Bugünlerde üstümde ağır bir kayıtsızlık, bir dinginlik bir huzur var. Ölüyor muyum yoksa lan? Ölüm öncesi iyiliği gibi bir şey bu. Ha tabi dün gece sadece 3 saat uyumuş olmamın getirdiği bir ruhani boyutla karıştırıyor olabilirim 'huzur' kavramını. Peki bu kız manyak mı da neden gece sadece 3 saat uyudu, derseniz işte o da bu korku dolu final dönemi yüzündendir. Gece 2 buçukta yatıp sabah 5 buçukta kalkıp derse devam etme azmini kendinde bulan Ö.G nin acı dolu dramı için okumaya devam edin lütfen.
Ha kötü mü geçiyor sınavlar? Yoo. Normal. Çeviri işte, birileri yazıyor biz de çeviriyoruz efenim işimiz ne? Ama benim en en zevk aldığım kısım 'Structuralist'leri çalışırken öğrendiğim Sassure amcanın teorisidir. 'Tree', free olmadığı için tree dir. Ağaç da çimen olmadığı için, ağaç. Ha Derrida nın teorisine gelirsek, kadın 'erkek olmayan' sa, erkeğe hem ne olduğunu hem de ne olmadığını hatırlatır ve böylece biz de bir terim in antitezini nasıl da kendi içinde barındırdığını öğreniriz. Ve ben bu konuları çalışmayı seviyorum lan! Manyak mıyım? ...
Amerikan dizi ve filmlerinin hayatımıza olan etkilerine takmış durumdayım bir kaç gündür. Özellikle şu benim bağımlı gibi izlediğim sitkomların değer yargılarımızı, dünyaya, insanlara, ilişkilere bakış açılarımızı her şeyimizi değiştirdiklerini düşünüyorum. İmdat. Kendimizi Amerikan sandığımızdan bile şüpheliyim ben açıkçası bu arada how u doin?
Aileyle yapılan bir İtalya planı vardı. Eylül için düşünülmüş bir plan. Ancak ben onu ne yaptım ettim, tek başıma gideceğim bir İspanya planına çevirdim! Yani eğer bir sorun çıkmazsa Eylül'de ben İspanya'ma kavuşurum, arkadaşlarıma kavuşurum, özlem gideririm. Oviedo' da biraz huzur bulur sonra yuvama dönerim. Dur bakalım, heyecan dorukta.
Ya o da değil de bir zamanlar ben de ergendim. Hazırlık ve lise 1 yıllarıydı ve ben PapaRoach dinlerdim. Hatırladım geçen gün. Ve her şarkısını, her şarkının her sözünü ezbere biliyorum lan. Ha gerçi genelde aynı sözlerin sıralanmasıyla oluşmuş parçalar. "What's wrong with me? Nothing is allright. Life is not fair. I can't go on this way. I am crying." vb sözler. Yani dinleyin ve intihar edin lütfen. Yoksa ayıp olur.
Ayrıca da 'Life is not fair' gibi bir durum söz konusu değil şu hayatta. Öyle ya da böyle bir şekilde cezamızı buluyoruz yahut ödülümüze ulaşıyoruz. Ben buna inanırım bunu söylerim.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Komple Komple Tikiyiz.
Odam yazın 40 derece civarında oluyor. Kışın da soğuk oluyor, yani hiç bir avantajı yok bu odanın lan! Taşınacağım ben. Bu odada sıcaktan pişerek ders çalışmak ise o kadar büyük bir eziyet ki.. Üstüne de yan arazide çalışan makinaların sesi ve inşaat işçilerinin büyük bir coşkuyla söyledikleri parçalar. "Komple komple tikiyiz" parçasıyla uyanmak zorunda mıyım ben peki? Evet. O makinalar da sanki beynimin içinde çalışıyor, anlamadım gitti. Günümün tek güzel kısmı, arkadaşlarla gidilen Dominos' ta yenen pizalardı. Bak o güzeldi işte.
Odam o kadar ama o kadar sıcak ki, uyurken duvara yapışıyorum? Siz de yapar mısınız? Biraz olsun serinlemek için hani duvara sarılarak uyumak. Buz gibi oh. Aksi taktirde uyumak pek mümkün değil zaten burada. Hatta yastıklarımla kavga ediyorum, hepsi beni bunaltıyor falan uyandığımda çarşafım bile yere atılmış oluyor. Böyle bir insanım ben.
Bugün öyle bir an oldu ki, ailemin ne kadar sportif olduğunu fark ettim. Babam dışarı yürüyüşe çıktı, annem koşu bandında yürüyordu, kardeşimde voleybola yazılabilmek için sızlanıyordu annemin başında. Bir baktım herkes spor için uğraşıyor, ne güzel ne güzel lan! Aferin bize o zaman.
Biz kızlar kötüyüz blog. Yani yeri geldiğinde dişiliğimizi çok güzel kullanabilen karşımızdakini parmağımızda oynatabilen yaratıklarız(akıllı davrandığımız, karşıdakine yem olmadığımız sürece). Bununla övünüyor muyum? Hayır. Ancak bazen karşıdakine hiç acımamak gerektiğini, karşıdakinin bunu hakkettiğini biliyorum. Biliyorum işte. Yahut da vicdan azabı çekmeyeyim diye mi böyle düşünüyorum yoksa? İşte çelişkiye düştüm şu dakika. Neyse.
İspanya'dan sonra ilk defa burada Red Bul içtim. Tadı çok kötü geldi, halbuki İspanya'daki çok güzeldi de iki tane art arda içmiştik, sonra da kanatlanmıştım ben lan. Bu kanatlandırmadı bile, peh. Demek içeceklerin bile tadı değişiyor ülkeden ülkeye azizim. İlginç.
Ya o zaman şu sınavlar bitsin 24 Haziran gelsin ve ben güneş, kum, deniz üçlüsüne kavuşayım! Gel 24 Haziran gel.
Odam o kadar ama o kadar sıcak ki, uyurken duvara yapışıyorum? Siz de yapar mısınız? Biraz olsun serinlemek için hani duvara sarılarak uyumak. Buz gibi oh. Aksi taktirde uyumak pek mümkün değil zaten burada. Hatta yastıklarımla kavga ediyorum, hepsi beni bunaltıyor falan uyandığımda çarşafım bile yere atılmış oluyor. Böyle bir insanım ben.
Bugün öyle bir an oldu ki, ailemin ne kadar sportif olduğunu fark ettim. Babam dışarı yürüyüşe çıktı, annem koşu bandında yürüyordu, kardeşimde voleybola yazılabilmek için sızlanıyordu annemin başında. Bir baktım herkes spor için uğraşıyor, ne güzel ne güzel lan! Aferin bize o zaman.
Biz kızlar kötüyüz blog. Yani yeri geldiğinde dişiliğimizi çok güzel kullanabilen karşımızdakini parmağımızda oynatabilen yaratıklarız(akıllı davrandığımız, karşıdakine yem olmadığımız sürece). Bununla övünüyor muyum? Hayır. Ancak bazen karşıdakine hiç acımamak gerektiğini, karşıdakinin bunu hakkettiğini biliyorum. Biliyorum işte. Yahut da vicdan azabı çekmeyeyim diye mi böyle düşünüyorum yoksa? İşte çelişkiye düştüm şu dakika. Neyse.
İspanya'dan sonra ilk defa burada Red Bul içtim. Tadı çok kötü geldi, halbuki İspanya'daki çok güzeldi de iki tane art arda içmiştik, sonra da kanatlanmıştım ben lan. Bu kanatlandırmadı bile, peh. Demek içeceklerin bile tadı değişiyor ülkeden ülkeye azizim. İlginç.
Ya o zaman şu sınavlar bitsin 24 Haziran gelsin ve ben güneş, kum, deniz üçlüsüne kavuşayım! Gel 24 Haziran gel.
29 Mayıs 2010 Cumartesi
İşte güneş. Hiç batmadı ki..
Caddebostan sahilinde elinde uçan balonuyla koşan 19-2o yaşında bir kız. Evet, ben. Sonunda yıllardır istediğim uçanbalonuma kavuştum, mutluyum. Sahilde uzaktan baloncuyu görünce koşmaya başladım, yetişmem gerekiyordu. Adamın yanına vardığımda nefes nefeseydim ki o da şaşırdı zaten 20 yaşında bir kızın, uçan balon almak için koşarak soluk soluğa kalmasına. Haksız da değildi hani. Peki ben bunu umursuyor muydum? Hayır. Hatta uçan balon aldığımı duyan benden 5 yaş küçük kardeşimin " Kaç yaşındasın sen ya?" diye sorup; ama balonu görünce de "Ay çok şekermiş buu!" demesi pek bir hoştu. İçinizdeki çocuğun çıkmasına izin verin lan, güzel oluyor valla bak!
Caddebostan pek sık gittiğim bir yer değil. Ama sahil güzel, insanları güzel. Moda' nın yerini tutmasa da güzel işte. Özellikle sabahtan beri ders çalışıyorsanız akşam üstü 6 gibi falan sahile inip yürüyüş yapmak çok güzel olabiliyormuş, aklınızda buluna.
Rüyamda babanemi görmem ve kavga etmeme ne demeli? Babanemi yaklaşık bir yıldır görmedim ve inanın gün içinde babanemi düşünmüyorum, yahut yatmadan önce son düşündüğüm insan babanem olmuyor. Ben zaten bu bilinçaltımı çözerse biri ona ödül vereceğim. Öyle abuk subuk insanlarla uğraşıyorum ki rüyalarımda! Ve bu insanlar düşündüğüm insanlar olmuyor, kafama takılan insanlar olmuyor; ancak bilinçaltımdan fırlayı veriyorlar. Anlayamadım ben bu işi.
İnsanın bir an kendini çok güçsüz hissedip zaaflarına yenilmesinin kötü sonuçlarını milyonlarca görmüş biri olarak,dün gece kendimden korktuğumu farkettim blog. İnsan bazen tutunacak birini bulamadığında eskiye dönüp bir bakıyor ve işte her şey o ana bağlı. Ya kendinize gelip zaafınıza kucak açmayacaksınız yahut da zaafınızın kucağına hop diye düşeceksiniz, karar sizin. Anlık güçsüzlüklerin esiri olup hatalar yapmak istemem, istemem, istemem. 4o kere söylersem belki olmaz ha.
Caddebostan pek sık gittiğim bir yer değil. Ama sahil güzel, insanları güzel. Moda' nın yerini tutmasa da güzel işte. Özellikle sabahtan beri ders çalışıyorsanız akşam üstü 6 gibi falan sahile inip yürüyüş yapmak çok güzel olabiliyormuş, aklınızda buluna.
Rüyamda babanemi görmem ve kavga etmeme ne demeli? Babanemi yaklaşık bir yıldır görmedim ve inanın gün içinde babanemi düşünmüyorum, yahut yatmadan önce son düşündüğüm insan babanem olmuyor. Ben zaten bu bilinçaltımı çözerse biri ona ödül vereceğim. Öyle abuk subuk insanlarla uğraşıyorum ki rüyalarımda! Ve bu insanlar düşündüğüm insanlar olmuyor, kafama takılan insanlar olmuyor; ancak bilinçaltımdan fırlayı veriyorlar. Anlayamadım ben bu işi.
İnsanın bir an kendini çok güçsüz hissedip zaaflarına yenilmesinin kötü sonuçlarını milyonlarca görmüş biri olarak,dün gece kendimden korktuğumu farkettim blog. İnsan bazen tutunacak birini bulamadığında eskiye dönüp bir bakıyor ve işte her şey o ana bağlı. Ya kendinize gelip zaafınıza kucak açmayacaksınız yahut da zaafınızın kucağına hop diye düşeceksiniz, karar sizin. Anlık güçsüzlüklerin esiri olup hatalar yapmak istemem, istemem, istemem. 4o kere söylersem belki olmaz ha.
Ya yaradılışta doğmuşum, ya ölümsüzün biriyim ben.
"Seni
Öyle uzun seviyorum ki seni;
Ya yaradılışta doğmuşum
Ya ölümsüzün biriyim ben…"
Saat gece.. Elimde bir şiir kitabı. Büyük hata. Gece ve şiir bir araya gelince dayanılmaz olur. Her şiir, her dize içine çeker insanı, kaybolursunuz kelimelerde. Bir de şarap olacaktı ki.. Ama fazla şiir, alkol etkisi yaratıyor zaten beynimde. Pek içkiye ihtiyacım kalmıyor sonra.
"..Öyle uzun seviyorum ki seni.." Ben sürekli seviyorum. Sevdiğim insanlar değişiyor başka yüzler,başka bedenler geliyor ve ben değişiyorum. Ama sevme durumu sabit. Hayır, çok hümanist olduğumdan değil bu sevgi.. Tamam. Ben şu, aşkı seviyorum. Kimsenin aşk tanımı basit değildir. Ben de fazla anlam yüklemişim sanırım bir kelimeye. Aşk, damarlarınızdan akar ve bütün vücudunuzu dolaşır sinsice, beyninizi kemirirken her bir organınızda ayrı ayrı tepkilere sebep olur. Aşk güzeldir. Korkutucu, vahşi ve tutkulu; bir o kadar da masumdur.. Evet, masum.
Aşığım ben,hem de Cemal Süreya kadar, Atilla İlhan kadar ya da F. Hüsnü Dağlarca kadar aşığım.
Öyle uzun seviyorum ki seni;
Ya yaradılışta doğmuşum
Ya ölümsüzün biriyim ben…"
Saat gece.. Elimde bir şiir kitabı. Büyük hata. Gece ve şiir bir araya gelince dayanılmaz olur. Her şiir, her dize içine çeker insanı, kaybolursunuz kelimelerde. Bir de şarap olacaktı ki.. Ama fazla şiir, alkol etkisi yaratıyor zaten beynimde. Pek içkiye ihtiyacım kalmıyor sonra.
"..Öyle uzun seviyorum ki seni.." Ben sürekli seviyorum. Sevdiğim insanlar değişiyor başka yüzler,başka bedenler geliyor ve ben değişiyorum. Ama sevme durumu sabit. Hayır, çok hümanist olduğumdan değil bu sevgi.. Tamam. Ben şu, aşkı seviyorum. Kimsenin aşk tanımı basit değildir. Ben de fazla anlam yüklemişim sanırım bir kelimeye. Aşk, damarlarınızdan akar ve bütün vücudunuzu dolaşır sinsice, beyninizi kemirirken her bir organınızda ayrı ayrı tepkilere sebep olur. Aşk güzeldir. Korkutucu, vahşi ve tutkulu; bir o kadar da masumdur.. Evet, masum.
Aşığım ben,hem de Cemal Süreya kadar, Atilla İlhan kadar ya da F. Hüsnü Dağlarca kadar aşığım.
27 Mayıs 2010 Perşembe
I love British accent.
İngiliz sevgimin aşırı yüksek olduğu bir gündeyim ki, oturup İngiliz aksanı duyabilmek için youtube' dan videolar dinledim. Kendilerini, aksanlarını, mavi gözlerini ve sarışın olmalarını seviyoum. Hep İspanyol erkeklerini yani esmerleri beğendiğimi düşünürken bugün farkettim, hayır ben İngilizleri seviyorum. Hatta en yakın zamanda bir İngiliz bulup, evlenip İngiltere'ye yerleşeceğim. Böylece sürekli İngiliz aksanı dinleyebileceğim ve konuşabileceğim. Bekleyin ve görün.
