30 Nisan 2010 Cuma

Benzetme Yapma!

Bir insan bir insana ne kadar benzer? Ya da aslında benzemez de biz mi benzetiriz? Bu sürekli benzetme yapma meyili nedendir? Yahut her yeni insanı, olayı, durumu vb. hayatımızdakilerden bir öncekine mi benzetiriz ve bir öncekiyle sürekli kıyaslarız? Naparız ya biri söylesin? İşte bugün kafamı feci şekilde kurcalayan soru cümlelerim.. Ya bir insan tipi var benim oldukça ilgimi çeken, yahut da ben bütün insan tiplerinde 'o insan'ı arıyorum. Karar veremedim. Ama bir insanın esprileri, muhabbetleri komiklik çabaları bu kadar benzeyemez bir diğerininkine yahu!

Aslında bu büyük sorunlara yol açabilecek bir karışıklık. Yani biriyle sohbet etmekten, o biri başka bir birine benziyor diye zevk alıyorsanız ne kadar yazıktır. Bir benzeri benim bile başıma gelmişti. Hareketlerimle, davranışlarımla 'başka' bir kıza benziyorum diye birinin ilgisini çekmek, aslında ne acınası bir durummuş lan. Kısacası bu gibi durumlar söz konusu olabiliyor bazen. Birinin gerçekten birine benzemesi, ve benim birini başkasına benzetmem arasında çok fark var. Ayırımı yapmam lazım çok geç olmadan.

Bu aralar beni en en en mutlu eden haber ise, Mü'nün İstanbul'daki stajının kesinleşmiş olmasıdır. En az bir ay burada olacak Mü, bu ne kadar güzel bir olaydır. Tabi şimdiden, beraber tekila içme hayalleri kurmaya başladık. Eh tabi ben de yazı heyecanla bekliyorum bu nedenle.. Artık eğlencenin dibine vurup, yazın tadını çıkartabilirz Mü'yle. O kadar olmasa da, bol bol hasret giderip harbiden eğlenebiliriz. O halde, bu gece,geçen yazı kıskandırırcasına Mü'yle beraber geçirilecek olan güzel bir yazın şerefine içelim hep beraber!

Şerefe!

29 Nisan 2010 Perşembe

Anladın mı?

İnsan anca dengede huzuru bulur. Kusursuz bir dengedir insanı daimi huzurlu kılabilecek öğe. Mesela bir insanın ilkesi benimki gibi "Ya hep ya hiç" olmamalıdır. Ortayı bulmak zordur; ancak imkansız değildir. En küçük bir denge sarsıntısında bir insanın nasıl çöküşe geçtiğini görebilirsin, çok basit. Fazla hüzün, fazla heycan fazla sıkıntı hatta fazla mutluluk, yani her çok'luk ve her az'lık dengeyi bozabilir, anahtar kelime orta'dır ozaman.

İnsan insana ihtiyaç duyar, duyuyor ve duyacak. İnsan yalnızlığa da çok ihtiyaç duyar ama daimi yalnızlık yahut çok sosyal bir ortam değildir ihtiyaç duyulan. İnsanlar ne kadar kötü olsa da, kapılarını açmaya hazırdır birbirlerine.. Bazıları inat edip içeri almamakta kararlı görünse de önce, yavaştan bakarsınız ki aralamış kapısını size bakıyor çaktırmadan.

Yani biz birbirimiz olmadan yapamıyoruz; ama sürekli birbirimizden kaçıyoruz. Birbirimizi sürekli kırıp anlamsızca intikamlar alıyoruz ama sonra dayanamayıp birbirimize dönüyoruz. Anladın mı? Yine bağıracaksın bana, ben de sana küfürler savuracağım sonra ise sana sarılıp ağlayacağım sense bana pişmanlıklarını dile getireceksin. Çünkü biz insanız.

Anladın değil mi şimdi bu kısırdöngülerimizin sebebini?

28 Nisan 2010 Çarşamba

*VotkaÇilek. :))

Günlerden Çarşambaydı,baya uzun bir gündü ve hava parçalı bulutlu oldukça da rüzgarlıydı. S.A ile Ö.G (üniversite öğrencileri)kampüs bahçesinde yürürken, derslerini asmaya karar verdiler ve her şey böyle başladı..
Yok lan bir şey başlamadı; ama yedin dimi bir an, itiraf et hahha.

Harbi dersler ekildi, S.A ile biraz takılmamızın ardından, erasmusta tanıştığım Alman bir arkadaşla, İstanbul ziyareti sayesinde buluşmuş görüşmüş olduk, hoş bir gündü. İnsan bir an kendini hala erasmus gibi hissedebiliyormuş arkadaşıyla karşılaşınca; ancak gerçeğin farkına çok geçmeden de varıyormuş. İyi ki varıyormuş yani.

Çilek'le ilgili bolca anılarım oldu. Hayır çilek sevmiyorum, oturup çilek yemem ııh, ancak Alman arkadaşın bana Dilek diyemeyip Çilek demesi yüzünden baya bir çilek muhabbeti geçti üstüne bir de Akdeniz'de içilen Votka çilekler o muhabbetlerin üzerine pek bir hoş oldu. Votkaçilek, evet. Güzelmiş meğer, ben sevdim, içilir. Böylece votka içebilmeye ve biraların getirdiği ağırlıktan kurtulmaya başlarım belki de. Biraya son ozaman.

Üstüne bir de benim anamın doğumgünüydü bugün, onun kutlamaları falan derken oldukça uzun, güzel ve değişik bir gündü. Bizim bütün doğumgünleri Nisan ayındadır. Ailemden ve arkadaşlarımdan bir çoğu Nisan'da diğer kısmı da Ağustos'ta doğmuş ilginç. Ama Nisan'da doğup kardeşim gibi koç olanlardan uzak dururum, onlara yan gözle bakarım ve uzaktan bakarım; yine Nisan'da doğup anam gibi boğa olanlara biraz daha yakından bakılabilir, koçlardan daha insani olabilirler ancak yine de çok fazla yakınlaşılmaması gereken insanlar kategorisine girerler. Kısaca Nisan'da doğan bir sürü akrabam ve arkadaşım var ama bunlar aynı zaman da benim uzak durduğum insanlar. hmm. Tuhaf lan.

27 Nisan 2010 Salı

Tanıdık,Tanımadık

Tanıdık bir ses duyduğumu sandım; sadece içimden konuşuyormuşum meğer. Bugünlerde tek tanıdık ses, kendi sesim zaten. Kulaklarımla bile reddediyorum diğer insanları. Halbuki bir süre önce bana en uzak, en tanımadık sesti kendi sesim; dış seslere açmıştım kendimi.
Şu an daha iyi her şey, her ne kadar ben ve sesim biraz yalnız olsak da.

Dönsün Dünyam!

