahkahalarıma sebep olan. (Hepimiz bir kere de olsa bu cümleyi kurmuş muyuzdur acaba?!) Ama asıl komik olan karşıdaki erkeğin bu sefer, "You deserve Mr. Superbly Incredibly Fantasticness." derken bahsettiği adamın tam olarak kendisi olmasıydı. Coupling, güldürdün beni yahu.

Mezarları, cenazeleri sevmiyorum. Sevsem ilginç olmaz mıydı zaten, neyse. Tamam hani 'Her canlı bir gün ölümü tadacaktır' da bunu şimdiden hatırlamasak üzerinde çok durmasak olmaz mı? Çocukluğumun bir evresinde ölümle ilgili ciddi takıntılarım vardı. 10 yaşlarında sürekli ailemden biri ölse ne yaparım, diye düşünürdüm. Sonra geçti kendiliğinden, düşünmemeye başladım. Şimdi düşündüm de aslında psikolojik olarak çok sağlıklı bir çocukluk geçirmemişim yahu. Hangi çocuk oturup durduk yerde ailesinin öleceğini düşünür?

Hayatımın en saçma dersine girdim sanırım bugün. Konumuz motordu. Hayır arabam bozulsa kalsam yol ortasında ben kendim mi tamir edeceğim sanki, nedir bu motoru tüm ayrıntılarıyla öğrenme zorunluluğu? Çağıracağım işte birilerini onlar yapacak. Hadi ilk yardım dersi neyse, suni solunum kalp masajı vs. bilmek lazım gerçi Lost' ta ben hepsini öğrendim, yap deseler yapardım yahu haha. Ama motor dersi psikolojik bir işkenceydi, resmen.

Bu haftadan ve önümüzdeki haftadan beklentilerim oldukça büyük, beklenti demek hayal kırıklığı demek olsa da bir nevi, bu sefer bir garip umutluyum ben, lay lay lom.