O değil de bu insanların sorunu ne? Neden kimse konuşma yöntemini değil de telepatik yollarla kendini ifade etme yöntemini seçiyor? Neden kimse karşısındaki insana beklentisini söylemiyor da, ona bir vahiy inmesini ve kendiliğinden anlayışlı olmasını bekliyor? Neden yapıyoruz bunları? Aile içinde, arkadaşlar arasında, ilişkilerde, her türlü insan ilişkimizdeki sorunlarımız kesinlikle konuşmamaktan kaynaklanıyor. Biliyorum, eğer daha açık konuşsaydım onla, ya da doğru ifadeleri kullansaydım konuşurken, ondan ne beklediğimi bilseydi ve o da bana karşı dürüst olup benle konuşabilseydi, onun benden ne beklediğini bilseydim her şey çok daha farklı olurdu şu an. Ama yok nerdee? Ben beklerim ki o beni anlasın ben hiç konuşmadan, onun zaten beni anlamak yahut kendini anlatmak gibi sorunları yoktu. Aramızdaki iletişimsizlik büyür de büyür. Size sesleniyorum insanlar, benle konuşun. Benden ne beklediğinizi bileyim. Hayat o zaman daha güzel olacak.
S.A' nın narsist olduğu bir gerçek mi? İnanmak istemiyorum, hayır. Tamam, gerçekten zeki ve becerikli, karizmatik olabilir bir insan.. Ama bunu sürekli etrafındakilere söylemesi gerekli midir? Ben onun sözlerini şakaya vuruyorum da eğer ciddiyse kendisine olan bu sevgisinde, o zaman endişeleneceğim işte. Tamam S.A, tamam. Biz seni böyle seviyoruz. Sorun yok.
Himym' ın 5. sezonu da bitti. Ancak çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim son bölümlerde. Sanki artık dizinin bitme zamanı gelmiş gibi hı? Zaten maalesef, tamamen Friends çakması gibi geliyor artık bana o dizi. Yine de Barney Stinson sana sesleniyorum! Senin yerini kimse alamaz, merak etme.
Barney' e sevgilerle.
O değil de bu insanların sorunu ne? Neden kimse konuşma yöntemini değil de telepatik yollarla kendini ifade etme yöntemini seçiyor? Neden kimse karşısındaki insana beklentisini söylemiyor da, ona bir vahiy inmesini ve kendiliğinden anlayışlı olmasını bekliyor? Neden yapıyoruz bunları? Aile içinde, arkadaşlar arasında, ilişkilerde, her türlü insan ilişkimizdeki sorunlarımız kesinlikle konuşmamaktan kaynaklanıyor. Biliyorum, eğer daha açık konuşsaydım onla, ya da doğru ifadeleri kullansaydım konuşurken, ondan ne beklediğimi bilseydi ve o da bana karşı dürüst olup benle konuşabilseydi, onun benden ne beklediğini bilseydim her şey çok daha farklı olurdu şu an. Ama yok nerdee? Ben beklerim ki o beni anlasın ben hiç konuşmadan, onun zaten beni anlamak yahut kendini anlatmak gibi sorunları yoktu. Aramızdaki iletişimsizlik büyür de büyür. Size sesleniyorum insanlar, benle konuşun. Benden ne beklediğinizi bileyim. Hayat o zaman daha güzel olacak.
S.A' nın narsist olduğu bir gerçek mi? İnanmak istemiyorum, hayır. Tamam, gerçekten zeki ve becerikli, karizmatik olabilir bir insan.. Ama bunu sürekli etrafındakilere söylemesi gerekli midir? Ben onun sözlerini şakaya vuruyorum da eğer ciddiyse kendisine olan bu sevgisinde, o zaman endişeleneceğim işte. Tamam S.A, tamam. Biz seni böyle seviyoruz. Sorun yok.
Himym' ın 5. sezonu da bitti. Ancak çok zevk aldığımı söyleyemeyeceğim son bölümlerde. Sanki artık dizinin bitme zamanı gelmiş gibi hı? Zaten maalesef, tamamen Friends çakması gibi geliyor artık bana o dizi. Yine de Barney Stinson sana sesleniyorum! Senin yerini kimse alamaz, merak etme.
Barney' e sevgilerle.
26 Mayıs 2010 Çarşamba
Some Self-Analysis
Başlığım çalıntı. Gerçi bundan önceki çoğu başlığım da bir şarkı sözünden yahut bir diziden çalıntıydı ama bu sefer, Theodore Roethke' nin çevirisini yaptığım bir metninin başlığını çaldım. Çaldım, yine çalacağım.
Zaten kendini analiz etme durumlarını severim. O yüzden metinle baya içli dışlı oldum. Yazar olmaya çalışan bu adamın kendi sınırlarını, yeteneklerini saptayıp neyi ne kadar yapabileceğini analiz etmesi, yenilgilere karşın umudunu yitirmemesi ve kendine olan inancı buradaki konu. Hoşuma gitti. İnsanın neyi yapıp neyi yapamayacağını bilmesi güzeldir. Ona göre hareket eder, ona göre yeteneğinizin üstünü arzulamaz ve daha az hayal kırıklığı yaşarsınız.
Neyi ne kadar yapıp ne kadar yapmadığımı bilmiyorum, oturup düşüneceğim üstüne. Ancak yeteneğimin üstünde bir şey yapmaya çalıştığımı sanmıyorum herhangi bir zorluk yok bununla ilgili hayatımda da, yapabileceğim ancak yapmaya kalkışmadığım şeyler olabilir. Dedim ya düşüneceğim.
Mesela finallerim konusunda eminim elimden daha fazla şey gelir de yapmıyorum. Finaller konusuna da elimde olmadan giriyorum; çünkü bütün gün evdeydim ve ders çalışmaktan daha başka bir faaliyet göstermedim. Arada facebook' a bakmak ve blog yazmak dışında ki bunlar artık normal hayatın bir parçası olduklarından sayılmaz. Tabi.
Bilgisayarımda bulduğum İspanya fotoğraflarına inanamıyorum. Unuttuğum fotoğraflar çıkıyor karşıma ve gülmekten ölüyorum. Zombie zamanlarından yahut Cadılar Bayramı'ndan kalma fotoğraflar.. Sonra "Eh yeteri kadar eğlenmişim sanırım." deyip susuyorum, ama gözümden de bir yaş süzülmüyor değil; hatta bazı geceler sessizce ağlıyorum da yastıklarım ıslanıyor. (Tamamen abartıyorum.)
İspanya'dan kalma İngiliz arkadaşın birden bire "İstanbul nasıl bir şehir? Yaşamak için güzel mi?" demesi ise beni şüphelendirdi. Ve evet, İngiliz arkadaş burada yaşamayı düşünüyormuş. Bir İngiliz olsam burada yaşar mıydım? Sanmam. Ama onla konuşurken "Tabi güzel şehir İstanbul, gel, gör seversin" cümlelerini kullandım. Yaz sonu buyuracakmış şehrimize. Bütün amaç Türkiye'ye daha fazla turist çekmek, başka bir şey değil, valla bak. Lan yoksa bunlar topluca gelip benden intikam falan mı alacaklar? Ne dersin blog? Türkiye'ye kaçtım yetmedi, peşimden geliyorlar sanırım. Daha neler?!
Zaten kendini analiz etme durumlarını severim. O yüzden metinle baya içli dışlı oldum. Yazar olmaya çalışan bu adamın kendi sınırlarını, yeteneklerini saptayıp neyi ne kadar yapabileceğini analiz etmesi, yenilgilere karşın umudunu yitirmemesi ve kendine olan inancı buradaki konu. Hoşuma gitti. İnsanın neyi yapıp neyi yapamayacağını bilmesi güzeldir. Ona göre hareket eder, ona göre yeteneğinizin üstünü arzulamaz ve daha az hayal kırıklığı yaşarsınız.
Neyi ne kadar yapıp ne kadar yapmadığımı bilmiyorum, oturup düşüneceğim üstüne. Ancak yeteneğimin üstünde bir şey yapmaya çalıştığımı sanmıyorum herhangi bir zorluk yok bununla ilgili hayatımda da, yapabileceğim ancak yapmaya kalkışmadığım şeyler olabilir. Dedim ya düşüneceğim.
Mesela finallerim konusunda eminim elimden daha fazla şey gelir de yapmıyorum. Finaller konusuna da elimde olmadan giriyorum; çünkü bütün gün evdeydim ve ders çalışmaktan daha başka bir faaliyet göstermedim. Arada facebook' a bakmak ve blog yazmak dışında ki bunlar artık normal hayatın bir parçası olduklarından sayılmaz. Tabi.
Bilgisayarımda bulduğum İspanya fotoğraflarına inanamıyorum. Unuttuğum fotoğraflar çıkıyor karşıma ve gülmekten ölüyorum. Zombie zamanlarından yahut Cadılar Bayramı'ndan kalma fotoğraflar.. Sonra "Eh yeteri kadar eğlenmişim sanırım." deyip susuyorum, ama gözümden de bir yaş süzülmüyor değil; hatta bazı geceler sessizce ağlıyorum da yastıklarım ıslanıyor. (Tamamen abartıyorum.)
İspanya'dan kalma İngiliz arkadaşın birden bire "İstanbul nasıl bir şehir? Yaşamak için güzel mi?" demesi ise beni şüphelendirdi. Ve evet, İngiliz arkadaş burada yaşamayı düşünüyormuş. Bir İngiliz olsam burada yaşar mıydım? Sanmam. Ama onla konuşurken "Tabi güzel şehir İstanbul, gel, gör seversin" cümlelerini kullandım. Yaz sonu buyuracakmış şehrimize. Bütün amaç Türkiye'ye daha fazla turist çekmek, başka bir şey değil, valla bak. Lan yoksa bunlar topluca gelip benden intikam falan mı alacaklar? Ne dersin blog? Türkiye'ye kaçtım yetmedi, peşimden geliyorlar sanırım. Daha neler?!
25 Mayıs 2010 Salı
Dust in the wind..
Bahariye' deki Sanatçılar Sokağı'na sapınca az biraz yürüyünce solunuzda Nazım Hikmet Kültür Merkezi' ni ve Piraye Çay Bahçesi' ni göreceksiniz, içeri girin. Birkaç yıldır sık sık giderim o bahçeye. Ailemle, arkadaşlarımla.. Hatta salatalık yerken boğulma maceram tam olarak orada gerçekleşmiştir. Bu sefer önce, Nazım Hikmet'te nasıl rezil olduğumu anlatacağım. Bir kaç sene önceydi o çay bahçesine yeni yeni gitmeye başlamıştık. "Ne istersiniz?" diye soran garsona ben "Kola" diye cevap verdim, "Kola satmıyoruz maalesef.." dedikten sonra ise kardeşim, "O zaman Sprite." diye cevap verince, babam oldukça mahçup oldu tabi. Bense olayı oldukça geç anlamıştım. Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin çay bahçesinde Amerikan mallarının satılmamasından doğal ne olabilirdi? Ama biz bunu anlayacak kadar zeki değilmişiz ki Kola yok, diyen garsona Sprite sorabilmişiz. Kendimizi kınıyorum.
Artık ya bir Uludağ gazoz yahut da portakal suyu gibi içecekler tüketiyorum orada. Ancak çok severim ben orayı hele yazları bahçesi serindir Piraye'nin, gidin oturun keyif yapın efenim.
Elm Sokağı Kabusu'nu beraber izleyecek bir arkadaşımın bile olmaması nasıl bir olaydır lan? İnsanın hiçbir arkadaşı mı korku filmi sevmez? Nezaketen gelin be benimle? Yalnız kalmayayım diye acıyın da gelin? Yalnız gitmek de istemiyorum biliyor musun, korkuyorum lan! Neyse artık napalım olmadı evde izleyeceğim. Ha bu arada Lost'un bitmiş olması; ancak izleyen insanların tatmin olamamış olmaları da ne yalan söyleyeyim beni biraz mutlu etti. Ben izleyemiyorum; o zaman insanlar tatmin olamasın.("Bencilsin Öykü" "Öyleyim lan ne var?")
Sokakta yürürken kulağında kulaklık, şarkı söyleyen tipler vardır ya.. Onlardan biri de benim. Ama kendimi tutamıyorum ve artık insanlardan çekinmiyorum. Şarkı söylüyorum, evet. Ne olacak? Bir itirazı olan varsa çıksın karşıma! (Bu ne asilik bugün?) Özellikle otobüsten inip eve yürürürken geçtiğim yolda(ki pek kimseler olmaz o yolda) bağırarak söylüyorum şarkımı, kimse de bir şey diyemiyor haha. Bugünde akşam şarkılarımı söyledim o yolda yürürken. Bugünün favori parçası ise Kansas'tan 'Dust in the wind' di. Dinleyin, dinletin.
"I close my eyes, only for a moment, and the moment's gone
All my dreams, pass before my eyes, a curiosity
Dust in the wind, all they are is dust in the wind
Same old song, just a drop of water in an endless sea
All we do, crumbles to the ground, though we refuse to see
Dust in the wind, All we are is dust in the wind"
Artık ya bir Uludağ gazoz yahut da portakal suyu gibi içecekler tüketiyorum orada. Ancak çok severim ben orayı hele yazları bahçesi serindir Piraye'nin, gidin oturun keyif yapın efenim.
Elm Sokağı Kabusu'nu beraber izleyecek bir arkadaşımın bile olmaması nasıl bir olaydır lan? İnsanın hiçbir arkadaşı mı korku filmi sevmez? Nezaketen gelin be benimle? Yalnız kalmayayım diye acıyın da gelin? Yalnız gitmek de istemiyorum biliyor musun, korkuyorum lan! Neyse artık napalım olmadı evde izleyeceğim. Ha bu arada Lost'un bitmiş olması; ancak izleyen insanların tatmin olamamış olmaları da ne yalan söyleyeyim beni biraz mutlu etti. Ben izleyemiyorum; o zaman insanlar tatmin olamasın.("Bencilsin Öykü" "Öyleyim lan ne var?")
Sokakta yürürken kulağında kulaklık, şarkı söyleyen tipler vardır ya.. Onlardan biri de benim. Ama kendimi tutamıyorum ve artık insanlardan çekinmiyorum. Şarkı söylüyorum, evet. Ne olacak? Bir itirazı olan varsa çıksın karşıma! (Bu ne asilik bugün?) Özellikle otobüsten inip eve yürürürken geçtiğim yolda(ki pek kimseler olmaz o yolda) bağırarak söylüyorum şarkımı, kimse de bir şey diyemiyor haha. Bugünde akşam şarkılarımı söyledim o yolda yürürken. Bugünün favori parçası ise Kansas'tan 'Dust in the wind' di. Dinleyin, dinletin.
"I close my eyes, only for a moment, and the moment's gone
All my dreams, pass before my eyes, a curiosity
Dust in the wind, all they are is dust in the wind
Same old song, just a drop of water in an endless sea
All we do, crumbles to the ground, though we refuse to see
Dust in the wind, All we are is dust in the wind"
24 Mayıs 2010 Pazartesi
İçerenköy.
Eski mahalleye gidip biraz anılarla haşır neşir olmak hoştur. İçerenköy ilginç bir semttir. Önce 5 yıldızlı Green Park Hotel'i görürsünüz uzaktan "Hmm güzel." dersiniz, yakınlaşınca ise otelin hemen yanında başlayan oto sanayiyi görüp "Bu otel bu sanayinin yanında ne arıyor yahu?" diye sorarsınız. Gerçekten o otel benim eski caddemde oto sanayinin yanı başında ne aramaktadır, yıllardır cevabını bulamadım bu sorunun. Sanayiyi geçince işte şimdilerde pek de fena sayılmayan sitelere gelirsiniz. İkinci apartman, zemin kat. Benim evim. Uzun yıllarımı geçirdiğim, her köşesinde anım olan evim, yan apartmanda hala görüştüğüm on iki yıllık dostum, apartmanların arkasında binbir çeşit oyunlar oynadığımız parkımız..