Nazara inanır mısınız? Ben inanıyorum saygı değer arkadaşlarım. Bana nazar değdiğine inanmıyorum hayır, bizzat kendim nazar değdiriyorum. Arkadaşlarıma, aileme, kendime hatta size bile nazar değdireceğim büyük ihtimalle. O kadar da korkmayın yahu tamam.
Kendi eşyalarıma nazar değdirdiğim çok olur mesela, gece yattığım yerden perdeme bakar "Ne güzel lan bu perde." diyip sabah o perdeyi yerde bulduğumu biliyorum. Valla durum böyle. Ha bugün aklıma nerden geldi bu nazar konusu? Şöyle ki; bizim apartmanın zemin katında yeni evli bir çift vardı. Geçen hafta bir arkadaşa bahsettim bu çiften işte şöyle şekerler böyle modernler evleri çok hoş, güzel döşemişler, efenim kadın yemek yaparken kocası da ona yardım ediyor falan güzel bir çift görünümü var bu insanlarda, sonra da kendi kendime dedim ki "Ya bir de nazar değdiriyormuşum hahaha ne gülerim lan." Yok abi o kadar gülmedim yeminle bak. Ya tamam ayrıldılar mı boşandılar mı bilmiyorum ama taşındılar. Belki daha güzel bir eve taşındılar ki umudum o yönde; belki de boşandılar. Bugün kendimden biraz daha korktum be arkadaşlar.


Peki peki peki, benim şu hayalperestteki garsonun, arkadaşın bir tanıdğı çıkması ne ayak? Ya bugün böyle 5 kişi kadıköy sokaklarında yürürkene bir de baktık karşıda benim garson. İşte selamlaşacağız falan çok bir heycanlı, yanından geçerken bu bizim arkadaş "Ooo abii naber ya?" diye muhabbete başlayınca şok olduk. Ben vereceğim selamı biraz yuttum, "ehehhe" fln gibi gülümsemeler gönderdim, o kadar. Ama açıkçası o hala bir "garson parçası" benim için. ahhaha.

Günler, aylar yıllar nasıl bu kadar hızlı geçiyor? Hele bu yıl öyle bir geçti ki hiç bir şey anlamadım. Ama zamanın bu akışını ne kadar çaktırmasam da seviyorum, mesela bugün şöyle bir durup bakıp da "Vay be neler neler yaşamışız!" demeyi seviyorum, "Ulan bu sene de hiç bir şey yapmamışız.." demekten iyidir en azından. Ozaman 'Dönsün Dünyam!'

26 Nisan 2010 Pazartesi

UNpast.

Geçmiş sadece geçmişte kalan değilde 'şimdi' yi yaşarken ve 'geleceğ'e doğru yürürken de yanımızda götürüdüklerimizdir. Geçmiş insanı terketmez. Sen de geçmiş'i terkedemezsin. Eğer geçmişle anlaşıp, aranı bozmazsan mutluluğa daha yakınlaşırsın; ama geçmişe yüz çevirdiğin an seni ne 'şimdi' ne 'gelecek' kabullenir, nereye sığınacağını bilemezsin o an. 'Keşke' lerinin de olmaması gerek, çünkü her olan şeyin bir sebebi vardı. Pişmanlıklar sadece seni daha da dibe çeker, oysa şu anda ihtiyacın olan bu mu? Hiç sanmıyorum. O halde sen, biraz geçmişine gülümsemeye çalış en iyisi.

fuck.

İstanbul'a sıkışmış olmanın verdiği sıkıntı.. Gitmek isteyip gidememek. Fare kapanına kıstırlımış gibi hissetmeme sebebiyet veren ev durumlarım.. Bavulunu toplayıp ünlü olmak için İstanbul'a kaçan kız hissiyatı, tek fark ben İstanbul' dan kaçmak istiyorum ha bir de ünlü olmak gibi bir isteğim yok sadece kaçma kısmıyla ilgiliyim. Para lazım be abi. Orta sınıf insanı olmanın kendiliğinden önüme çıkardığı bütün sınırlara fuck ozaman. Yine, para lazım be abi!

NET

Yalova'dan sevgiler getirdim size.. Ankara'dan iş dolayısıyla Yalova'ya gelen halam kuzenim ve yeğenimleydik, akrabacılık oynadık ve mutlu ettik kendimizi, evimize geri döndük sonra. En son feribota bindiğimizde 2oo9 yazıydı ve biz Marmaris'ten dönüyorduk. Garip bir tatil geçirmiştim. Gittiğimiz yer tam bir cennetti; ancak benim beynimle ve kalbimle çok sorunlarımın olduğu bir dönemdi. Hatta acı ama gerçektir ki annemin kullandığı, uyku haplarıyla geçirdim ben o tatilimi sakinleşebilmek için. Neyse ki bir süredir hayatımda kafamı, kalbimi bulandıran sorunlarım uykularımı kaçıran düşüncelerim yok. O yüzden geçen yazı çok iyi hatırlamıyorum, saçma dönemler, yapılan hatalar, İspanya'ya gidecek olmanın verdiği heyecan ve kaygı karışımı, net olmayan durumlar ve iradesizlikler vs.

İradesiz halimden hiç hoşnut olmuyorum, şu kendine güveni sıfır olan, sığınma iç güdüsüyle kararlarını veren Öykü'den. Oysa, bir süredir böyle değilim. 'Güçsüzlük' kelimesini çıkardım lugatımdan, birdaha istesem de kullanamayayım diye. Net değil de hafiften flu olan dönemler beni zorlar, canımı sıkarlar. Her şey net olmalı, belirsizliğe tahammülüm yok. Belirsiz bir durumla karşılaştığımda ne kadar değiştiğimi size anlatamam. Tanıyamadığım Öykü'lerden biri oluyorum o an. Olaylar net olsun, kafam rahat olsun ve kararlar biran önce verilsin isterim.

Üstümde hafiften bir yorgunluk var ama bu sıralar evet. Büyük sorunlar, sıkıntılar olmasa da insanlarla aram yine de hiçbir zaman mükemmel olmadı, olmayacak. Sanki sürekli bir kendimi kanıtlamaya, kötü biri olmadığımı anlatmaya çalışıyorum insanlara. Gerçekten böyle mi yapıyorum yoksa uyduruyormuyum şu an emin değilim; ancak insanlardan yana yorgunum. Bundan dolayıdır ki, yeni insanlara "Merhaba" demek oldukça zor geliyor. "Merhaba" desem, "Naber?" diyecek, "Naber?" desem başka şeyler söyleyecek diye korkuyorum. En iyisi hiç "Merhaba" ya başlamamak gerek diyorum. Belki de bu şekilde çok şey kaybediyorum, emin değilim.

Ama benim ilgimi çeken ve beni şaşırtan bir şey varsa o da şu olaydır; Ankara'da yaşayan orta okul arkadaşınız iki yıl sonra İstanbul'a gelmiştir ve buluşmuşsunuzdur. Kadıköy sokaklarında iki kişi yürürken, karşıdan gelen bir başka orta okul arkadaşı (ki bu insan da yine aynı arkadaş grubunuzdandır) ortaya çıkar. İki yıldan sonra ilk defa buluştuğunuz gün, yine çok sevdiğiniz ortak arkadaşla karşılaşmak çok ilginçtir. Ama ne kadar, ne kadar güzeldir!

25 Nisan 2010 Pazar

Kovalamaca.

Artık kovalamacadan yorulduk, bitkin düştük. Ya kaçıyorduk; ya da biz ebeydik. Ama bu oyun hiç bitmedi, hiç birimiz kazanmadık ama hepimiz yenildik. Kaçanın birden önüne dönüp, ebeye doğru koşacağı günler, kovalamacanın biteceği günler bekledik, olmadı. Ama çok yorulduk, susadık, nefes nefese kaldık. Koşarken düştük, oramız buramız kanadı da iyileştiremedik birbirimizin yaralarını. Dur durak bilmedik, hırs yaptık da gözümüz hiçbir şey görmez oldu. Hangimiz duracaktık?

Galiba duramayacağız. Öyle absürd bir durum oldu ki; kaçan, bana koşmak isteyince bu sefer ben kaçmaya başlamıştım ondan. Duramadık, olmadı. Halbuki çok sıkılmıştık bu koşuşturmadan ama onsuz da yapamıyorduk, monotondu hayatlarımız.

***Hayatım böyle bir koşuşturmacayla gözlerimin önünde sürüp gidiyor ben ise durduramıyorum. Oyundan çıkamıyorum mızıkçı diyorlar, devam etsem düşmekten korkuyorum. Yarabandım da kalmadı artık.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Mü'ye.

Sadece şarabımızı alıp gidelim sahile, kumlara. Mevsim yaz, sahil sıcak, şarap güzel. Hiç paramız olmasın, teknolojiden bir hayli uzak olalım lütfen. Cep telefonu mu? O da ne! Düşünürüz, düşünürüz sonra kitaplarımızı okuyup yine düşünürüz. Üstümüzde birer parça kıyafetler, bulabileceğimiz ucuz yemekler.. Ama her daim şarabımız olsun, olur mu? Bütün eşyalarımızı satalım, fazlalık istemiyorum. Maddeler, objeler ve eşyalar diğer insanların olsun, ben maneviyatımızı alıp gidelim derim, ne dersin? Artık biraz ruhlarımızı doyuralım mesela. Sokaklarda bir daha belki hiç görmeyeceğimiz insanlarla sohbet edelim, konuşalım,konuşalım, düşünelim, okuyalım. Hesap vermeyelim kimseye, hesap sormadan kimseden.. Ruhlarımızı bunaltıp kirleten her şeyden uzak duralım. Kendimize yoğunlaşalım. Ama bir de şarabımız olsun ki sahilde güneş batarken içeriz karşılıklı. Haydi, kalk gidelim uzağa. Geri döneceğiz tamam ama bir süreliğine gidelim buralardan. Lütfen realistik düşüncelerini bir kenara bırak ve bana katıl. Her şey çok güzel olacak, şarabı aldın değil mi?

Mü'ye.

23 Nisan 2010 Cuma

mission accomplished.

Her insanın hayatımda bir rolü, görevi olduğuna inanmışımdır. Çünkü hepsi bana bir şey öğretti bu insanların. Kimisi, dost olmayı kimisi kandırmayı kimisi kötülüğü.. Birileri aşık olmayı, birileri terk edilmeyi bir diğeri aldatmayı öğretti. Bazılarının hayatımdaki rolleri çok kısaydı belki bir saatlikti, oysa bir diğeri hayatımda on iki yıldır vardı ve daha da olacaktı. Hepsi ama hepsi bir şey öğretti. Hayatımdaki insanların hiç biri tesadüf eseri çıkmamışlardı benim sahneme, önceden belirlenmiş rolleri vardı onların.

Ben de aynı şekilde birilerinin hayatlarına girip, birilerininkinden çıkıyordum bazen kolaylıkla bazen çok zor. Eminim insanlara bir şeyler öğretiyordum. Onları üzüyor, kızdırıyor onlarla kavga ediyordum, diğer yandan onlara arkadaşlığımı, kardeşliğimi dostluğumu yahut sevgimi veriyordum.

Öyle bir insan vardı ki, hayatımdaki rolü çok kısa olmasına rağmen önemli bir şey öğretti.. Beni sevindirdi ve bana iyi geldi o insan. Sonra çıktı gitti, ben ona kızmadım bile. Görevini bitirdi ve gitti, teşekkür borçluyum. Belli mi olur belki bir gün yine bir oyun sahnesinde karşılaşır rollerimizi canlandırmaya devam ederiz.

21 Nisan 2010 Çarşamba

I will make you hurt.

Acı, hala hissedebildiğimi gösterdiğine göre iyi bir şeydi demek. Acıdan kaçmak, kurtulmak gibi bir durum söz konusu olmamıştı ve olmayacaktı. Çünkü asıl mesele acıya katlanabilme yetisindeydi zaten. O zaman, kendime güvendim yeniden ve gücümü hissettim en azından bir şey hissedebildim.

Acı olmadan gelen başarıyı, mutluluğu sevmiyordum zaten. Zor olmazsa bir şeyler, değerleri azalıyordu gözümde, ben zora alışmıştım ve bundan sonra hep zoru seçecektim belliydi. Zorluklar karşısında ayakta durabilme becerisidir bana yaşadığımı iliklerime kadar hissettiren. E Nietzsche boşuna mı demişti "Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir" diye, halbuki nihilizmi de hiç benimsememiştim bak, ilginç.

Yoga derslerinde yaptığımız da, acı çekmekten başka bir şey değildi. Acı veren hareketleri yapıp nefes alma tekniklerimizle acıyı duymamaya çalışıyorduk, kendimizi güçlendiriyorduk yani.

Hem manevi hem de fiziksel güç veriyordu acı bana git gide.. Hissedebiliyordum artık, çok güzeldi.

Şimdi ise ben senin canını acıtacağım ki sen de hisset.

20 Nisan 2010 Salı

Otobüs.

Bana kalırsa otobüs beklerken ve otobüs yolculuğu sırasında geçen zamanlar bir başka önemlidir insan hayatında. Günde en az 2 saat gibi bir süre geçiriyorum otobüs duraklarında. Ama boşa giden zamanlar değiller, hani bazı insanların en parlak fikirlerinin geldiği yer yahut da en sakince düşünebildikleri yerler tuvaletlerdir ya, işte benim için o mekanlar otobüs durakları ve otobüsler. Tamam hani otobüs tıkış tıkışsa arkanızdaki adam sizi rahatsız edecek kadar sokulmuşsa pek sağlıklı düşünemezsiniz.. Ancak otobüsü beklerken ve özellike otobüste oturuyorsam işte benim düşüncelere boğulabileceğim zamanlar gelmiş demektir. Çünkü yollar, otobüsteki insanlar,şu başımı dayayıp 'uzaklara dalan insan' moduna girdiğim camlar, yolculuk sırasında dinledğiniz müzik ve daha bir çok öğenin aklınıza getirebilecekleri sınırsızdır.