Mahalle git gide gelişiyor, modern apartmanlar inşa edilip yeni yeni restaurantlar ve kafeler açılıyor. Tabi semtin insanları da günden güne değişiyorlar. Açık konuşmak gerekirse ben sevmezdim İçerenköy insanını ozamanlar. Farklıydık onlarla herzaman, beyinlerimiz uyuşmazdı. Şimdi ne haldeler bilemiyorum; ama bugün daha bir iyi göründüler gözüme. Her ne kadar eski mahallem olsa da orası, oraya gittiğimde pek de yadırgamıyorum ve sanki çok ara vermemişiz görüşmemize gibi hissediyorum mahalleyle. Zaten bildiğiniz üzere nostaljiyi ve anıları çok sevdiğimden uzun sürmüyor mahalleyle kaynaşma sürecimiz.
Eskileri yad edip nostaljiyi canlandırmak, fala inanmayıp ancak falsız da kalmamak için bakılan fallar ve sırf bu amaçla içilen türk kahveleri bir de Diyarbakır yöresinin ellerinden çıkan semusekleri yemek çok çok güzeldir. Kısa zamanda bir Güney Doğu turu düzenleyip yöresel yemeklere de doymak gerek. Hatta Maraş' a mutlaka ama mutlaka uğramak gerekir efenim. Neyse.
Eğer yine insanların anlam veremediğim bir özelliğinden bahsedecek olursam , o da birini başkasına karşı doldurma eylemidir.. Bu ne acizliktir ki bir insan bir diğerini 3. şahıs hakkında doldurur ve sonra mutlu olur?! Bu gibi olaylar bir kaç defa başıma gelmiştir, hepsinin sonunda da gerçekler ortaya çıkar ve ben aklanırım. Hayır da o kadar mı düştünüz, o kadar mı eziksiniz yapacak başka hiçbir işiniz mi yok da insanları doldurarak zaman geçirmektesiniz? Gerçi dolduruşa gelip hareket eden insan da bir o kadar ilginçtir de neyse.. Bunun gibi eylemler karşısında çok asileşir, kızarım haberiniz ola.
Mahalle git gide gelişiyor, modern apartmanlar inşa edilip yeni yeni restaurantlar ve kafeler açılıyor. Tabi semtin insanları da günden güne değişiyorlar. Açık konuşmak gerekirse ben sevmezdim İçerenköy insanını ozamanlar. Farklıydık onlarla herzaman, beyinlerimiz uyuşmazdı. Şimdi ne haldeler bilemiyorum; ama bugün daha bir iyi göründüler gözüme. Her ne kadar eski mahallem olsa da orası, oraya gittiğimde pek de yadırgamıyorum ve sanki çok ara vermemişiz görüşmemize gibi hissediyorum mahalleyle. Zaten bildiğiniz üzere nostaljiyi ve anıları çok sevdiğimden uzun sürmüyor mahalleyle kaynaşma sürecimiz.
Eskileri yad edip nostaljiyi canlandırmak, fala inanmayıp ancak falsız da kalmamak için bakılan fallar ve sırf bu amaçla içilen türk kahveleri bir de Diyarbakır yöresinin ellerinden çıkan semusekleri yemek çok çok güzeldir. Kısa zamanda bir Güney Doğu turu düzenleyip yöresel yemeklere de doymak gerek. Hatta Maraş' a mutlaka ama mutlaka uğramak gerekir efenim. Neyse.
Eğer yine insanların anlam veremediğim bir özelliğinden bahsedecek olursam , o da birini başkasına karşı doldurma eylemidir.. Bu ne acizliktir ki bir insan bir diğerini 3. şahıs hakkında doldurur ve sonra mutlu olur?! Bu gibi olaylar bir kaç defa başıma gelmiştir, hepsinin sonunda da gerçekler ortaya çıkar ve ben aklanırım. Hayır da o kadar mı düştünüz, o kadar mı eziksiniz yapacak başka hiçbir işiniz mi yok da insanları doldurarak zaman geçirmektesiniz? Gerçi dolduruşa gelip hareket eden insan da bir o kadar ilginçtir de neyse.. Bunun gibi eylemler karşısında çok asileşir, kızarım haberiniz ola.
Ordan burdan.
İksv'den gelen telefonla uyandırılıdğım bir gün. Daha geç arayamazlardı zaten, bırakın tatil günümde uyuyayım lan! Neyse, beni seçmişler ha çalışacağım yani. 9 haziran ile 13 haziran arası çalışıyorum blog haberin ola. Çok yoğun bir insanım yahu ben, tabi. En azından ilk paramı kazanırım işte çok bir miktar olmasa da. Ha tabi geçmişte gitar çalıp kazandığım paraları saymazsak.. Neyse efenim çalışalım tecrübe edinelim ne güzel.
Dün ders çalışacağım deyip evden çıkmayıp bütün gün Friends'in eski bölümlerini izleyen bir insanım ben. Garibim, kabul. Ya o değil de Lost'un bitmesi ve benim izleyememiş olmam canımı sıkıyor blog, en yakın zamanda edinmem gerek Lost bölümlerini. Neyse derse bir başlasam gerisi gelecek de, başlamak zor be blog. Msn(ki çok arada sırada giriyorum), Facebook, dizi, film varken derse zaman kalmıyor biliyor musun? Ben öleyim en iyisi.
Hani 'Allah sahibine bağışlasın.' cümlesini kurduran tipler vardır.. Misal vermek gerekirse kendisi benim spor hocalarımdan biridir. Barney Stinson' a göre hani hep seksi insanların bir araya geldiği bir meslek dalı vardır ya işte spor hocaları da onlardandır bana göre. Bunun yanında bir de yılışık olur spor hocaları; ancak bu bahsedeceğim eleman tam tersine oldukça mütevazı ve saygıdeğer bir kişiliktir. Kendisi Kıvanç Tatlıtuğ ile Emre Altuğ karışımı bir fiziğe sahiptir ki bu isimler benim 'yakışıklılık' kriterimin baş örnekleridir. İşte, gittiğiniz spor salonunda böyle yakışıklı bir spor hocasının bulunması sizi spora yönlendirip gaza getirirken, yürüme bandında onu izlediğiniz için dengenizi kaybedip düşmenize de sebep olabilir. (henüz başıma gelmemiş olsa bile) Dikkat ediniz!
Şimdi size hayatlarımızda karşımıza çıkan üç tip insandan bahsedeceğim.
1)Bu insan tipleri, bize göre oldukça 'cool' lardır. Ne yapsalar beğeniriz, onların yanında kendimize güveniniz sıfıra düşer adeta bir 'looser' mış gibi hisser, onun her lafını dikkate alırız. Bu insanlardan uzak durmak gerekir; çünkü özgüvenimizin içine etmekten başka bir işlevleri yoktur onların.
2) Bunlar ise bize, tabir-i caizse, taparlar. Ne yapsak beğenirler, biz harikayızdır onlara göre. Yağtığımız en salak eylem bile onlar için çok önemlidir. Bizi gereğinden fazla önemserler. Bizim ise pek umrunuzda değildir onların varlığı. Bunlardan da uzak durmak gerekir; çünkü bir süre sonra can sıkmaya başlarlar, gereksiz insan tipleridir.
3) Bu sınıftaki insanlar maalesef çok sık çıkmazlar karşımıza. Onlar bize göre 'cool'dur fakat yanlarında kötü değil iyi hissederiz kendimizi. Hareketleri önemlidir bizim için; ancak onlar da bizi önemser biliriz. Eğer bu insanlardan birine rastladıysanız tutun ve bırakmyın; çünkü kim bilir bir daha kaç yıl sonra böyle birine rastlayacağız..
Saygılar.
Dün ders çalışacağım deyip evden çıkmayıp bütün gün Friends'in eski bölümlerini izleyen bir insanım ben. Garibim, kabul. Ya o değil de Lost'un bitmesi ve benim izleyememiş olmam canımı sıkıyor blog, en yakın zamanda edinmem gerek Lost bölümlerini. Neyse derse bir başlasam gerisi gelecek de, başlamak zor be blog. Msn(ki çok arada sırada giriyorum), Facebook, dizi, film varken derse zaman kalmıyor biliyor musun? Ben öleyim en iyisi.
Hani 'Allah sahibine bağışlasın.' cümlesini kurduran tipler vardır.. Misal vermek gerekirse kendisi benim spor hocalarımdan biridir. Barney Stinson' a göre hani hep seksi insanların bir araya geldiği bir meslek dalı vardır ya işte spor hocaları da onlardandır bana göre. Bunun yanında bir de yılışık olur spor hocaları; ancak bu bahsedeceğim eleman tam tersine oldukça mütevazı ve saygıdeğer bir kişiliktir. Kendisi Kıvanç Tatlıtuğ ile Emre Altuğ karışımı bir fiziğe sahiptir ki bu isimler benim 'yakışıklılık' kriterimin baş örnekleridir. İşte, gittiğiniz spor salonunda böyle yakışıklı bir spor hocasının bulunması sizi spora yönlendirip gaza getirirken, yürüme bandında onu izlediğiniz için dengenizi kaybedip düşmenize de sebep olabilir. (henüz başıma gelmemiş olsa bile) Dikkat ediniz!
Şimdi size hayatlarımızda karşımıza çıkan üç tip insandan bahsedeceğim.
1)Bu insan tipleri, bize göre oldukça 'cool' lardır. Ne yapsalar beğeniriz, onların yanında kendimize güveniniz sıfıra düşer adeta bir 'looser' mış gibi hisser, onun her lafını dikkate alırız. Bu insanlardan uzak durmak gerekir; çünkü özgüvenimizin içine etmekten başka bir işlevleri yoktur onların.
2) Bunlar ise bize, tabir-i caizse, taparlar. Ne yapsak beğenirler, biz harikayızdır onlara göre. Yağtığımız en salak eylem bile onlar için çok önemlidir. Bizi gereğinden fazla önemserler. Bizim ise pek umrunuzda değildir onların varlığı. Bunlardan da uzak durmak gerekir; çünkü bir süre sonra can sıkmaya başlarlar, gereksiz insan tipleridir.
3) Bu sınıftaki insanlar maalesef çok sık çıkmazlar karşımıza. Onlar bize göre 'cool'dur fakat yanlarında kötü değil iyi hissederiz kendimizi. Hareketleri önemlidir bizim için; ancak onlar da bizi önemser biliriz. Eğer bu insanlardan birine rastladıysanız tutun ve bırakmyın; çünkü kim bilir bir daha kaç yıl sonra böyle birine rastlayacağız..
Saygılar.
22 Mayıs 2010 Cumartesi
Rumuz
İnternetin nimetlerinden yararlanıp İspanya ile canlı bağlantı kurmak ne güzeldir.. Her ne kadar içimde biraz burukluk hissetsem de onları görmek büyük bir mutluluk kaynağı benim için. Bir de yine webcam den İspanya'daki ilk evimi görmek falan.. Sevgili ev sahibim Roberto da kotukları yenilemiş vay anasını, beni evden atınca mutlu oldun mu he Roberto? Ne suçum vardı benim len? Tabi siz bilmezsiniz o zamanları da ben ve ev arkadaşım o ilk evimizden kovulduk vakti zamanında. Aman saçma mevzular işte neyse ne ediyordum ben, he arkadaşları görmek çok güzel. İnsan orada olmak istiyor tabi, şimdi adamlar içiyorlar sonra dışarı çıkacaklar. Ben ne yapıyorum? Pijamalarım ben ve laptop üçlüsü olarak takılıyoruz. Yeyy çok eğleniyoruz! Neyse, gece gece isyankar kız olmaya luzum yok.
O değil de vizyonda izlemek istediğim bir sürü film varken uzun süredir sinemaya gitmemiş olmamın sebebi nedir? Herhalde paradır, para. Avatar'dan beri gitmedim sinemaya. Evde güzel izliyorum da sinemanın yerini tutar mı be arkadaş? Ama artık Iron Man 2'yi ve tabiki bir yıldır heyecanla beklediğim Elm Sokağı Kabusu'nu biran önce izlemezsem merakımdan çatlayacağım.
Bir kaç yıl öncesine kadar çok severdim korku filmlerini. İzlerken korkarım tamam ama o korkudan bile bir zevk alıyorum. Hani "Hayatlarımız zaten gerilim dolu, bir de film izleyip de mi gerilelim?" diyen insanlara da uyuz olurum ha. O zaman hiç film izlemeyelim, zaten hayatlarımız film gibi. Ama artık ben de korku filmi izlemez oldum bir kaç yıldır. Elm Sokağı Kabusu çocukluğumun favori filmidir. Zaten o yıllarda bir onu, bir Chuky'yi bir de Geleceğe Dönüş'ü tekrar tekrar izliyorduk. Hatta bir zamanlar biz küçükken, kuzenimle Freddy Krueger olduğumuz zamanları hatırlıyorum, sonra da 'Geleceğe Dönüş' oynardık. Zaten bizim o kuzenimle oynamadığımız oyun kalmadı, beni bebek karyolasından da itti aşağıya rahatladı herhalde. İntahar etmece oynuyorduk lan?! Neden iki çocuk bir araya gelip intahar etmece oynar? Böyle çocukların zihin ve ruh sağlıkları yerinde midir sizce? Cevap: Hayır, olacak. Çocuğun işlerine akıl ermez, 'çocuk' adı üstünde.
Bugün dans dersime gittiğimde sezonun son dersi olduğunu nerden bilebilirdim? Yaz boyunca latin ve sirtaki dersleri yokmuş, eylülde başlayacakmış birdaha. Buna üzülmedim değil, artık eylülü beklerim n'apalım? Yaz boyunca dans yok demek, hadi bakalım. Madem öyle ben de kendi evimde kendi kendime yaparım dansımı, hahay.
Rumuz: Azimli ve asi dansçı kız.
O değil de vizyonda izlemek istediğim bir sürü film varken uzun süredir sinemaya gitmemiş olmamın sebebi nedir? Herhalde paradır, para. Avatar'dan beri gitmedim sinemaya. Evde güzel izliyorum da sinemanın yerini tutar mı be arkadaş? Ama artık Iron Man 2'yi ve tabiki bir yıldır heyecanla beklediğim Elm Sokağı Kabusu'nu biran önce izlemezsem merakımdan çatlayacağım.
Bir kaç yıl öncesine kadar çok severdim korku filmlerini. İzlerken korkarım tamam ama o korkudan bile bir zevk alıyorum. Hani "Hayatlarımız zaten gerilim dolu, bir de film izleyip de mi gerilelim?" diyen insanlara da uyuz olurum ha. O zaman hiç film izlemeyelim, zaten hayatlarımız film gibi. Ama artık ben de korku filmi izlemez oldum bir kaç yıldır. Elm Sokağı Kabusu çocukluğumun favori filmidir. Zaten o yıllarda bir onu, bir Chuky'yi bir de Geleceğe Dönüş'ü tekrar tekrar izliyorduk. Hatta bir zamanlar biz küçükken, kuzenimle Freddy Krueger olduğumuz zamanları hatırlıyorum, sonra da 'Geleceğe Dönüş' oynardık. Zaten bizim o kuzenimle oynamadığımız oyun kalmadı, beni bebek karyolasından da itti aşağıya rahatladı herhalde. İntahar etmece oynuyorduk lan?! Neden iki çocuk bir araya gelip intahar etmece oynar? Böyle çocukların zihin ve ruh sağlıkları yerinde midir sizce? Cevap: Hayır, olacak. Çocuğun işlerine akıl ermez, 'çocuk' adı üstünde.
Bugün dans dersime gittiğimde sezonun son dersi olduğunu nerden bilebilirdim? Yaz boyunca latin ve sirtaki dersleri yokmuş, eylülde başlayacakmış birdaha. Buna üzülmedim değil, artık eylülü beklerim n'apalım? Yaz boyunca dans yok demek, hadi bakalım. Madem öyle ben de kendi evimde kendi kendime yaparım dansımı, hahay.
Rumuz: Azimli ve asi dansçı kız.
21 Mayıs 2010 Cuma
Ne 20si 10 yaşındayım ben, hı hı evet.
"Bütün o sankiler, beynindeki cankiler, bitmeyen eskizler bitmezler.. Aldattın beni kendi kendinle, mecburi hizmetteyken ben yaşam bölüğünde, tek kişiyim ben hala.."