Eğer yağmurlu bir sabaha uyanmışsanız, tıklım tıklım gelen o otobüse binmek zorundaysanız,otobüsün içindeki oksijen miktarı azalmış ve trafik iyice yoğunlaşmışsa hele bir de Mp3ünüzde tesadüfen Mfö'den "Bu sabah yağmur var İstanbul'da" adlı parça çalmaya başlamışsa ve gerçekten de günler dayanılmaz olup şarkılarda düşünmek size hiçbir şey getirmiyorsa ozaman yaşadığınızı, varolduğunuzu daha bir iyi anlıyorsunuz.Hayırlı günler.

Dos and Don'ts

Amma uzun günler yaşıyorum. Tam işten eve yorgun gelmiş eline televizyon kumandasını alıp koltukta uyuklayan kocalar gibiyim yani. İspanyolca kursuma borçluyum bu yorgunluğu gerçi normalde 8de evde olabilecekken Cervanteste yaşanan sıkıntılar nedeniyle 10da varıyorum evime. En azından varıyorum yani.

Yılışık insanları sevmiyorum blog. Daha merhaba deyip elimi sıkarken ki güşülünden anladım ben onun ne mal olduğunu. Mütercim-Tercümanlık okuduğumu söylediğimde 'güzel de kızsın simultane tercümanlık yakışır sana' demesiyle ona korkarak bakmamı sağladı. Yok abi yılışık olmayın. Hemen yavşamayın bari biraz sabredin be! Böyle insanlar korkutuyor bak beni. Gerçi latin dansı yaptığını öğrendiğimde ilgimi çekmeyi kısmen başarmıştı ne yalan söyleyeyim, hatta bir kaç figür bile gösterdi yılışıklığına yılışklık katmak için. Bu adamı her salı ve perşembe görecek olmaktır beni şu anda korkutan. "Uzak dur!"

Yeni bir insan tanımak çok zor geliyor bazen. Hani alıştığımız, her davranışını bildiğimiz, ne konuşacağını kestirdiğimiz insanlar vardır, arkadaşlar, eski dostlar hatta eski sevgililer ki bundan dolayıdır ne zaman başımız sıkışsa ne zaman yalnız, korumasız hissetsek bu insanlara sığınırız. Ama işte öyle bir dönem gelir ki, artık eskilere sığınma zamanları geçmiştir ve mecbursunuzdur yeni insanlara. Tanımaktan korkmamak gerekir o an, sabretmek dayanmak gerekir, e benim de yapacağım tam olarak budur.

Beyoğlu'nda bir pasajdan içeri girip de karşılaşacağınız çaybahçesinde oturup çay içip sohbet etmek huzurdur. Ne güzeldir. Huzur kavramı kişiden kişiye farklılık gösterse de herkes ister hayatının huzurlu olmasını. Gerçi ben arada o huzurdan bile sıkılabilen bir insanım ama.. Biliyorum. Çabuk sıkılan, çabuk tüketen bir insan oluveriyorum bazen. Yapmamak lazım. Yapmamam lazım. Belki daha çok olgunlaşmaya ihtiyacım vardır. Vardır.

19 Nisan 2010 Pazartesi

hola.ke tal !!??

Yine bir doğumgününü acısıyla tatlısıyla geçirmiş bulunmaktayız, birdahaki doğumgünlerinde görüşmek üzere.
Artık görüştüğümüz çok fazla akrabımızın olmaması nedeniyle(iyi mi kötü mü tartışılır) doğumgünlerini dışarıda kutluyoruz, sanırım. Bizim kutlama merasimlerimiz çok ünlüydü aslında, yıllardır süregelen alışkanlıklarımız vardı. Ne gibi? Tabiki yemek yemek gibi. Kutlama olacağı gün sabahın erken saatlerinde anne anneanne gibi büyükler börekti çörekti pastaydı hazırlıklara girişirlerdi. Akşam akrabalar toplanır, bunları bir güzel hatta patlayana kadar yerdik. Artık kimimiz kimsemiz kalmadığından dolayı öyle pek çörek börek işlerine girişilmeyip dışarıda 4-5kişi olarak kutlanıyor doğumgünleri. Eh bu da bir şey.

Sonunda yarın büyük hevesle beklediğim ispanyolca kursum başlıyor. Yine devam ispanyolca öğrenmeye. Zaten şimdi ispanyolcayla aramda olan büyük aşkı anlatmaya başlasam saatler sürer en iyisi hiç başlamamak.. Yarından itibaren biraz daha yoğun bir hayata merhaba diyeceğim. Bir açıdan çok çok iyi olurken, sosyal hayatım açısından pek hoş olmuyor tabi. Olsun,yoğun hayat iyidir ve bana bu hayat şekli lazım zaten.

Bazı olaylar olur ki insanı şaşırtır, hiç beklemediğiniz şeylerdir.. Eski bir dostun çıka gelmesi, hiç ummadığınız bir şeyi hatırlaması mesela. Ne hoştur, ne güzeldir. Hayata güzellik katan küçük ayrıntılardan bazılarıdır işte bunlar. Ayrıntıları korumak lazımdır.

*Based on a true story.

Öncelikle, günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapmayı arz ederim. Bugün kardeşimin doğum günü. Kardeş başka bir şey. Kimseye benzemez, kardeş. Paylaştıklarımız ve paylaşacaklarımız çok başka. Kavgalarımız ise bir o kadar zevkli. Ben kimseyle kavga ederken böyle zevk aldığımı hatırlamıyorum, hatta zevk aldığımı hatırlamıyorum haha. Önümdeki örneklere bakarak söyleyebilirim ki; kardeş ne yaparsanız yapın sizi bırakmaz diye bir şey maalesef yok. Evet, önümdeki neredeyse bütün örnekler bunu gösteriyor şu anda. Ama ben kardeşimle böyle olmayacağım. Yaşananlardan ders almak diye buna denir herhalde, aferin bana ozaman.

Bu arada karar verdim, eğer ilerde bir gün evlenip de yuva sahibi olursam ben de benim ana babamın yaptığı gibi pazar günlerini 'Aile Günü' olarak belirleyeceğim. Hatta bu benim herkese önerim olsun. Bunu yapın, yaptırın. Hele bu yaşlarda annemi babamı çok seyrek gördüğüm günlerde şu Pazar günleri bana çok iyi geliyor. Eskiden kızdığımı bile haıtrlarım, 'ya aile günü de neymiş saçmasapan' fln diyerekten; ancak meğer o kadar güzel bir şeymiş ki. İlerde hatırlansın bu sözler rica ederim!