Her bir parçası ve her parçadaki her bir sözü ile beni benden alan Kesmeşeker' e olan sevgilerimi buradan iletmek isterim. Sizi seviyorum. Bilgisayarımda birbiri ardına hiç durmadan çalan Kesmeşeker şarkıları beni melankoliden melankoliye sürüklüyor.
"Ne zaman gitti tren
Bir rüzgâra kapıldık biz
Saatim mi geri kalmış bilmem
Ne zaman gitti tren?"
Biraz ara vermek lazım, iyi bir ruh haline yönlendirmiyor insanı bu şarkılar lan. Friends' e dayanamayıp baştan başlıyorum sanırım. Chandler'sız yapamayacağımı anladım. Öyle ki bugün bir an Chandler'ı Monica'yı Ross'u falan hepsini özlediğimi hissettim. Tamam dizinin bütün karekterlerine sempatim var ama Chandler' a bir başka ilgim var sanırım blog. Ha bir de 6. sezonunun sadece ilk 4 bölümünü izlyebildiğim Lost'a da hasretim büyük. Dizi bitiyor, finali geliyor ben hala ilk 4 bölümü izlemişim. Haklısın Mü, ayıplanacak durum. Hayır internetim sınırsız olsa indireceğim ve doya doya izleyeceğim; fakat sınırlı olan internetime sadece 29 lira ödenmesi gerekirken benim Friends aşkımdan dolayı 49 lira ödeniyor iki aydır. Evde huzursuzluk hakim oldu. Korkuyorum. Allah rızası için biri bana Lost versin de izleyeyim be abilerim ablalarım?
Neden kimse üniversiteye gittiğime inanmıyor lan? İnanın yahu, üniversiteye gidiyorum hatta 2. sınıfı bitiriyorum bile. Mağazada elbise denerken ben, kadının sorduğu soru, " Sen liseye mi gidiyorsun canım?" idi. Ben gayet soğuk bir sesle "Hayır üniversite!" dedim. Kadın durmadı, devam etti.. "Eh 17 gösteriyorsun kaç yaşındasın bakayım?" "20!" ...
İlk defa gelmiyor ki başıma.. Daha önce de bir çok insanı üniversiteye gittiğime inandırmak için çaba sarfettim. Ne Moda'daki bakkaldaki amca, ne de İspanya'da Alimerka'daki kasiyer abla bana içki satmak istemediler.. Neymiş, 18'den küçük gösteriyormuşum. Hele geçen sene kardeşimi liseye kaydettirmek için gittiğimizde, bütün öğretmenlerin ve müdürün kayıt olacak öğrenciyi ben sanmaları! "Ben üniversiteye gidiyorum. öhöm." diyince de "Aaa inanmam bak." demeleri.. Evet ilerde işime yarayacak bir özellik olabilir genç görünmek fakat şu anda karizmamı(!) çiziyorsunuz yahu, yapmayın.
Rüyamda da lisedeydim, sınıf arkadaşlarımızla tiyatro yapıyorduk ama korku öğeleri barındıran bir rüyaydı yine ya. Hayır ola. Bu arada öğlen 1'de kalkmak da pek bir güzelmiş lan. Uzun zamandır (3 gündür falan ki uzun bir zaman benim için) sabahın 7sinde uyanınca, bugün mutlu oldum tabi. Beni dans derslerim bekler bugün haydi tutma beni blog.
Her bir parçası ve her parçadaki her bir sözü ile beni benden alan Kesmeşeker' e olan sevgilerimi buradan iletmek isterim. Sizi seviyorum. Bilgisayarımda birbiri ardına hiç durmadan çalan Kesmeşeker şarkıları beni melankoliden melankoliye sürüklüyor.
"Ne zaman gitti tren
Bir rüzgâra kapıldık biz
Saatim mi geri kalmış bilmem
Ne zaman gitti tren?"
Biraz ara vermek lazım, iyi bir ruh haline yönlendirmiyor insanı bu şarkılar lan. Friends' e dayanamayıp baştan başlıyorum sanırım. Chandler'sız yapamayacağımı anladım. Öyle ki bugün bir an Chandler'ı Monica'yı Ross'u falan hepsini özlediğimi hissettim. Tamam dizinin bütün karekterlerine sempatim var ama Chandler' a bir başka ilgim var sanırım blog. Ha bir de 6. sezonunun sadece ilk 4 bölümünü izlyebildiğim Lost'a da hasretim büyük. Dizi bitiyor, finali geliyor ben hala ilk 4 bölümü izlemişim. Haklısın Mü, ayıplanacak durum. Hayır internetim sınırsız olsa indireceğim ve doya doya izleyeceğim; fakat sınırlı olan internetime sadece 29 lira ödenmesi gerekirken benim Friends aşkımdan dolayı 49 lira ödeniyor iki aydır. Evde huzursuzluk hakim oldu. Korkuyorum. Allah rızası için biri bana Lost versin de izleyeyim be abilerim ablalarım?
Neden kimse üniversiteye gittiğime inanmıyor lan? İnanın yahu, üniversiteye gidiyorum hatta 2. sınıfı bitiriyorum bile. Mağazada elbise denerken ben, kadının sorduğu soru, " Sen liseye mi gidiyorsun canım?" idi. Ben gayet soğuk bir sesle "Hayır üniversite!" dedim. Kadın durmadı, devam etti.. "Eh 17 gösteriyorsun kaç yaşındasın bakayım?" "20!" ...
İlk defa gelmiyor ki başıma.. Daha önce de bir çok insanı üniversiteye gittiğime inandırmak için çaba sarfettim. Ne Moda'daki bakkaldaki amca, ne de İspanya'da Alimerka'daki kasiyer abla bana içki satmak istemediler.. Neymiş, 18'den küçük gösteriyormuşum. Hele geçen sene kardeşimi liseye kaydettirmek için gittiğimizde, bütün öğretmenlerin ve müdürün kayıt olacak öğrenciyi ben sanmaları! "Ben üniversiteye gidiyorum. öhöm." diyince de "Aaa inanmam bak." demeleri.. Evet ilerde işime yarayacak bir özellik olabilir genç görünmek fakat şu anda karizmamı(!) çiziyorsunuz yahu, yapmayın.
Rüyamda da lisedeydim, sınıf arkadaşlarımızla tiyatro yapıyorduk ama korku öğeleri barındıran bir rüyaydı yine ya. Hayır ola. Bu arada öğlen 1'de kalkmak da pek bir güzelmiş lan. Uzun zamandır (3 gündür falan ki uzun bir zaman benim için) sabahın 7sinde uyanınca, bugün mutlu oldum tabi. Beni dans derslerim bekler bugün haydi tutma beni blog.
Neye Niyet, Neye Kısmet.
Bir hafta sonuna daha gelip salı günü olacak son dersimi de saymazsak okulları kapattık bu sene de. Şimdi finallere çalışma zamanıdır arkadaşlar. Ya bir haftası daha var onların acelesi yok. Bir yumurta kapıya dayansın hele, dur.
Almanca derslerinde fazla bir aktif olduğumu farkettim. Tamam gerçekten çaba sarfediyorum almanca öğrenmek için, hani madem o derse girmeliyim en azından öğreneyim değil mi? Ama dünkü hareketlerim artık sınırı aştı bence. Almanca hocam sağolsun beni çok sever; ben de onu harbi teyzem gibi severim. Ben onun laflarıyla falan alay ederim o da bana güler, böyle bir ilişkimiz var bizim. En önde oturup biraz inek imajı çizdiğim ise yalan değildir. Halbuki dün bir ara çok sıkıldım ve kafamı koyup uyudum, teyzem bana "Ne zaman uyanacaksın Öykü?" diye sorunca da "Bir ara uyanırım hocam" deme yüzsüzlüğünü göstermiş bulunmaktayım. Ancak bugün öyle ilginç bir diyalog yaşandı ki.. Son almanca dersimizdi ve ben artık aynı egzersizlerden çok sıkılmıştım biran önce bitsin diye bütün soruları cevaplamaya hatta soruları sordurmadan cevaplamaya başladım, inanın tek derdim sıkılmış olmamdı ders bitsin istiyordum. Kadın birden durdu ve "Aferin Öykü, gerçekten erasmustan sonra almancaya iyice çalıştın ve başardın" dedi. Neyi başarmıştım? Gerçekten çalışmış mıydım? Ben kimdim? Sonra sınıfa dönüp "Bakın, Öykü ne kadar çalıştı ve geliştirdi kendini almancada, eğer sınavdan iyi bir not alırsan benden sana hediye Öykü!" diye buyurdu. İşte rezil olmuştum. İlkokul ve lise yıllarımdan sonra üniversitede de 'inek' damgası yiyeyecektim. Neye niyet neye kısmet.. Ben ders biran önce bitsin kurtulayım istedim; birden bire çalışkan bir öğrenci oldum. Hayat bazen ilginç.
Bugün tramvayın ispanyolca konuşan insanlarla dolu olması beni çok mutlu etti. Yanımda oturan ve ispanyolca konuşan bir kadına fırsattan istifade, "İspanyol musunuz?" diye sordum. Meğer Kolombiyalılarmış. Hiç farketmez, her ispanyolca konuşan benim kardeşim lan. Bir kaç muhabbetten sonra gitti benim Kolombiyalılar.
Sonrası spor salonu rutinleri ardından anneyle Kadıköy'de yapılan alışveriş ve Moda'da yapılan yürüyüştür. Bir ara yağmurun serpip toprak kokusunun yayılmasıyla da Kadıköy daha bir güzelleşmiştir. Moda'yı mekan, yer olarak seviyorum güzel ama insanlarını da bir o kadar severim. Moda insanı huzurludur, genellikle yaşlıdır ve köpekleri vardır hatta sabah benim uyuduğum saatlerde yani 6,7 gibi o köpeklerini yürüyüşe çıkartırlar yani sportiflerdir, gençleri ise oldukça moderndir ve samimidir.
Hafta boyunca beni aramamış olan İksv'ye kırıldığımı bildirmek isterim. Gerçi aranmamış olmam iyi mi kötü mü emin bile değilim. Hem haziran ayında zamanım çok dar hem de bildiğiniz üzere İksv teyzesi laf ve hareketleriyle geçen hafta beni baya korkutmuştu.
Şimdi önümüzdeki finalleri güzelce bitirmek,24 Haziranda İspanyolca kursunun sınavına girip sınıf geçmek, 24 Haziran gecesi ise İzmir' e doğru yola çıkıp Alaçatı'da sakin, huzurlu bir yaz tatili geçirip güneşte yanıp daha da bronzlaşıp bolca yüzmek gerek.
Almanca derslerinde fazla bir aktif olduğumu farkettim. Tamam gerçekten çaba sarfediyorum almanca öğrenmek için, hani madem o derse girmeliyim en azından öğreneyim değil mi? Ama dünkü hareketlerim artık sınırı aştı bence. Almanca hocam sağolsun beni çok sever; ben de onu harbi teyzem gibi severim. Ben onun laflarıyla falan alay ederim o da bana güler, böyle bir ilişkimiz var bizim. En önde oturup biraz inek imajı çizdiğim ise yalan değildir. Halbuki dün bir ara çok sıkıldım ve kafamı koyup uyudum, teyzem bana "Ne zaman uyanacaksın Öykü?" diye sorunca da "Bir ara uyanırım hocam" deme yüzsüzlüğünü göstermiş bulunmaktayım. Ancak bugün öyle ilginç bir diyalog yaşandı ki.. Son almanca dersimizdi ve ben artık aynı egzersizlerden çok sıkılmıştım biran önce bitsin diye bütün soruları cevaplamaya hatta soruları sordurmadan cevaplamaya başladım, inanın tek derdim sıkılmış olmamdı ders bitsin istiyordum. Kadın birden durdu ve "Aferin Öykü, gerçekten erasmustan sonra almancaya iyice çalıştın ve başardın" dedi. Neyi başarmıştım? Gerçekten çalışmış mıydım? Ben kimdim? Sonra sınıfa dönüp "Bakın, Öykü ne kadar çalıştı ve geliştirdi kendini almancada, eğer sınavdan iyi bir not alırsan benden sana hediye Öykü!" diye buyurdu. İşte rezil olmuştum. İlkokul ve lise yıllarımdan sonra üniversitede de 'inek' damgası yiyeyecektim. Neye niyet neye kısmet.. Ben ders biran önce bitsin kurtulayım istedim; birden bire çalışkan bir öğrenci oldum. Hayat bazen ilginç.
Bugün tramvayın ispanyolca konuşan insanlarla dolu olması beni çok mutlu etti. Yanımda oturan ve ispanyolca konuşan bir kadına fırsattan istifade, "İspanyol musunuz?" diye sordum. Meğer Kolombiyalılarmış. Hiç farketmez, her ispanyolca konuşan benim kardeşim lan. Bir kaç muhabbetten sonra gitti benim Kolombiyalılar.
Sonrası spor salonu rutinleri ardından anneyle Kadıköy'de yapılan alışveriş ve Moda'da yapılan yürüyüştür. Bir ara yağmurun serpip toprak kokusunun yayılmasıyla da Kadıköy daha bir güzelleşmiştir. Moda'yı mekan, yer olarak seviyorum güzel ama insanlarını da bir o kadar severim. Moda insanı huzurludur, genellikle yaşlıdır ve köpekleri vardır hatta sabah benim uyuduğum saatlerde yani 6,7 gibi o köpeklerini yürüyüşe çıkartırlar yani sportiflerdir, gençleri ise oldukça moderndir ve samimidir.
Hafta boyunca beni aramamış olan İksv'ye kırıldığımı bildirmek isterim. Gerçi aranmamış olmam iyi mi kötü mü emin bile değilim. Hem haziran ayında zamanım çok dar hem de bildiğiniz üzere İksv teyzesi laf ve hareketleriyle geçen hafta beni baya korkutmuştu.
Şimdi önümüzdeki finalleri güzelce bitirmek,24 Haziranda İspanyolca kursunun sınavına girip sınıf geçmek, 24 Haziran gecesi ise İzmir' e doğru yola çıkıp Alaçatı'da sakin, huzurlu bir yaz tatili geçirip güneşte yanıp daha da bronzlaşıp bolca yüzmek gerek.
20 Mayıs 2010 Perşembe
love me, please love me.
"Love me, please love me
Je suis fou de vous
Pourquoi vous moquez-vous chaque jour
De mon pauvr'amour?"
Bazı şarkılar bazı anlara özeldir, bazı insanlara özeldir ya işte Michel Polnareff'in 'Love me' sinin de benim için derin anlamları var.
Hemen ekran bulutlanıyor ve bir sahne canlanıyor kafamda.. Kar yağıyor iri iri, baya da tutumuş yerler. Saat sabah 5 civarı. Bir kız var. Kırmızı bir elbisesi, siyah montu var üstünde. Bir de çocuk var. Sarışın, uzun boylu üstünde kahverengi montu.. Etrafın o kadar karanlık olmasına rağmen her yer o kadar beyaz ki, şehir o an çok aydınlık geliyor onlara. Sanki fonda 'Love me, please love me..' çalıyor. Bütün şehir bu şarkıyı dinliyor. Öyle bir romantizm seziliyor havada. Soğuk, oldukça soğuk ama pek oralı olmuyor kızla çocuk. Hatta koşmaya başlyorlar o karlı caddede. Rüzgara karşı koşuyorlar.. Sonra durup geceyle ve karla bütünleşiyorlar. 'Love me..' diyor kız, 'Please love me..' diyor çocuk. Bir özlemle,büyük bir heyecanla ve tutkulu bir aşkla..
Sonra ben şarkıyı durdurup İspanya sokaklarından sıyrılıp şu an oturduğum odamda buluyorum kendimi.
Je suis fou de vous
Pourquoi vous moquez-vous chaque jour
De mon pauvr'amour?"
Bazı şarkılar bazı anlara özeldir, bazı insanlara özeldir ya işte Michel Polnareff'in 'Love me' sinin de benim için derin anlamları var.
Hemen ekran bulutlanıyor ve bir sahne canlanıyor kafamda.. Kar yağıyor iri iri, baya da tutumuş yerler. Saat sabah 5 civarı. Bir kız var. Kırmızı bir elbisesi, siyah montu var üstünde. Bir de çocuk var. Sarışın, uzun boylu üstünde kahverengi montu.. Etrafın o kadar karanlık olmasına rağmen her yer o kadar beyaz ki, şehir o an çok aydınlık geliyor onlara. Sanki fonda 'Love me, please love me..' çalıyor. Bütün şehir bu şarkıyı dinliyor. Öyle bir romantizm seziliyor havada. Soğuk, oldukça soğuk ama pek oralı olmuyor kızla çocuk. Hatta koşmaya başlyorlar o karlı caddede. Rüzgara karşı koşuyorlar.. Sonra durup geceyle ve karla bütünleşiyorlar. 'Love me..' diyor kız, 'Please love me..' diyor çocuk. Bir özlemle,büyük bir heyecanla ve tutkulu bir aşkla..
Sonra ben şarkıyı durdurup İspanya sokaklarından sıyrılıp şu an oturduğum odamda buluyorum kendimi.
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Sevgili Günlük,
1998-2007 yıllarımı tam beş tane günlüğe sığdırmışım. Çok deli günlük tutardım o zamanlar,ta ilkokul 3. sınıftan lise 2'ye kadar uzanan yıllar.. Orta okul yıllarıma döndüm ve güle güle öldüm yazdıklarıma. Nasıl saçma sapan muhabbetler yapmışım! Değiştim mi peki sence blog? Hahaha.
Ama okudukça, hayatımda nelerin nelerle, kimlerin kimlerle yer değiştirdiğini farkettim. Mesela benim bir zamanlar iç mimar ve yazar olmak istediğimi biliyor muydunuz? Ben bile bilmiyordum; ama öyle yazmışım.
" Sevgili Günlük,
Ben karar verdim hem iç mimar hem de yazar olacağım; çünkü yazmayı çok seviyorum"
O zamanlar sadece yazı yazan insanların 'yazar' olduklarını sanıyordum her halde. Yoksa hiç de oturup ciddi ciddi yazar olmayı düşündüğümü hatırlamyıyorum. Gerçi şarkıcı ve dansöz olmak istemiştim hatırlıyorum; fakat bu meslekler de toplum ve özellikle babam tarafından hoş karşılanmamıştı. Eh kim kızının dansöz olmasını ister yahu?! Ancak asıl olay şurada; tamam iç mimar veya yazar olmak istemişim ama aslında sürekli ingilizce derslerinden ve ingilizce öğretmenlerimi ne kadar sevdiğimden bahsedip hatta bir ara günlüğü ingilizce yazmaya başlamışım. İşte belliymiş benim mesleğim 9 yaşlarımdan beri.
Sonra arkadaş kavgaları ve aşık olduğumu sandığım arkadaşlarım ki bunlardan en önemlisi Mü'dür. İlk reddedilmemi yaşattığı için ona burdan sevgilerimi yolluyorum. Gençliğimle oynamışsın, psikolojik sorunlarımın temelinde belki sen varsın.(!) Ancak şunu bilesin Mü, eğer o zamanlar beni reddetmeseydin bizim şu anda böyle bir dostluğumuzun olması pek mümkün olmazdı. O yüzden kendini suçlu hissetme sakın. Böylesi çok daa güzel be Mü'cüm.
Her gereksiz bilgiyi vermişim defterlerimde, her gereksiz ayrıntı o zamanlar çok büyük gelmiş gözüme.. Lise 2 zamanlarıydı ki artık vazgeçtim günlüklerden ve hepsini kaldırdım dolabıma. İşte böyle arada çıkarıp defterlerimi, zaman makinası misali onlarla geçmişe gitmek çok hoşuma gidiyor.
Ama okudukça, hayatımda nelerin nelerle, kimlerin kimlerle yer değiştirdiğini farkettim. Mesela benim bir zamanlar iç mimar ve yazar olmak istediğimi biliyor muydunuz? Ben bile bilmiyordum; ama öyle yazmışım.
" Sevgili Günlük,
Ben karar verdim hem iç mimar hem de yazar olacağım; çünkü yazmayı çok seviyorum"
O zamanlar sadece yazı yazan insanların 'yazar' olduklarını sanıyordum her halde. Yoksa hiç de oturup ciddi ciddi yazar olmayı düşündüğümü hatırlamyıyorum. Gerçi şarkıcı ve dansöz olmak istemiştim hatırlıyorum; fakat bu meslekler de toplum ve özellikle babam tarafından hoş karşılanmamıştı. Eh kim kızının dansöz olmasını ister yahu?! Ancak asıl olay şurada; tamam iç mimar veya yazar olmak istemişim ama aslında sürekli ingilizce derslerinden ve ingilizce öğretmenlerimi ne kadar sevdiğimden bahsedip hatta bir ara günlüğü ingilizce yazmaya başlamışım. İşte belliymiş benim mesleğim 9 yaşlarımdan beri.
Sonra arkadaş kavgaları ve aşık olduğumu sandığım arkadaşlarım ki bunlardan en önemlisi Mü'dür. İlk reddedilmemi yaşattığı için ona burdan sevgilerimi yolluyorum. Gençliğimle oynamışsın, psikolojik sorunlarımın temelinde belki sen varsın.(!) Ancak şunu bilesin Mü, eğer o zamanlar beni reddetmeseydin bizim şu anda böyle bir dostluğumuzun olması pek mümkün olmazdı. O yüzden kendini suçlu hissetme sakın. Böylesi çok daa güzel be Mü'cüm.
Her gereksiz bilgiyi vermişim defterlerimde, her gereksiz ayrıntı o zamanlar çok büyük gelmiş gözüme.. Lise 2 zamanlarıydı ki artık vazgeçtim günlüklerden ve hepsini kaldırdım dolabıma. İşte böyle arada çıkarıp defterlerimi, zaman makinası misali onlarla geçmişe gitmek çok hoşuma gidiyor.
18 Mayıs 2010 Salı
*Based on a true story II
Geçtiğimiz cumartesi bir hayli şamatalı ve bol aktiviteli bir gündü, bahsetmeden edemeyeceğim blog. Günüm saat 12 sularında gittiğim İksv'nin gönüllü sanatçı asistanlığı işi için yapılan toplantıyla başladı. İki buçuk saat toplantı yaptılar, konuştular da konuştular. Daha çalışıp çalışmayacağım da belli değil üstelik, aranmamam muhtemel çünkü haziranın ilk haftası finallerim, haziran sonu İzmir tatilim, her salı ve perşembe de ispanyolca kursum var. Bu kadar az vakti olan bir adamı niye çağırsınlar ki lan? Neyse fark etmez.
Toplantıdan sonra arkadaşlarla Anadolu Kavağı'na gitmek üzere koyulduk yola, maceralı ve güzel bir gündü. Rakı,balık sofrası mı dersiniz, kalede huzurla yudumlanan biralar mı dersiniz; her şey oldukça keyifliydi yani. 21:30 gibi otobüsümüze binerek Kadıköy yollarına düştük yine. Eve dönme gibi zorunlulukları olmasa insanın o kalede yıldızlarla birebir sohbet eder halde uyur insan ne olacak? Ama o kadar uçmayayım daha tamam. Kadıköy'e döndüğümüzde hala eve gitmek için bir miktar zamanımın olduğunu farkedince ben son kuruşlarımızla birer bira daha aldık kendimize. Yok abi sarhoş olmuyorum. İspanya'dan geldiğimden beri sarhoş olamadım, bu durumun avantajları ve dezavantajları tartışılır tabi. Saat artık 24' e yaklaşırken minibüsüme binip yuvama döndüm. Keşke daha sık yapabilsek bu aktiviteleri; ancak her zaman şartlar uygun olmuyor işte.
Cumartesi ne kadar eğlenceliyse, pazar ve pazartesi de bir o kadar sıkıcıydılar. Hatta dün hesaplara göre 6 saat boyunca bilgisayar başından kalkmadım ve Friends'i bitirdim. Hayatımdaki en acıklı durum bu olsa gerek şu günlerde. Yoğun bir yalnızlık hissi kapladı beni dizinin final sezonuyla beraber. Kah güldük; kah ağladık beraber.. Tamam saçmalıyorum lan.
Korkularınızla yüz yüze geldiğinizde, "Bu hiç olmadı şimdi ya!" cümleleri kurmaya başladığınızda bilin ki o şeyin olma zamanı gelmiştir ve daha fazla kaçışınız yoktur, minibüsten yahut otobüsten aşağıya kendinizi atmadığınız sürece tabi nihaha.. Siz yine de atmayın kendinizi aşağıya; çünkü korkularınızın yersiz olduğunu farkedip sonunda huzura ereceksiniz. Sevgiler.
**Based on a true story and to be continued..
Toplantıdan sonra arkadaşlarla Anadolu Kavağı'na gitmek üzere koyulduk yola, maceralı ve güzel bir gündü. Rakı,balık sofrası mı dersiniz, kalede huzurla yudumlanan biralar mı dersiniz; her şey oldukça keyifliydi yani. 21:30 gibi otobüsümüze binerek Kadıköy yollarına düştük yine. Eve dönme gibi zorunlulukları olmasa insanın o kalede yıldızlarla birebir sohbet eder halde uyur insan ne olacak? Ama o kadar uçmayayım daha tamam. Kadıköy'e döndüğümüzde hala eve gitmek için bir miktar zamanımın olduğunu farkedince ben son kuruşlarımızla birer bira daha aldık kendimize. Yok abi sarhoş olmuyorum. İspanya'dan geldiğimden beri sarhoş olamadım, bu durumun avantajları ve dezavantajları tartışılır tabi. Saat artık 24' e yaklaşırken minibüsüme binip yuvama döndüm. Keşke daha sık yapabilsek bu aktiviteleri; ancak her zaman şartlar uygun olmuyor işte.
Cumartesi ne kadar eğlenceliyse, pazar ve pazartesi de bir o kadar sıkıcıydılar. Hatta dün hesaplara göre 6 saat boyunca bilgisayar başından kalkmadım ve Friends'i bitirdim. Hayatımdaki en acıklı durum bu olsa gerek şu günlerde. Yoğun bir yalnızlık hissi kapladı beni dizinin final sezonuyla beraber. Kah güldük; kah ağladık beraber.. Tamam saçmalıyorum lan.
Korkularınızla yüz yüze geldiğinizde, "Bu hiç olmadı şimdi ya!" cümleleri kurmaya başladığınızda bilin ki o şeyin olma zamanı gelmiştir ve daha fazla kaçışınız yoktur, minibüsten yahut otobüsten aşağıya kendinizi atmadığınız sürece tabi nihaha.. Siz yine de atmayın kendinizi aşağıya; çünkü korkularınızın yersiz olduğunu farkedip sonunda huzura ereceksiniz. Sevgiler.
**Based on a true story and to be continued..
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Tanıştığımıza memnun oldum.
"İlişki dediğimiz, iki insanın ortak hafızası. Hafıza, sahibini tehlikelerden korumak için iyiliklerden çok kötlükleri biriktiriyor, acıların, tehlikelerin öfkelerin altını koyu koyu çiziyor, kuşkuları arttırıyor, kızgınlıkları körüklüyordu.
Biz üç kişiyiz.
Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.
Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.
...
Sevgimiz ilişkimizle lekeleniyor.
Biz ilişkimizle birbirimizden kopuyoruz.
Bizi bağlayan bizi ayırıyor.
Nice aşk yitirdim ben."
Bu satırları okuyunca çok doğru geldi yazdıkları, yazarın. İlişkinin ta kendisiydi aşkları yitirmemize sebep olan. O halde seninle bugüne kadar yaşadıklarımızı ve bundan sonra yaşayacaklarımızı 'ilişki' diye adlandırmayıp daha önce başkalarıyla yaptığım hataları yapmamaya karar verdim işte. Belli basit kurallardı her şeyin güzelliğini bozan, o zaman şimdi kuralları yıkma vaktiydi seninle. Birbirimizi etiketlemediğimiz sürece birbirimizin olabilecektik. Basma kalıp insanlardan oldukça uzaktaydık zaten.. Haydi ben yine çok sıra dışı değildim; ama sen tandığım o 'farklı' ve nadir karşılaştığım insanlardan biriydin. Ne güzeldi seni tanımak, tanımak güzeldi seni.
Biz üç kişiyiz.
Ben, sevdiğim ve ilişkimiz.
Beni sevdiğime bağlayan ilişki, bir zaman sonra beni sevdiğimden ayırıyor.
...
Sevgimiz ilişkimizle lekeleniyor.
Biz ilişkimizle birbirimizden kopuyoruz.
Bizi bağlayan bizi ayırıyor.
Nice aşk yitirdim ben."
Bu satırları okuyunca çok doğru geldi yazdıkları, yazarın. İlişkinin ta kendisiydi aşkları yitirmemize sebep olan. O halde seninle bugüne kadar yaşadıklarımızı ve bundan sonra yaşayacaklarımızı 'ilişki' diye adlandırmayıp daha önce başkalarıyla yaptığım hataları yapmamaya karar verdim işte. Belli basit kurallardı her şeyin güzelliğini bozan, o zaman şimdi kuralları yıkma vaktiydi seninle. Birbirimizi etiketlemediğimiz sürece birbirimizin olabilecektik. Basma kalıp insanlardan oldukça uzaktaydık zaten.. Haydi ben yine çok sıra dışı değildim; ama sen tandığım o 'farklı' ve nadir karşılaştığım insanlardan biriydin. Ne güzeldi seni tanımak, tanımak güzeldi seni.
I never.
Ben hiç keşke demedim. Samimiyim. Hep olması gereken olaylar dizisine inanmışımdır. Pişmanlıkları sevmem. Kadercilik mi bu? Evet belki de..
Ben hiç kendine özgüveni tam olan biri olamadım. Hep öyle olmamı engelleyen insanlar, ilişkiler çıktı karşıma yahut da ben o insanları ve ilişkileri bahane ettim bu duruma.
Ben hiç söz dinlemedim, yanlışlar yaptım. Karşımdakinin yanlışlarına eşlik ettim hiç çekinmeden ve beraber sürüklendik oradan oraya.
Ben hiç çok iradeli bir insan olamadım. Zaaflarım oldu hep ve bu zaafları kullanan insanlar vardı. O insanlardan hep nefret ettim.
Ben hiç "Babana bile güvenme" kuralını öğrenemedim. Güvendim, yanıldım boşa yıllar harcadım, saflık yaptım, herkesi masum sandım ve insanları gözümde büyüttüm meğer ben de dahil hiç birimiz bir bok olamamışız.
Ben hiç yeteri kadar cesur olamadım. Korktum hep bir şeylerden, korkular kayıplara sebep oldu; kazançlarımsa onların yanında bir hiçti.
Ben hiç çok huzurlu olamadım, hep endişelerim vardı, hep birilerinden kaçıyordum yahut bizzat ben kovalıyordum onları. Ama ben yetişemezken kimseye; onlar pes etmediler.
Ben hiç geçmişi olduğu gibi bir kenara atamadım. Geçmişi sevmeye çalıştım; bu yüzden sanırım gelecek pek kabullenemedi beni.
Ben henüz bir çok haksızlığı kabullenemedim, kabullenip de gerçeklere alışamadım.
Ben hiç kendine özgüveni tam olan biri olamadım. Hep öyle olmamı engelleyen insanlar, ilişkiler çıktı karşıma yahut da ben o insanları ve ilişkileri bahane ettim bu duruma.