Merak ediyorum da herkesin hayatında bir Türk filmi ayrılığı yaşanmış mıdır? Ne demek Türk filmi ayrılığı/terk etmesi/terk edilmesi.. Daha önce Türk filmi aşklarına bayılıdığımı söylemiş olacağım, hatta öyle aşklardan bir adet de bana lütfen, demiştim. Ancak rica ederim bir türk filmi terk edilişi daha görmeyeyim. Yine belli repliklerimiz var tabi bu ayrılık sırasında. Mesela, "Sorun sende değil bende.. Sen masumsun bense kötü." Yahut sıkça tekrar edilen ve sırf anın telaşını azaltmak için uydurulmuş hiç bir gerçek payı bulunmayan, "Şu anda bana kızıyorsun ancak ilerde bana teşekkür edeceksin." cümleleri.. Bak bak, teşekkür edecekmişiz!? Bu ne küstahlıktır? Ne kendini bilmezciliktir? Ne hem suçlu hem güçlü olmacılıktır?? (iyice Tatlı Hayat'taki Haluk Bilginer'in oynadığı İhsan karakteri gibi konuştuğumu da farkettim bu arada) İşte bunun gibi, ben sana layık değilim zaten'ler, benden daha iyilerini bulacaksın'lar.. Elbette onlardan iyileri vardır; fakat ya diğer karakter daha iyisini aramıyorsa?

İşte, adam gibi çıkıp "Arkadaş ben senle mutlu değilim, denedik olmadı haydi eyvallah" diyecek adamı alnından öpmek gerekir. Kız kırılacak diye düşünüp ayrılmayı bile eline yüzüne bulaştıran insanları ise kınamak gerekir, çünkü illa ki kız kırılacaktır. Ha benim örneğimde türk filmi replikleri kurup saçmalayan karakter erkek; masum, suçsuz, ilerde erkeğe teşekkür edecek olan karakter ise kızdır çünkü örneklerim gerçek hayattan alıntıdır. Tam tersi olmaz mı? Tabi olur. İşte ozaman da kız 'güzel olduğu kadar da küstahtır'.

*Based on a true story and to be continued.. haha.

18 Nisan 2010 Pazar

Obsession.

Yoga.. Hayatımın ilk yoga dersine girdim bugün. Tam spora başlayacakken duyduyuğum yoga dersinin anonsuyla 'yaa ben de yoga yapmak istiyorum' diyip koşaraktan girdim yoga dersine. Çok zordu,evet. Çok ağrılar acılar çektim ki zaten özellikle acı veren hareketler yapılıp o öğrenilmesi bile zor olan nesef teknikleriyle de acımız unutmamız, hissetmememiz amaçlanırmış. Tabi ben o acıları hissettim. Hele kafasının üstünde 2 dakika öylece durum 'hoommm' layan hocayı görünce korku dolu gözlerle bakmış olacam ki, hoca 'sen daha yenisin sakın deneme bunu' deyiverdi. Sağolsun. Ancak itiraf etmem gerek ki çok sevdim ben yogayı bundan sonra her dersine severekten ve biraz da korkaraktan katılırım. En sevdiğim kısmı ise sonunda sadece uzanıp nesef alıp verip, kötülükler dışarı iyilikler içeri yaptığımız kısımdı. Kötülüklere elveda dedik hep beraber, haydi bakalım.

Yoga dersi bitince sırada latin dansı dersim vardı. Nasıl bir sevgidir bu bendeki. Salsa, özellikle bachata yaparken kendimden geçiyorum. Bir farklı hissediyorum, gözüm dünyayı görmüyor. 'Ben' i hissediyorum. Ben o dans eden kızım evet. Bambaşka bir şekilde güvenli ve iyi hissediyorum, çok ilginç. Zaten dans ettiğimiz parçalardan hiç bahsetmiyorum, 'Spanish Girl' gibi beni benden alan parçalar, onlar. Bachata' nın ardından hocamızın birden 'evett şmdi biraz sirtaki çalışalım' demesi beni önce şaşırtıp daha sonra sevindirdi. Ben sirtakiyi çok sevdim. Ya ben zaten severdim yunan ezgilerini de dansı da çok bir hoş oluyormuş. E bundan sonra sirtaki derslerine de devam tabi.

Spor salonundan çıktığımda, yorgunluktan ölmeme rağmen acayip bir huzur ve mutluluk içindeydim, ne güzel. Bütün günümü orada harcadım iyi de oldu. Günler böyle akıp geçiyor. Zaman da su misali bu arada canım. höhö.

**Şimdi uyuyacağım. Uyumadan önce bak buraya yazıyorum, eğer bu gece de dünkü gibi bir rüya görürsem artık psikoloğa gitme fikrimi tekrar gözden geçireceğim çünkü bu ciddi takıntılarımın olduğuna işarettir. Yarın göreceğiz.

17 Nisan 2010 Cumartesi

still non-sweet dreams.

Bizim lise, lisedeki herhangi bir sınıf, yıl başı partisi, içen ve tabiri caizse resmen sıçan insanlar sarhoş olup ona buna sataşanlar, ve kenarda durup bu sıçan insanları izleyenler. Korkmayın, rüyamdı bu benim. Çok rahatsız edici bir rüyaydı kendisi. Kabus desem hayır aslında o kadar korku öğesi barındırmıyor içerisinde. Bu korku öğeleri de değişiyot tabi zamana, insana göre. Mesela rüyamdaki bir arkadaş aslında benim fobim. Evet, o insanı görünce eğer ortamı terk etmek istiyorsanız, hatta mümkünse görmemek istiyorsanız ki çoğu zaman mümkün olmuyor, işte o insan artık bir fobi haline gelmiş demektir. Yazık bana. Neyse, işte böyle bir rüya, saçmalayan insanlar ha bir de komiktir ki ben o insanların arasında çok ayık ve çok aklım başımda görünüyordum. Ve hatta saçma sapan insanlara sarhoş bakıcılığı yapıyordum. Yok artık, hhaha. Bir de üstüne, bir arkadaştan gelen "nerelerdesin sen yahu" mesajı. İlginç olan bu mesajı uyandığımda facebook'umda harbiden bulmam oldu. Ne yani şimdi rüyanın geri kalan kısmı da gerçekleşecek mi!?? Öyleyse ben kaçıyorum bay.