Ben hiç söz dinlemedim, yanlışlar yaptım. Karşımdakinin yanlışlarına eşlik ettim hiç çekinmeden ve beraber sürüklendik oradan oraya.
Ben hiç çok iradeli bir insan olamadım. Zaaflarım oldu hep ve bu zaafları kullanan insanlar vardı. O insanlardan hep nefret ettim.
Ben hiç "Babana bile güvenme" kuralını öğrenemedim. Güvendim, yanıldım boşa yıllar harcadım, saflık yaptım, herkesi masum sandım ve insanları gözümde büyüttüm meğer ben de dahil hiç birimiz bir bok olamamışız.
Ben hiç yeteri kadar cesur olamadım. Korktum hep bir şeylerden, korkular kayıplara sebep oldu; kazançlarımsa onların yanında bir hiçti.
Ben hiç çok huzurlu olamadım, hep endişelerim vardı, hep birilerinden kaçıyordum yahut bizzat ben kovalıyordum onları. Ama ben yetişemezken kimseye; onlar pes etmediler.
Ben hiç geçmişi olduğu gibi bir kenara atamadım. Geçmişi sevmeye çalıştım; bu yüzden sanırım gelecek pek kabullenemedi beni.
Ben henüz bir çok haksızlığı kabullenemedim, kabullenip de gerçeklere alışamadım.
14 Mayıs 2010 Cuma
ModaModaModa
Şu Moda da olmasa hayatım bir boka benzemezdi sanırım. Arkadaşlarla gidilen Moda sahil, mis gibi denizi, çimenleri ve üzerinde parlattığı güneşi ile tam bir cennettir. Bir de ağacın gölgesinde serilmiş, elinizde Tuborg'unuzla girdiğiniz derin mevzular, kuruduğunuz hayaller size yaşamak için bir amaç sunarlar biraz da olsa değerli görürsünüz kendinizi.
Şu hani orda burda spor aletleti var ya ortalarda, onları kim kullanıyor yahu? diye soruyorsanız kendinize, bugün onları kullanan 3 genç vardı. Biri bendim. Eğlencesine de olsa kullanılıyormuş lan o aletler hatta biribimizi yaralamak pahasına olsa bile. Arada öyle spor salonunu falan bir yana bırakıp doğayla iç içe yapmak gerekliymiş bu sporu, olası yaralanmalara karşı da hazırlıklı olmak gerekmiş değil mi S.A?
Hayali bir tuvalet var idi Moda'da. Evet, doğru 'Hayali tuvalet'. Hala emin değilim nerenin tuvaleti olduğundan, sanırım bir restaurantın arka tarafı orası. Bir gün vardı o tuvalet bir gün yoktu. Beynimizde uydurduğumuzu sanmıştık o tuvaleti hani belki sarhoşluğun, içkinin neden olduğu bir yanılmacaydı. Ama bugün yerli yerinde duruyordu allahtan, gerçekti ve somuttu. En azından benim için öyleydi lan!
Kadıköy'den otobüsle, bu sıcak havada, yapış yapış insanlarla eve geldikten sonra buz gibi bir duş almak ise hayatın en güzel yanlarından bir tanesiymiş. Tavsiye edilir.
Şu hani orda burda spor aletleti var ya ortalarda, onları kim kullanıyor yahu? diye soruyorsanız kendinize, bugün onları kullanan 3 genç vardı. Biri bendim. Eğlencesine de olsa kullanılıyormuş lan o aletler hatta biribimizi yaralamak pahasına olsa bile. Arada öyle spor salonunu falan bir yana bırakıp doğayla iç içe yapmak gerekliymiş bu sporu, olası yaralanmalara karşı da hazırlıklı olmak gerekmiş değil mi S.A?
Hayali bir tuvalet var idi Moda'da. Evet, doğru 'Hayali tuvalet'. Hala emin değilim nerenin tuvaleti olduğundan, sanırım bir restaurantın arka tarafı orası. Bir gün vardı o tuvalet bir gün yoktu. Beynimizde uydurduğumuzu sanmıştık o tuvaleti hani belki sarhoşluğun, içkinin neden olduğu bir yanılmacaydı. Ama bugün yerli yerinde duruyordu allahtan, gerçekti ve somuttu. En azından benim için öyleydi lan!
Kadıköy'den otobüsle, bu sıcak havada, yapış yapış insanlarla eve geldikten sonra buz gibi bir duş almak ise hayatın en güzel yanlarından bir tanesiymiş. Tavsiye edilir.
13 Mayıs 2010 Perşembe
Varsın.sen.
Bir insanlar var, bir de sen varsın. Sen varsın, insanlar yok. Ben yokum, sen varsın. Varsın. Sen.
Hislerimi kaybetmekten delice korkuyorum. Duyamamaktan, görememekten ve tat alamamaktan korkuyorum.İnançlarımı yitirmekten, yanlışları doğru yapmaktan ve kendi öz düşüncelerimden korkuyorum. Kendimden ve diğelerinden korkuyorum; ancak bir tek sen varsın bu korkularımı dindirme gücünü kendimde hissettiren. Bir tek sensin, hislerimi geri kazandırabilecek bana. Seni görüp, sesini duyabilir ve seni tadabilirm. Kendimi bana yeniden kazandıracak olan, senin varlığın. Sen varsın.
Kalabalıkların arasındasın, yatağın öbür ucundasın ve hislerin diyarındasın. Varsın, sen.
Hislerimi kaybetmekten delice korkuyorum. Duyamamaktan, görememekten ve tat alamamaktan korkuyorum.İnançlarımı yitirmekten, yanlışları doğru yapmaktan ve kendi öz düşüncelerimden korkuyorum. Kendimden ve diğelerinden korkuyorum; ancak bir tek sen varsın bu korkularımı dindirme gücünü kendimde hissettiren. Bir tek sensin, hislerimi geri kazandırabilecek bana. Seni görüp, sesini duyabilir ve seni tadabilirm. Kendimi bana yeniden kazandıracak olan, senin varlığın. Sen varsın.
Kalabalıkların arasındasın, yatağın öbür ucundasın ve hislerin diyarındasın. Varsın, sen.
12 Mayıs 2010 Çarşamba
u're my Wonderwall.
Herkesin 'dayanak' olarak gördüğü bir insan var mıdır? Pek emin değilim; ancak ne kadar şanslıyım ki ben öyle birine sahibim. Bu kişiyle serüvenimiz oldukça eskiye dayanır. Orta okul yıllarından bugüne kadar devam eden 8 yıllık bir hikaye. Yıllarla beraber anlamı giderek değişmiş ve oldukça güçlenmiş bir arkadaşlık.. Sırf arkadaş değil; yeri geldiğinde dost, kardeş ve her şey olabilmek..
Düşünün! Mesafenin, yerin ve zamanın hiç önemli olmadığını.. O kişinin- nasıl yapıyor bilmiyorum ama- bir şekilde her an sizin yanınızdaymış gibi hissettiirdiğini.. Başka şehir, başka ülke ve farklı zaman dilimlerinin onunla aranıza hiçbir şekilde sorun yaratmadığını.. İnsan üstü bir hissiyat bu, bazen ne bir sevgili ne de bir öz kardeş bunu hissettiremezken böyle bir insanın hayatınızda var oluşunun güzelliğini düşünün.
Beraber bir çok hayal kurduğunuz, kendinizi kötü hissettiğinizde bir kaç oyun yaparak sizi neşelendirebilen insandır o, eğer tanımlamak gerekirse. Uzun zaman görmediyseniz, telefonun ucunda sesini duyduğunuzda gözyaşlarınızı tutamamanıza sebep olurlar. Onların sorunları sizin sorunlarınızdır, onları üzgün görünce mutlu olsunlar diye elinizden geleni yapmak istersiniz. Kısaca, başkadırlar.. çok başkadırlar.
Hayatınıza çok sık giren insan tarzlarından değildirler; o yüzden bulunca sarılmak gerekir bu arkadaşlığa. Hangi ülkede, hangi şehirde olursanız olun, saat gecenin 2'si de olsa sabahın 6'sı da olsa, o şarkıyı duyduğunuzda onu görmek, duymak istersiniz. Ve bunu bir şekilde başarırsınız; yani başarmanızı sağlarlar..
"Maybe u're gonna be the one that saves me and after all, u're my wonderwall."
Düşünün! Mesafenin, yerin ve zamanın hiç önemli olmadığını.. O kişinin- nasıl yapıyor bilmiyorum ama- bir şekilde her an sizin yanınızdaymış gibi hissettiirdiğini.. Başka şehir, başka ülke ve farklı zaman dilimlerinin onunla aranıza hiçbir şekilde sorun yaratmadığını.. İnsan üstü bir hissiyat bu, bazen ne bir sevgili ne de bir öz kardeş bunu hissettiremezken böyle bir insanın hayatınızda var oluşunun güzelliğini düşünün.
Beraber bir çok hayal kurduğunuz, kendinizi kötü hissettiğinizde bir kaç oyun yaparak sizi neşelendirebilen insandır o, eğer tanımlamak gerekirse. Uzun zaman görmediyseniz, telefonun ucunda sesini duyduğunuzda gözyaşlarınızı tutamamanıza sebep olurlar. Onların sorunları sizin sorunlarınızdır, onları üzgün görünce mutlu olsunlar diye elinizden geleni yapmak istersiniz. Kısaca, başkadırlar.. çok başkadırlar.
Hayatınıza çok sık giren insan tarzlarından değildirler; o yüzden bulunca sarılmak gerekir bu arkadaşlığa. Hangi ülkede, hangi şehirde olursanız olun, saat gecenin 2'si de olsa sabahın 6'sı da olsa, o şarkıyı duyduğunuzda onu görmek, duymak istersiniz. Ve bunu bir şekilde başarırsınız; yani başarmanızı sağlarlar..
"Maybe u're gonna be the one that saves me and after all, u're my wonderwall."
non-adult
Çocuklarız biz hala. Top oynadıktan sonra annelerimizin "Terlisin hasta olacaksın yine!" dedikleri çocuklarız. Heyecanlanmak için çok büyük olaylar beklemeyen bazen kahkahalarını tutamayan saatlerce gülen çocuklarız. Hep böyle kalalım olur mu? Büyümeyelim!
Bedenen ne kadar büyüsek de ruhumuzda saklıyoruz çocukluklarımızı. Onlar bizi terk etmedikçe kolay olacak yaşamak, koşuşturabileceğiz bahçelerde. Ne zaman ki farkediyorum, şu oturduğum sitede üç sene önce her akşam oyun oynamak için zorla izinlerimizi alıp bahçeye çıkan biz, artık "Yok ya bu akşam da oturayım evimde" deyip bilgisayar erkanlarında kaybolmayı seçiyoruz saklambaç oynamak yerine, o an üzülüyorum işte. Yahut dışarı çıkıyorsak da şu her zaman özendiğimiz 'yetişkinler' in yaptıkları gibi önemli meselelerimiz hakkındaki muhabbetlere dalıp yine asıl hayatı yaşanır hale getiren oyunlarımızı bir kenara atıyoruz. Ama bugün anladım, içimizdeki çocuklar bizi terk etmemiş; hala zamanımız var top peşinde koşturmak için.
"Sayılmasam kaç olsam,
Toprakdaki güç olsam,
Aptal gibi suç olsam,
Yine de oynar mısın benimle?
Bedenen ne kadar büyüsek de ruhumuzda saklıyoruz çocukluklarımızı. Onlar bizi terk etmedikçe kolay olacak yaşamak, koşuşturabileceğiz bahçelerde. Ne zaman ki farkediyorum, şu oturduğum sitede üç sene önce her akşam oyun oynamak için zorla izinlerimizi alıp bahçeye çıkan biz, artık "Yok ya bu akşam da oturayım evimde" deyip bilgisayar erkanlarında kaybolmayı seçiyoruz saklambaç oynamak yerine, o an üzülüyorum işte. Yahut dışarı çıkıyorsak da şu her zaman özendiğimiz 'yetişkinler' in yaptıkları gibi önemli meselelerimiz hakkındaki muhabbetlere dalıp yine asıl hayatı yaşanır hale getiren oyunlarımızı bir kenara atıyoruz. Ama bugün anladım, içimizdeki çocuklar bizi terk etmemiş; hala zamanımız var top peşinde koşturmak için.
"Sayılmasam kaç olsam,
Toprakdaki güç olsam,
Aptal gibi suç olsam,
Yine de oynar mısın benimle?
10 Mayıs 2010 Pazartesi
bad, too bad.
Benimle oyun oynuyorsun! Yapma.
Bir kere de yanılt beni ne olursun.. Hareketlerini önceden kestiremeyeyim mesela, şaşırt beni.
Bu içindeki kötülük nereden geliyor? Hep merak etmişimdir. Savunmaya çalışma kendini, sen kötülükten zevk alıyorsun ve bunun farkındasın, ama dur. Bir an dur ve düşün.. Neden?
Ne oluyor sen beni kötülüklerinle zehirlemeye çalışırken sanki? Yahut ne istiyorsun benden? Çekinme yahu açık açık söyle. Çekinmezsin de zaten.
Benimle alıp veremediğin nedir bilmiyorum; ancak bil ki çabaların boşuna. Senden bana verdiğin zararları iyileştirebilecek kadar gücüm, kuvvetim var benim. Üzüldün değil mi? Yazık sana..
Bir kere de yanılt beni ne olursun.. Hareketlerini önceden kestiremeyeyim mesela, şaşırt beni.
Bu içindeki kötülük nereden geliyor? Hep merak etmişimdir. Savunmaya çalışma kendini, sen kötülükten zevk alıyorsun ve bunun farkındasın, ama dur. Bir an dur ve düşün.. Neden?
Ne oluyor sen beni kötülüklerinle zehirlemeye çalışırken sanki? Yahut ne istiyorsun benden? Çekinme yahu açık açık söyle. Çekinmezsin de zaten.
Benimle alıp veremediğin nedir bilmiyorum; ancak bil ki çabaların boşuna. Senden bana verdiğin zararları iyileştirebilecek kadar gücüm, kuvvetim var benim. Üzüldün değil mi? Yazık sana..
9 Mayıs 2010 Pazar
Sana baktım, sen bilmezsin.
"Tek kişiyim ben hala
Ayıldım düşlerimden daha dün
Hiç uğruna üzüldüm
Çarşılara süzüldüm daha dün
Tek kişiyim ben hala
Ayrıldım dünlerimden daha dün
Para verdim bişey aldım
Sana baktım sen bilmezsin
Aradım seni savaş meydanında
Sonrası eve dönüş ki yalnızlık dahildir içine.."
Aramızda ilginç bir iletişim vardı onunla. Ben içimden konuşma eylemini daha bir benimsemiştim sesli konuşmaktansa.. Ama zaten ona bir şeyler söylememe gerek yoktu çünkü beni çok iyi tanıyordu. Kısa bir süre geçirmemize rağmen birlikte, o kadar çok anı sığdırmıştık ki o zamana, beni tanımasına yetmişti paylaştıklarımız. Hani hiç rahatsızlık hissetmeden saatlerce sessiz kalabileceğiniz insanlar vardır ya, onlardandı.. Konuşmak zorunda hissetmemek kadar güzel bir his var mı? Beraber sessizliğin dibine vurabiliyorduk, eğleniyorduk da bu durumdan. Konuşulmayan anlarda insanların daha iyi anlaştıklarını birbirlerini daha iyi tanıdıklarını savunurdum, doğruydu. Koltuklarda karşılıklı otururken yapmadığımız eylem konuşmaksa, yaptığımız eylem birbirimizi izlemekti. İzlemek. Anahtar kelime. İnsanları izleyerek tanırsınız. Gülümsemelerini, duruşlarını, oturuş şekillerini izlersiniz. Daha çok konuşsak daha çok yalan sözler çıkacaktı dudaklarımızdan, sessizliğimiz dürüstülüğümüzün bir göstergesiydi aslında. Çünkü; yalancılar konuşur hiç ama hiç susmadan konuşurlar.
Çok şey beklemiyorduk birbirimizden belki de iyi anlaşmamızın nedenlerinden biriydi beklentilerimizin bu denli düşük olması. Çok bekleyen insan daha çok hayal kırıklığına uğrar ya hani, sanki ikimiz de bu hayal kırıklığını bir şekilde tatmıştık da beklentilerimizi minimuma indirmiştik. İnsandık yahu biz, ne bekleyebilirdik birbirimizden? İşte bu sebeple biribirimize gösterdiğimiz en küçük iyi niyet belirtileri büyük mutluluklar salgılıyordu beynimizde. Az dozlarla birbirimize hissettirdiklerimiz yetiyordu da artıyordu bile yaşamak için. İyi geliyorduk birbirimize evet.
Mimikler.. Karşımdaki insanın mimiklerine çok dikkat ediyormuşum meğer. Öyle söyledi. Yeni farkettim onu bir tablo gibi izlediğimi. Mimikleri severim hatta sevdiğim insanlar ve uyuz olduklarım büyük ihtimal mimiklerine göre ayrılıyorlardır. Hayır ama öyle insanlar var ki ve o insanların öyle garip mimikleri var ki.. Ama onun mimklerini çok severdim. Hiç konuşmadan beni güldürebilirdi mimikleriye sonra ağlayabilirdim onun ifadeleriyle. Her duyguyu yaşattı bana hiç konuşmadan. Onunla olmak dört mevsimi de aynı anda yaşayıp soğuk sularda üşüyüp alevlerde yanmak gibiydi. Bu çeşitliliği ne kadar da hoşuma gidiyordu! Dudaklarında eriyip teninde yok oluyordum sonra baştan yaratıyordu beni. Bir gün vardı, sonra yoktu. Şaşırmadım ki, yapardı o öyle arada..
Ayıldım düşlerimden daha dün
Hiç uğruna üzüldüm
Çarşılara süzüldüm daha dün
Tek kişiyim ben hala
Ayrıldım dünlerimden daha dün
Para verdim bişey aldım
Sana baktım sen bilmezsin
Aradım seni savaş meydanında
Sonrası eve dönüş ki yalnızlık dahildir içine.."
Aramızda ilginç bir iletişim vardı onunla. Ben içimden konuşma eylemini daha bir benimsemiştim sesli konuşmaktansa.. Ama zaten ona bir şeyler söylememe gerek yoktu çünkü beni çok iyi tanıyordu. Kısa bir süre geçirmemize rağmen birlikte, o kadar çok anı sığdırmıştık ki o zamana, beni tanımasına yetmişti paylaştıklarımız. Hani hiç rahatsızlık hissetmeden saatlerce sessiz kalabileceğiniz insanlar vardır ya, onlardandı.. Konuşmak zorunda hissetmemek kadar güzel bir his var mı? Beraber sessizliğin dibine vurabiliyorduk, eğleniyorduk da bu durumdan. Konuşulmayan anlarda insanların daha iyi anlaştıklarını birbirlerini daha iyi tanıdıklarını savunurdum, doğruydu. Koltuklarda karşılıklı otururken yapmadığımız eylem konuşmaksa, yaptığımız eylem birbirimizi izlemekti. İzlemek. Anahtar kelime. İnsanları izleyerek tanırsınız. Gülümsemelerini, duruşlarını, oturuş şekillerini izlersiniz. Daha çok konuşsak daha çok yalan sözler çıkacaktı dudaklarımızdan, sessizliğimiz dürüstülüğümüzün bir göstergesiydi aslında. Çünkü; yalancılar konuşur hiç ama hiç susmadan konuşurlar.
Çok şey beklemiyorduk birbirimizden belki de iyi anlaşmamızın nedenlerinden biriydi beklentilerimizin bu denli düşük olması. Çok bekleyen insan daha çok hayal kırıklığına uğrar ya hani, sanki ikimiz de bu hayal kırıklığını bir şekilde tatmıştık da beklentilerimizi minimuma indirmiştik. İnsandık yahu biz, ne bekleyebilirdik birbirimizden? İşte bu sebeple biribirimize gösterdiğimiz en küçük iyi niyet belirtileri büyük mutluluklar salgılıyordu beynimizde. Az dozlarla birbirimize hissettirdiklerimiz yetiyordu da artıyordu bile yaşamak için. İyi geliyorduk birbirimize evet.
Mimikler.. Karşımdaki insanın mimiklerine çok dikkat ediyormuşum meğer. Öyle söyledi. Yeni farkettim onu bir tablo gibi izlediğimi. Mimikleri severim hatta sevdiğim insanlar ve uyuz olduklarım büyük ihtimal mimiklerine göre ayrılıyorlardır. Hayır ama öyle insanlar var ki ve o insanların öyle garip mimikleri var ki.. Ama onun mimklerini çok severdim. Hiç konuşmadan beni güldürebilirdi mimikleriye sonra ağlayabilirdim onun ifadeleriyle. Her duyguyu yaşattı bana hiç konuşmadan. Onunla olmak dört mevsimi de aynı anda yaşayıp soğuk sularda üşüyüp alevlerde yanmak gibiydi. Bu çeşitliliği ne kadar da hoşuma gidiyordu! Dudaklarında eriyip teninde yok oluyordum sonra baştan yaratıyordu beni. Bir gün vardı, sonra yoktu. Şaşırmadım ki, yapardı o öyle arada..
Anne!
Anneyle oturup karışıklı bira içip sohbet etmek pek bir zevklidir. Karşınızda sadece size öğüt vermek için yanıp tutuşan bir 'anne' değil, size en çok değeri verecek ve her an yanınızda olacak arkadaşınız olur o zaman. Pazar gününün de anneler günü olması ile anne'li bir yazıya başlamış bulunmaktayım.
Anneler ki muhtemelen en çok sevidiğimiz insan oğullarıdır kendileri, bir çok şekilde analiz edilebilirler. Kendi annemden örnekler vererek açıklamak isterim sözlerimi. Öncelikle benim annem garip bir kadındır, doğruya doğru. Bazen ben fikirlerini, davranışlarını çok harika bulurken bir anda anlam veremediğim hareketler gözlemleyebilirim onda. Benim gezip tozmalarımı izin alma şekillerimi hep kendi ayarlayıp bana kolaylıklar sağlayıp beni mutlu ederken, en küçük bir lafımda alınıp kızıp bağırabilir. Bazen çok 'kuul' tavırlar sergileyen annem anında klişe bir anne moduna girip hayal kırıklığına uğratabilir. Benim de harika bir evlat olduğum söylenemez tabi, aramıza kusursuz bir denge gerekiyor o halde. Ne olursa olsun benim annemdir ve aynı anda arkadaşımdır.
Annem, iyidir güzeldir, herkesten her şeyden önemlidir eminim herkesin annesi böyledir. Eh günün anlam ve önemini belirttiğime göre devam edebilirim günlük hayatıma. Bugünkü bütün sevgilerim en değerli olan annelere gitsin ozaman.
Anneler ki muhtemelen en çok sevidiğimiz insan oğullarıdır kendileri, bir çok şekilde analiz edilebilirler. Kendi annemden örnekler vererek açıklamak isterim sözlerimi. Öncelikle benim annem garip bir kadındır, doğruya doğru. Bazen ben fikirlerini, davranışlarını çok harika bulurken bir anda anlam veremediğim hareketler gözlemleyebilirim onda. Benim gezip tozmalarımı izin alma şekillerimi hep kendi ayarlayıp bana kolaylıklar sağlayıp beni mutlu ederken, en küçük bir lafımda alınıp kızıp bağırabilir. Bazen çok 'kuul' tavırlar sergileyen annem anında klişe bir anne moduna girip hayal kırıklığına uğratabilir. Benim de harika bir evlat olduğum söylenemez tabi, aramıza kusursuz bir denge gerekiyor o halde. Ne olursa olsun benim annemdir ve aynı anda arkadaşımdır.
Annem, iyidir güzeldir, herkesten her şeyden önemlidir eminim herkesin annesi böyledir. Eh günün anlam ve önemini belirttiğime göre devam edebilirim günlük hayatıma. Bugünkü bütün sevgilerim en değerli olan annelere gitsin ozaman.
7 Mayıs 2010 Cuma
Friday, i'm in love.
Cuma gününün güzelliği haftasonu başlangıcı olmasından kaynaklıdır. Ne cumartesi ne pazar cumanın neşesini heycanını ve sevincini sağlayamazlar, imkansızdır. Cuma her şeyin başlangıcıdır, sabahı okul vardır ama akşamı tatildir vb. kısaca güzeldir cumalar. Hatta bir de, içinizden hiç girmek gelmeyen derse girmeye karar vermişseniz ancak şansınıza hoca gelmemiş ders iptal olmuşsa bir kuş gibi uçu verirsiniz mutluluktan. Cuma günleri ve iptal olan dersler yaşamda büyük mutluluk kaynaklarıdır. Onlara sahip çıkınız.
Cuma günlerini sevmediğim kısa bir dönem oldu lisede evet. Okul bitsin ve haftasonu gelsin hiç istemezdim o sıralarda. İşte aşk denen bu hastalık(!) cumaları sevmemenizi bile sağlayabilir. Çünkü aşıkken, o'nu gördüğünüz saatler günler zamanlar yetmez olur, hafta sonu gelsin istemez, onu daha fazla görebilmek için daha fazla derse bile katlanır duruma gelirsiniz. Böyle korkunç bir durumdur aşk. Tarafımdan pek tavsiye edilmez.
3 gündür duymayan kulağımdan bahsetmiş miydim? Sağ kulağım 3 gündür çok az duyuyor, bir sabah uyandım ve böyleydi yani. Geçer dedim lakin hala aynı geçmedi. Yarın annem tarafından zorla doktora götürülüyorum. Bana kalsa "Amaan en fazla bu kulağı alırlar" modundan çıkıp da hayatta doktora gitmem. Sevmiyorum lan doktorları, kim sever hastaneleri? Ama dediğim gibi zorla götürülüyorum yarın belki yeniden duymaya başlarım ha ne dersiniz olabilir mi?
Cuma günlerini sevmediğim kısa bir dönem oldu lisede evet. Okul bitsin ve haftasonu gelsin hiç istemezdim o sıralarda. İşte aşk denen bu hastalık(!) cumaları sevmemenizi bile sağlayabilir. Çünkü aşıkken, o'nu gördüğünüz saatler günler zamanlar yetmez olur, hafta sonu gelsin istemez, onu daha fazla görebilmek için daha fazla derse bile katlanır duruma gelirsiniz. Böyle korkunç bir durumdur aşk. Tarafımdan pek tavsiye edilmez.
3 gündür duymayan kulağımdan bahsetmiş miydim? Sağ kulağım 3 gündür çok az duyuyor, bir sabah uyandım ve böyleydi yani. Geçer dedim lakin hala aynı geçmedi. Yarın annem tarafından zorla doktora götürülüyorum. Bana kalsa "Amaan en fazla bu kulağı alırlar" modundan çıkıp da hayatta doktora gitmem. Sevmiyorum lan doktorları, kim sever hastaneleri? Ama dediğim gibi zorla götürülüyorum yarın belki yeniden duymaya başlarım ha ne dersiniz olabilir mi?
6 Mayıs 2010 Perşembe
Hıyar.
Siz hiç bir ay boyunca sadece cacıkla beslenen bir insan oğlu tanıdınız mı? Artık tanıyorsunuz. 2005 yazıydı yahut 2004, ben yine(!) diyetlerle kafayı kırmış bir halde geziniyordum ki sadece cacık yemeye karar verdim o an. Kahvaltıda, öğle yemeğinde ve akşam yemeğinde hatta acıktığım her an cacık yedim. Ve baya da kilo verdim, cacık rejimi işe yarıyor yani. O bir aydan sonra bir yıl kadar yoğurt ve salatalığı bir arada görmeye katlanamadığım doğrudur maalesef. Ancak bu günlerde yine akşamları cacık yiyerek devam ediyorum rejim serüvenime kilo da veriyorum. Ne olacak benim bu halim lan?
Ama farkettim ki salatalıkla aramda başka bir muhabbet var benim sırf öyle cacık falan değil. Nasıl yani, diyeceksiniz; şöyle ben salatalık yerken ölüyordum. 2008 yazı, dışarıda ailemle yemekteyiz. Tabaktaki salatalıklar gözüme pek bir küçük gelmiş olacak ki "Çiğnemeden yutarım ben bunu yahu" diyerek yuvarlamışım salatalığı yemek borumdan aşağıya. Arada ne oldu bilmiyorum sonra kendime geldiğimde tuvalette kusmaya çalışıyordum ancak bir türlü beceremiyordum, evet kusmak konusunda çok beceriksizim gerçekten doğru. Salatalık dilimi fazla büyük gelmişti yemek boruma. Ben salatalığın yemek borumda takıldığını ve ilerlemediğini iddia edip doktora gitmek istemiştim oysa anneme göre hava hoştu doktora falan gerek yoktu, ağrı yakında geçecekti. E bendim o acıyı çeken, nefes bile alamıyordum canım acıyordu lan! Eve geldik ve ben yaklaşık 2 saat klozet başında oturdum hatta klozet kapağında uyudum! Çok iğrenç bir anıymış bu meğer yeni farkediyorum. Klozetin başında otururken, annem bana bir şişeye yakın passiflora içirdi, sakinleşeyim diye. Yine hatırlamadığım bir boşluk var o arada. Uyumuşum tuvaletin üstünde ve uyandığımda bütün ağrım yok olmuş yeniden doğmuştum adeta. Passifloradamıydı yoksa tuvalettemiydi keramet? Bulamadım ancak tek bildiğim artık salatalık yerken dikkatli davranıyor olduğum ve masada salatalık olduğunda anılarımın canlanmasıyla arkadaşlarla bu olaya gülmemizdir.
Bir de mesela daha önce de bahsettiğim, taksimde bir mekanda içtiğim 'Cacık' adlı içkidir salatalıkla ilgili anılarıma örnek. Ne güzel bir içkiydi o? Yine içelim yine. Eminim cacık veya salatıkla ilgili daha çok anım vardır, onlar pek beni sevmez ama ben onlardan vazgeçemem.
Bu arada rüyamda çikolata aromalı puro içtiğimi görmek himym'daki Robin özentisi olduğumun değil de başka neyin göstergesidir? Ama tadı çok güzeldi lan!
Ama farkettim ki salatalıkla aramda başka bir muhabbet var benim sırf öyle cacık falan değil. Nasıl yani, diyeceksiniz; şöyle ben salatalık yerken ölüyordum. 2008 yazı, dışarıda ailemle yemekteyiz. Tabaktaki salatalıklar gözüme pek bir küçük gelmiş olacak ki "Çiğnemeden yutarım ben bunu yahu" diyerek yuvarlamışım salatalığı yemek borumdan aşağıya. Arada ne oldu bilmiyorum sonra kendime geldiğimde tuvalette kusmaya çalışıyordum ancak bir türlü beceremiyordum, evet kusmak konusunda çok beceriksizim gerçekten doğru. Salatalık dilimi fazla büyük gelmişti yemek boruma. Ben salatalığın yemek borumda takıldığını ve ilerlemediğini iddia edip doktora gitmek istemiştim oysa anneme göre hava hoştu doktora falan gerek yoktu, ağrı yakında geçecekti. E bendim o acıyı çeken, nefes bile alamıyordum canım acıyordu lan! Eve geldik ve ben yaklaşık 2 saat klozet başında oturdum hatta klozet kapağında uyudum! Çok iğrenç bir anıymış bu meğer yeni farkediyorum. Klozetin başında otururken, annem bana bir şişeye yakın passiflora içirdi, sakinleşeyim diye. Yine hatırlamadığım bir boşluk var o arada. Uyumuşum tuvaletin üstünde ve uyandığımda bütün ağrım yok olmuş yeniden doğmuştum adeta. Passifloradamıydı yoksa tuvalettemiydi keramet? Bulamadım ancak tek bildiğim artık salatalık yerken dikkatli davranıyor olduğum ve masada salatalık olduğunda anılarımın canlanmasıyla arkadaşlarla bu olaya gülmemizdir.