Garip bir haftaydı blog. İçkiye doydum diyebilirim. Bir de Moda'ya. Üst üste iki gün Moda'da oturunca artık 'eh yetti' havasına girebiliyormuş insan; ancak merak etmeyin ben Moda'yı bir gün görmesem özlerim. İnsan tanımayı severim bak, yeni arkadaşlar vs. ama şu bir yere davetli olduğu ortama sürekli başka arkadaşlarını da getirme muhabbeti de nedir yahu? Bak arkadaş, bir yere davetliysem, başkasına sormadan insan çağırmayı sevmem, çağıranı da sevmem. Bu böyle bilinsin e mi. Bozuşmayalım sonra.

İnsan değişir mi değişmez mi. S.A. ile yapılan bir açık oturum sonrasında yine de uzlaşamadık. Ben değişir dedim o ise değişmezi savundu. Hala arkasındayım fikirlerimin insan değişir. Her şeyin değiştiği gibi insan da değişir. Çünkü öğreniriz ve değişiriz. Zamanlar, mekanlar değişirken insanların değişmeyeceğini düşünmek ne kadar sağlıklıdır? İnsan 7sinde ne ise 70inde de odur muhabbetiyle çıkmayın yola, hayır.

Bugün de bol sporlu ve latin danslı bir gün olacak umuyorum. Ve şu rüyamdaki insanların hiçbirini görmek istemiyorum. Eğer görürsem zaten erdiğime inanacağım artık ne okumaya ne çalışmaya ihtiyacım kalmamış demektir. Aaa bu iyi olurdu lan,höhö.

15 Nisan 2010 Perşembe

"Şarabın gazabından kork; çünkü fena kırmızıdır" derdi hep.

Moda. Şarap. Evet tam kıvamımdayım bugün blog. Türkiye'ye geldiğimden beri şöyle keyfile Moda'da oturup da içememiştim yahu. Bugün yaptık ohh, mis. "O son şarabı içmeyeydim" cümleleri vardır hani.huhhaha. ben de çok kurarım bu cümleleri. Yok arkadaş o son şarabı yahut birayı da içmesen sen yamulacaktın zaten bari bırak suçu güzelim şaraba atma lan! Bütün suç son kadehin mi? Ondan öncekilerin hiç mi etkisi yok? Bırak bu işleri Öykü, bırak!

Neyse efenim kısaca bol Moda'lı hoş bir gündü, bugün. Gerçi spora gitme amacıyla çıkmış olmama rağmen evden, şarabın oyununa geldik ya neyse yarın yapacağız sporumuzu. Şarap içilirlen yapılan muhabbetler çok bir hoştur, zaten çimen, deniz varsa nasıl hoş olmayabilir o muhabbet sorarım? Hoştur, hoştur.

Dün sabah Kenan İmirzalioğlu tarafından uyandırıldım blog. Evet lan ciddiym, yalan atmıyorum. Aradı bu tamam mı önce yüzüne kapattım uykumu böldü diye, sonra yine arayınca açtım bu sefer. Ya konuşuyor işte aman canım hayatım falan dedim Kenan kes, uzatma olaya gel. Efenim meğer bunun olayı ikimizin de Pepsi kullanmamızmış falan. Tabi kapattım suratına ben Kenan'ın. Ha bugün nasıl uyandım hemen anlatayım, Burcu diye bir arkadaş sayesinde artık kimse o. Neyse bir çocuk arıyor, Burcu da Burcu diye tutturuyor, dedim Öykü'yüm ben, Burcu da yok hani falan, ııh illa Burcu'yu istiyor dedim aga yanlış aradın sen hadi eyvallah öylecene kapattık telefonu. Adama inandıramadım yahu Burcu olmadığıma.huhua. O an Burcu olmak istedim yani blog, o kadar bak.

Bu arada dün Moda sokaklarında bisiklete binme keyfimden de bahsetmeden edemeyeceğim. Nasıl bir zevkti o ya. Çok hoştu, çok. Moda ile bisiklet birleşince çok güzel oldular, vazgeçilmez oldular. Ha geröş suratıma patlayan su balonu kısmı pek de eğlenceli değil di şimdi doğruya doğru.. Çocuktur yapar deyip geçiyoruz artık ne yaparsın.

Havanın güzelleşmesi, içimizdeki bu kıpırtılar git gide artsa ve her şey çok güzel olsa??? Olur.

13 Nisan 2010 Salı

¿Who the hell are you?

Uzak, sakin hatta mümkünse deniz kenarında bir kasabaya gidip bir süre orada kalıp kafamı dinlemek, insanlardan uzaklaşmak bedenen ve ruhen yalnız kalıp yenilenmek isterdim. Belki yapabilirim belli mi olur.

Hayır, farkettim de isimlerde boğulmuşum ben. O kadar çok isim dökülmüş ki dilimden, o kadar çok isim geçmiş ki aklımdan.. Kendimden korktum bir an. Hepsinden soyutlanmak istiyorum.Gitmek istiyorum, tek konuştuğum kişi kendim olayım mesela. Çimlere uzanıp çok uzun bir müddet gökyüzünü izlemek istiyorum, tek başıma.

Arkadaş güzel şey, iyi şey. Ama bazen öyle bir an gelir en sevdiğiniz insanlardan bile uzak kalmak istersiniz ya da ailenizden mesela. Ben en iyisi sırt çantamı takıp gitmek istiyorum. Belki o zaman biraz sakinleşirim, bu aceleyle akan hayatımdan sıyrılırım biraz. Günler öyle bir geçiyor ki. Zamanı,saati, hafta sonlarını ayları karıştırdım. Ben sanki biraz geçmişte kaldım. Günümüze yetişemedim de bocalıyorum arada.

Nerden çıktı yine bu zamana, kendime olan isyanlar bilemedim.. Kısır döngü gibi kendimi yaşıyorum. Ben tam olarak bir kısır döngüyüm içimde. Aynı duygular düşünceler zamanla dönüp dönüp geri geliyorlar. İlerleyemiyorum sanki, yerimde sayıyorum kaç zamandır. Sorunum, hiç bir sorunumun olmayışıysa harbiden kendimle çok büyük kavga edeceğim bu sefer. Ne bu kendini bilmezlik canım!? Ne bu yetinmeyi bilmezcilik? Aç gözlülük vs.

Hayır efenim, maalesef elimdekilerin değerini anca bir şeyler kaybetmeye başlayınca anlıyorum. Umarm bu sefer kaybedeceğim şeyler çok büyük olmaz.Evet, maalesef böyleyim ben.

11 Nisan 2010 Pazar

"miş-mış-muş"

Kadıköy'ün sokakları eskidir, güzeldir sevilir. Kkadıköy'de çok insan görürsünüz, çok tanıdıkla karşılaşırsınız, ünlüler vardır falan orda. Bugün tam 3 ünlü gördüm mesela, sanatçılar basar bazen Kadıköy'ü. Hiç beklemediğiniz eski bir arkadaş herhangi bir köşe başından fırlayı verir ki zaten hissedersiniz aslında orada olduklarını.

Bazı karşılaşmalar çok hoştur, insanlar mutlu olur sevinilir, "aa nerden çıktın sen ya ne güzel sürpriz bu böyle" cümleleri kurulur; bazıları pek anlamlı karşılaşmalar değildirler hatta kimi zaman görmezlikten gelirsiniz. "Ya şimdi git selam ver, sahte sahte gülücükler amaan" diye düşünerekten. Bazen uzun zamanlar girmiştir görüşmeler arasına, karşılaşırsanız yolda güçlü bir etki bırakır üstünüzde, pek gerek olmayan karşılaşmalardır onlar. Ama Kadıköy'de hayatınızdaki insanların bir çoğuyla ama yüksek oranda bir çoğuyla karşılaşrsınız bu açıdan mahşer yeri gibidr Kadıköy. Ama hesap vermeniz lüzumlu değildir o anda.

Mesela bazen risk almalı insanlar ki ben sevmem riskleri. Düzenim, dengem bozulsun istemem. Ama demek ki arada almak gerekliymiş çok kötü sonuçlar doğurmayabiliyormuş riskler. Hayatınıza değişik güzel tatlar katabiliyormuş. Ama her an risk alarak yaşamak da oldukça riskliymiş.

İnsan tanımak zormuş. Yıllarca tanıdığınız bir insanı bile birden bire tanımadığınızı farketmek gibi bir durum söz konusuyken yeni baştan bir insanı tanımakla uğraşmak çok yorucu olabilirmiş, insan "ne gerek var şimdi" moduna girebilir ve yaşamaya üşenebilirmiş. Ama aslında denemeye de değermiş.

Hayat bazen insana kısa sürede çok şey öğretirken uzun vadede çok boş görünebiliyormuş.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Peki ya ucundan bile tutmasak?

Vize bitiminin ardından uzun bir süre de içmemiş olmanın verdiği heyecanla soğuk soğuk içilen bira.. oh. Huzura erdi ruhum sanırsam. Mutluluğu buldum o an. Tamam abartıyorum, artık benim iyice bir alkolik olduğuma inanacaksınız. Hayır değilim. Geçen gün de öğle dedim çocuğun tekine. Bu facebook'un saçma sapan olan ancak yine gaza gelip katıldığım gruplarından birinden bir çocuk çıktı geldi.. Grubun adı 'Alkolizm' tamamen geyik amaçlı kurulmuş bir grup kendisi. Neyse efenim, bu ismini vermek istemediğim arkadaş bana 'Gerçekten alkolik misin? Yoksa geyik için mi girdin gruba?' diye mesaj atmış, ben de cevapladım'Hayır alkolik değilim' diyerekten. Meğer bu arkadaş 2 yıldır alkolizmle mücadele verip kendine de bu yolda bir arkadaş aramaktaymış; ancak ben o arkadaş değildim tabi. Böyle garip şeyler oluyor bazen.

İnsanın prensiplerini çiğneyip geçmesi, bazen bile bile yapılan bir yanlıştır. Evet, evet bazen bile bile yanlışlar yaparız hani annemiz aslında "yapma çocuğum" demiştir. O "yapma" dedikten sonra artık daha çok yapasımız gelir.Heh işte tam olarak ondan bahsediyorum.

Yaramaz bir kız çocuğu gibi hissediyorum.Bile bile yanlış yapmak şu anda çocuk oyuncağı gibi gözümde. "Amaan ya n'olacak" cümlesini pek sık kurmam ben, bana kalsa "çok büyük, kötü şeyler olacak" diye gider o cümle. Biraz değişip rahat-mış gibi yaşamak istiyorum mesela. Sonra üzülmek de istemem, geçmişimden pişman olmak pek tarzım değildir mesela. Geçmişimi de sevmeyi bilirim. Gelecekteki olaylara şüphe ile yan yan tehdit edervari bakarken geçmiştekilere daha bir sempatiyle daha bir Polyana gözüyle bakarım. Geçmişle barışık olmak önemlidir benim gözümde ve geçmişte halledilmemiş durumlar varsa insan geleceğe geçemez bir türlü, aklı geçse kalbi geçmez kalbi geçse aklı geçmez falan. En iyisi hep birlikte geçmek değil mi ama parça pinçik takılmaya ne gerek var. haha.

İspanya'dan dedikodu haberleri gelirken, ben bilgisayarımın karşısında eskiden benimde içinde var olduğum oyuncak bir dünyayı izliyorum sanki. Oyuncak gibi insanlar. Oradaki hayat şu anda benim için eski bir oyun gibi. Ne garip. Geçen dönemki ortamımızın bozulmuş olması, bazı kavgalar, tatsız durumlar, yeni filizlenen ilişkiler.. Yine iyi ki şu anda sağ salim, huzurlu evimdeyim dedirten durumlar kısaca. Orada olsaydım tamam belki daha 'eğlence' dolu ancak bir o kadar da zor olacaktı hayat. İnanın şu anda ev arkadaşı sorunları olmadan sakin, sessiz evimde oturuyor olmanın huzurunu hiçbir şey veremez.

S.A ile yapılan muhabbetler güzeldir, çünkü farklıdır. Bence S.A sıradan bir insan değil. Uyuz, garip ve dürüst bir insan. Hayata dair cevaplamayı çok sever, siz sorun o cevaplasın, güzel cevaplar hem de. Bana kalırsa o, 'ucundan tutarak' yaşama felsefesinde uzmanlaşmış, bu yaşam şekline alışmış bir insan evladı. Şu benim hep bahsettiğim olmak isteyip de olamadığım insan belki de S.A. Bilemedim şimdi. Ancak, Körü'nün de dediği gibi kişilik meselesi bu, ben hiçbir zaman öyle biri olamayacağım. Ben öyküyüm işte öykü olarak kalacağım.

Ve zaten anladığımız kadarıyla S.A'yla çektiğimiz acı oranımız da mutluluk-mutsuzluk oranımız da aynı, o zaman fark nerede ki? Hayat tarzı pek farketmiyor azizim, insanın içinde olacak mutluluk..MUT-LU-LUK.

7 Nisan 2010 Çarşamba

the reason why.

Bak bugün aklıma hangi sahne geldi...

Sabah 4 e geliyordu saat. Çok içmiştik. Şu herzamanki barlardan birinden çıkıyorduk. Arkadaşlar nerdeydi? Hatırlamıyorum. Herkes bir yerlere kaçışmıştı. Evlerine dönenler olmuştu. Harbi hatırlamıyorum pek net. Kafam iyiydi; ancak bardaktan boşalırcasına yağan yağmur kendime getirmişti beni. Sana da söylemiştim, "yağmurda yürümeyi çok severim ben" diye. Onun üzerine zaten yürümeye başladık o yağmurda, üstümüzde incecik giysiler,sırf centilmenlik olsun diye verdin ceketini e ben de izin verdim centilmenlik yapmana oysa sen de üşüyordun. E bu da sarılarak yürüme bahanemizdi bizim o güzel sokaklarda. Ne güzel bir şehrdi o öyle. Hele o saatte ve yağmurla ıslanmışken.