Bir de mesela daha önce de bahsettiğim, taksimde bir mekanda içtiğim 'Cacık' adlı içkidir salatalıkla ilgili anılarıma örnek. Ne güzel bir içkiydi o? Yine içelim yine. Eminim cacık veya salatıkla ilgili daha çok anım vardır, onlar pek beni sevmez ama ben onlardan vazgeçemem.
Bu arada rüyamda çikolata aromalı puro içtiğimi görmek himym'daki Robin özentisi olduğumun değil de başka neyin göstergesidir? Ama tadı çok güzeldi lan!
5 Mayıs 2010 Çarşamba
the ignorance is bliss.
"Sen şefkat bekleyen bir çocuksun; ben de senin sığınağın.." dedi. Doğru söylüyordu.
Ben şefkat yoksulluğu çekiyordum her zamanki gibi, o ise anlattıklarımı dinleyip daha olgun'u oynuyordu karşımda. Her ne kadar onun içindeki fırtınalar da bir biri ardına kopuyor olsa da evet öyleydi, daha olgundu benden.
Yasak olana karşı bir ilgi hep vardı insan oğlunda. Gizli işlerle uğraşma sevdası, birinden bir şeyler saklamak, bir sır paylaşmak hep çekici gelmiştir, bana da geliyordu. İllegalliğe olan bu meyil nereden gelmişti peki? Halbuki diğer insanlardan hiçbir zaman bir şey saklayamayacağımızı söylemişlerdi anne babalarımız. Doğruydu, saklayamaıyorduk, olmuyordu.
Bilmezsem mutlu olurum demiştim. Ne kadar doğru ne kadar yanlıştı? Bilmemek, üç maymunu oynamak ne zamandan beri çözüm olabiliyordu sorunlar karşısında? Bilip de mutsuz olmaktan daha mı iyiydi yoksa gözlerimizi yummak? Kabuğumuzda yaşarsak daha mı az acıtacaktı canımızı dış dünyanın olayları? Bilmeseydik ihaneti hoş görebilirmiydik sanki? Bilmekle bilmemek arasında kocaman bir dünya hatta evren vardı onların arasında. Farklı dünyaların insanları mı olacaktık seninle, ben bilip sen bilmeyince?
Ben bilsem de bilmesem de hala bir çocuk oluşumu hissediyordum iliklerimde. Sana sığınmaya çalıştığım ise.. çok doğru bir tespitti.
Ben şefkat yoksulluğu çekiyordum her zamanki gibi, o ise anlattıklarımı dinleyip daha olgun'u oynuyordu karşımda. Her ne kadar onun içindeki fırtınalar da bir biri ardına kopuyor olsa da evet öyleydi, daha olgundu benden.
Yasak olana karşı bir ilgi hep vardı insan oğlunda. Gizli işlerle uğraşma sevdası, birinden bir şeyler saklamak, bir sır paylaşmak hep çekici gelmiştir, bana da geliyordu. İllegalliğe olan bu meyil nereden gelmişti peki? Halbuki diğer insanlardan hiçbir zaman bir şey saklayamayacağımızı söylemişlerdi anne babalarımız. Doğruydu, saklayamaıyorduk, olmuyordu.
Bilmezsem mutlu olurum demiştim. Ne kadar doğru ne kadar yanlıştı? Bilmemek, üç maymunu oynamak ne zamandan beri çözüm olabiliyordu sorunlar karşısında? Bilip de mutsuz olmaktan daha mı iyiydi yoksa gözlerimizi yummak? Kabuğumuzda yaşarsak daha mı az acıtacaktı canımızı dış dünyanın olayları? Bilmeseydik ihaneti hoş görebilirmiydik sanki? Bilmekle bilmemek arasında kocaman bir dünya hatta evren vardı onların arasında. Farklı dünyaların insanları mı olacaktık seninle, ben bilip sen bilmeyince?
Ben bilsem de bilmesem de hala bir çocuk oluşumu hissediyordum iliklerimde. Sana sığınmaya çalıştığım ise.. çok doğru bir tespitti.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
need to fix myself.
"Storm,
In the morning light,
I feel,
No more can I say,
Frozen to myself.
I got nobody on my side,
And surely that ain't right."
Kendimi çok yoruyorum. Asıl ben' e ulaşamıyor olmanın verdiği can sıkıntısı ve sürekli bir geç kalmışlık hissini taşımakla yoruyorum kendimi. İnsanlarla sürekli kavga ediyorum kafamda; hiç durmadan sürekli onlarla konuşuyorum içimden. Hepsiyle bir sorunum var hiç birinden memnun değilim sanki. Onların mükemmel olmasını mı istiyorum içten içe?
Onlara doğruları söyleyemiyor olmak,düşüncelerimi yüzlerine haykıramamak canımı yakıyor. Biriktirmeme sebep oluyor bir şeyleri. Oysa hatalardan kendi payıma düşenlerin farkındayım; ancak elimden kolum bağlıymış gibi bir ağırlık var üzerimde. Artık bir şeyler yapmalı.
In the morning light,
I feel,
No more can I say,
Frozen to myself.
I got nobody on my side,
And surely that ain't right."
Kendimi çok yoruyorum. Asıl ben' e ulaşamıyor olmanın verdiği can sıkıntısı ve sürekli bir geç kalmışlık hissini taşımakla yoruyorum kendimi. İnsanlarla sürekli kavga ediyorum kafamda; hiç durmadan sürekli onlarla konuşuyorum içimden. Hepsiyle bir sorunum var hiç birinden memnun değilim sanki. Onların mükemmel olmasını mı istiyorum içten içe?
Onlara doğruları söyleyemiyor olmak,düşüncelerimi yüzlerine haykıramamak canımı yakıyor. Biriktirmeme sebep oluyor bir şeyleri. Oysa hatalardan kendi payıma düşenlerin farkındayım; ancak elimden kolum bağlıymış gibi bir ağırlık var üzerimde. Artık bir şeyler yapmalı.
your heart is both drunk and a kid.
Senin kalbin hem sarhoş hem de bir küçük bir çocuk. İnandıkların ve kurduğun hayaller uğruna yangın merdivenlerinden bisikletinle inmeyi denerken yuvarlanabilir, caddede ters yönde giderken sen, arabalar üstüne üstüne gelirken sonuna kadar gaza basabilirsin. Yaparsın bunları çünkü sen hep sarhoşsun ve hala küçük bir çocuk..
Mantık insanı değilsin sen, denedin ama olamadın. Her ne kadar yanlış gelse de bu inanışların başka insanlara, onlar da gördüler ki bazı mantıksal yanlışlar sonradan doğrulara dönüşebiliyormuş. Sen korkmuyorsun diğerleri gibi. Korksan da cesaretin korkularından önde geliyor. Kınarlar, yadırgarlar insanlar ama aldırmadın ve aldırmayacaksın. Yeri gelip iradesizlikle suçlandığında sadece içinden karşındakine gülüp bekledin. İyi de yaptın, iyi yaptın.
Asıl olan inanmak için görmek değil; görmek için inanmakmış, diye şarkılar söyledin kendi kendine. Hep şarkı söyledin, dans ettin ve inandın..
Mantık insanı değilsin sen, denedin ama olamadın. Her ne kadar yanlış gelse de bu inanışların başka insanlara, onlar da gördüler ki bazı mantıksal yanlışlar sonradan doğrulara dönüşebiliyormuş. Sen korkmuyorsun diğerleri gibi. Korksan da cesaretin korkularından önde geliyor. Kınarlar, yadırgarlar insanlar ama aldırmadın ve aldırmayacaksın. Yeri gelip iradesizlikle suçlandığında sadece içinden karşındakine gülüp bekledin. İyi de yaptın, iyi yaptın.
Asıl olan inanmak için görmek değil; görmek için inanmakmış, diye şarkılar söyledin kendi kendine. Hep şarkı söyledin, dans ettin ve inandın..
Modern Adımlar*
Büyüyorum. Eğer babam bile benim bir iki sene sonra başka bir eve taşınma ihtimalimi, bu yaşta erkek arkadaşımın olma ihtimalini normal karşılıyorsa, evet büyüyorum ve ailem bunun farkında demektir. Ne mutlu bana! Normalde babamla pek böyle evmiş,sevgiliymiş, evlilikmiş(!) konuları konuşulmaz. Onla daha çok derslerim, kariyer planlarım sınav notlarım üzerine geçerdi muhabbetler; ancak bugün nasıl bir erkek arkadaşı seçmem gerektiği ve mesela evlenince anne babadan uzak oturmak gerektiği konusunda bana öğüt veren bir insan buldum karşımda. Yoksa bu insanlar benden sıkıldı da beni evden mi atmaya çalışıyorlar lan bir saniye!? Sanmam ama, sadece düşünmeye başlamış babam. Artık 20li yaşlara girdiğimin farkında demek. Tebrik ettim kendisini.
Kötü olaylar üst üste geldiğinde bir isyankarlık söz konusu olur ya hani, iyi olaylar üst üste geldiğinde ise yeterince sevinemeyip her an her şey bozulabilirmiş gibi hissediyorum. Hayatımdaki her öğenin mükemmel olması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı bilincinde olmaktan mı kaynaklanıyor bu kaygılı insan profili acaba? Bilemedim şimdi. Yavaş hareket etmek istiyorum, adımlarımı sağlam atıp uçurumlardan yuvarlanmak istemiyorum. Sanki düşme hakkım sona erdi, hata hakkım kalmamış gibi. Bir bilgisayar oyunundaymışım da son canımı kullanıyormuşum gibi bir tedirginlik bu bendeki. Bu sefer elime yüzüme bulaştırmadan bir önceki yanlışlarımı da yinelemeden yapmak istiyorum bir şeyleri. En azından deneyeceğim.
Bugünkü selamlarım aynı restaurantta yemek yediğimiz Redd grubuna gitsin o zaman! Yanımdaki masada oturduklarını görünce "Perşembe geliyorum ha, bekleyin beni." dememek için kendimi zor tutmuş olsam da pek bir sevimli geldiler gözüme. Redd! Bir başka onlar..
Kötü olaylar üst üste geldiğinde bir isyankarlık söz konusu olur ya hani, iyi olaylar üst üste geldiğinde ise yeterince sevinemeyip her an her şey bozulabilirmiş gibi hissediyorum. Hayatımdaki her öğenin mükemmel olması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı bilincinde olmaktan mı kaynaklanıyor bu kaygılı insan profili acaba? Bilemedim şimdi. Yavaş hareket etmek istiyorum, adımlarımı sağlam atıp uçurumlardan yuvarlanmak istemiyorum. Sanki düşme hakkım sona erdi, hata hakkım kalmamış gibi. Bir bilgisayar oyunundaymışım da son canımı kullanıyormuşum gibi bir tedirginlik bu bendeki. Bu sefer elime yüzüme bulaştırmadan bir önceki yanlışlarımı da yinelemeden yapmak istiyorum bir şeyleri. En azından deneyeceğim.
Bugünkü selamlarım aynı restaurantta yemek yediğimiz Redd grubuna gitsin o zaman! Yanımdaki masada oturduklarını görünce "Perşembe geliyorum ha, bekleyin beni." dememek için kendimi zor tutmuş olsam da pek bir sevimli geldiler gözüme. Redd! Bir başka onlar..
1 Mayıs 2010 Cumartesi
The Countdown is over.
Ne kadar güzel gülüyorsun sen öyle? Nasıl da küçük bir çocuk gibi heyecanlı heyecanlı konuşuyorsun? Sen konuş durma hiç, konuş ben dinleyeyim.. Sonra kahkahalara boğuluruz seninle, oturduğumuz kafenin koltuklarında. Gülmekten karnıma ağrılar girer benim mesela. Bu arada çok uzun zamandır böyle güldüğümü hatırlamıyorum bak. Sonra ise.. senin parmaklarınla benim saçlarımı aynı karede hayal ettim, hisler ve duygular hayal ettim.. Neden hayal ettim bütün bunları şimdi?
Romantizmin doruklarına ulaşmam nedendir gece gece? Bilmiyorum. İçesim de var mesela. Çok değil bir bira yeter şu an. Müzik ve bira evet. Bu halim beni korkutmuyor değil. Bu tarz düşüncelerim bir hayli zamandır olmamıştı, şimdi heyecanlanmak, hayal kurmak sonra o hayallerin yalan oluşunu bir bir izlemek falan.. "Ne gerek var?" diyor insan bazen üşenip ama gizliden gizliye hayal kurmaktan da alamıyor kendini biliyor musun? Tabi ki biliyorsun.
Detayların gizemli dünyasında kayboluyorum bazen, şöyle bir dolanıp sonra geri dönüyorum. Şu küçük ama önemli tesadüfler çok ilgimi çekiyor mesela. Evet hep böyle ıvır zıvır işlerle uğraşıyorum, yanılmıyorsun. Ha mesela bir de bu güne kadar hiç bahsetmediğim ancak iki yıl gibi bir süreyi kapsayan tarih takıntım.. Msn'de her gün tarih yazardım ben eskiden. Lise 2' de başladım ve üniversite 1.sınıfta terkettim bu takıntımı. Tarhilerle çok içli dışlıydım, her günün ayrı bir önemi vardı benim için. Aslında lise 2 de bir geri sayım sonucu başladı her şey. Tarih yazarsam günlerin daha çabuk geçtiğini fark edip mutlu olurum diye düşünmüştüm. Sonra geri sayım bile bitti, üstünden bir çok geri sayım geçti. Hatta geri saya saya elimizde hiçbir şey kalmadı. Geçen sene birden bire artık çok sıkıldığımı fark ettim tarih takıntımdan ve kesinlikle terk ettim onu. Ben öykümsü, tarih takıntım vardı ancak geçen sene kurtuldum, teşekkürler.
Romantizmin doruklarına ulaşmam nedendir gece gece? Bilmiyorum. İçesim de var mesela. Çok değil bir bira yeter şu an. Müzik ve bira evet. Bu halim beni korkutmuyor değil. Bu tarz düşüncelerim bir hayli zamandır olmamıştı, şimdi heyecanlanmak, hayal kurmak sonra o hayallerin yalan oluşunu bir bir izlemek falan.. "Ne gerek var?" diyor insan bazen üşenip ama gizliden gizliye hayal kurmaktan da alamıyor kendini biliyor musun? Tabi ki biliyorsun.
Detayların gizemli dünyasında kayboluyorum bazen, şöyle bir dolanıp sonra geri dönüyorum. Şu küçük ama önemli tesadüfler çok ilgimi çekiyor mesela. Evet hep böyle ıvır zıvır işlerle uğraşıyorum, yanılmıyorsun. Ha mesela bir de bu güne kadar hiç bahsetmediğim ancak iki yıl gibi bir süreyi kapsayan tarih takıntım.. Msn'de her gün tarih yazardım ben eskiden. Lise 2' de başladım ve üniversite 1.sınıfta terkettim bu takıntımı. Tarhilerle çok içli dışlıydım, her günün ayrı bir önemi vardı benim için. Aslında lise 2 de bir geri sayım sonucu başladı her şey. Tarih yazarsam günlerin daha çabuk geçtiğini fark edip mutlu olurum diye düşünmüştüm. Sonra geri sayım bile bitti, üstünden bir çok geri sayım geçti. Hatta geri saya saya elimizde hiçbir şey kalmadı. Geçen sene birden bire artık çok sıkıldığımı fark ettim tarih takıntımdan ve kesinlikle terk ettim onu. Ben öykümsü, tarih takıntım vardı ancak geçen sene kurtuldum, teşekkürler.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)