Sen çok konuşuyordun herzamanki gibi. Sonra benim telafuz yanlışlarıma takılıp saatlerce alay ettin. Önce çok kızdım, daha sonra alıştım sana. Ben de eğleniyordum artık senle birlikte. Hatta ben de seninle alay ediyordum şu aslında hayran olduğum İngiliz aksanınla.

Sonra kaybolduk o şehirde. İnan umrumda değildi kaybolmak. Biliyorum senin de umrunda değildi o an hiçbir şey. Hatta mutlu olmuştum sanırım, kaybolmak yağmurda seninle daha çok yürüyebilmek demekti. Bu durum benim için pek hoştu.

Bambaşka bir ülkenin herhangi bir şehrinde, bambaşka bir ülkeden gelen biriyle el ele yağmurda yürüyüp bu kadar mutlu olacağıma inanamazdım, dedin. Ben de inanamıyordum aslına bakarsan. Vücudumzdaki alkol oranının da etkisi büyüktü o anki mutluluğumuzda tabi. Ama güzeldik, iyiydik gerisinin ne önemi vardı?

Hayır, iki insanın sadece öylesine, tesadüf sebebiyle bir araya geleceğine inanmam ben. Her şeyin bir nedeni vardı.

Sus

Şimdi sus! Ama birden bire sus. Öyle yavaş yavaş alçalmasın sesin, aniden sus ki daha az acı versin susman bu sefer. Zaten hiç sesinle tanışmamışım gibi.. Daha önce sesini duymamışım, konuşmalarını,bana söylediğin şarkını dinlememişim gibi hissetmek istiyorum artık. Kahkahanı duymamış olmayı dilerdim. Kahkahanda bile bir gariplik vardı çünkü. Ne kadar güzel bir kahkahaydı o öyle. Ama garipti, senin gibi.

Ne diyordum.. Susacaksın değil mi? Sesini dinlemekten kendim konuşmaz olmuşum artık, düşüncelerimi bile duyamaz olmuşum, sen şarkı söylerken. Sesinden uzaklaşmak çok acı,evet. M.Alanson duysa üzülürdü bu duruma. Yok, ona ne yahu? Sesinden mahrum kalan benim. Sesinden mahrum kalacağım gibi, kurduğum hayalden de mahrum kalacağım ya da şarkılardan ve şiirlerden. Senden mahrum kalmak pahalıya mal oluyor yine. Yüzde yüz zarar etmişim her seferinde, haberim olmamış tabi ben senin sesine konsantre olmuşken.. Ama bu sefer sonsuza kadar sus. Sesinle başa çıkmaya mecalim kalmadı benim. Sus ki, kendimi duyayım, yeniden hissetmeye başlayayım.
...

Sonra sen sustun. Teşekkür ederim.

Ve ben de gözlerimi açtım.

6 Nisan 2010 Salı

Ses

Bana bir şarkı söyle yine. Mfö'den bir parça olsun. Sesin çok güzeldir senin. Çok severim sesini. Sen bir şarkı söyle Mfö'den ben dinleyeyim, dinlerken hayal kurarım elbet, elimde olmadan biraz da. M.Alanson kadar olmasa da sesin güzeldir senin. Sesinin tonu, tınısı ve tokluğu güzel. Sen şarkıyı söyle, ben de mırıldanırım belki o an. Başka bir mekan hayal ederim, başka bir dünya. Başka insanlar. Başka hayatlar..

Şiir de oku bana. Şiir, ne güzeldir.Sesin ne güzeldir. Sen ne güzelsin! Şiirde saçma sapan aşklar olsun, saçma sapan ayrılıklar terk edilmeler olsun. Her şey saçma sapan olsun. Saçma sapan yaşamak istiyorum. Şiir çok hüzünlü olsun ama ben üzülmeyeceğim bu sefer. Sadece bir şiir değil mi en nihayetinde?
"Hayır, değil." dersin.

Hayal ediyorum ben de bu arada.. Hafiften serin bir yaz akşamı. Loş ışıklar. Bir de senin sesin kulağımda. Sen sadece konuş.. Ben dinlerim. Ne mi konuşasın? Farketmez sadece konuş. Ben sesini dinliyorum zaten.

Sen en iyisi bir şarkı söyle bana ama Mfö'den olsun lütfen. Zaten en iyi Mfö'den söylersin. Sen şarkı söylemeye bir başla sonrası rüyalar, rüyalar..

Şimdi gözümü açmak zorunda mıyım?

biraz uyku, biraz duygu.. bütün istediğim bu.

Rüyada eski bir arkadaşla Mfö konserinde olduğunuzu görmek sabah uyanıpta gerçekten konserde olmadığınızı anladığınız an lanet etmenize sebep olabilir, bu hususta dikkat ediniz. Rüya kullanım kılavuzu diye bir şey olsa; mesela bu tür bir rüya gördüğünüzde uyanmak için şu şu taktikleri deneyiniz, ya da rüyanızı ele geçirip hakimiyet kurmak için şunu yapınız ve yahut rüyanızın en güzel yerinde uyandırılırsanız kaldığınız yerden devam edebilmek için bilmem ne yapınız. Hayat daha güzel olmaz mıydı ozaman? Ama nolurdu biliyormusun, ben o en güzel yerinde uyandığım rüyaya devam etmekten gerçek hayatı bir kenara atar ve uyuyarak yaşardım. Yine de fena olmazdı. Uyku! En güzel bir şey.

Yorgunken uyumaya bayılırım özellikle, öyle yorgun değilsem ancak ertesi günü kalkmam gerekiyor diye uyuyorsam sevmem. Çünkü ozaman yatakta uyumadan tavana bakarak geçirdiğim süre uzar ve düşünmeye bolca vaktim olur tam ben düşünme eyleminden koşarak uzaklaşırken. Halbuki yorgunsam kafayı yastığa koyduğum anda uyurum. Düşüncesiz, dertsiz tasasız. Oh mis.

Vize açılışı yapılıyor yarın. Çağdaş Amerikan ve İngiliz Kültürü dediğimiz dersle beraber.. Ders güzel de, konular çok fazla. Ve açıkçası geçen dönemden sonra bir ağır geldi bana dersler burada. Ancak farkettim ki evet Mütercim-Tercümanlık benim mesleğim, istediğim şey bu. Çeviri kuramları çalışırken ciddi keyif alıyorum,öğrenci gibi değil daha çok mesleğimle uğraşıyorum gibi. Çok hoş. Ha sınavları geçemeyip 'Mü' olarak kalırım belki, o ayrı. O zamanda Mü'cüm le beraber mutlu bir hayat beni bekliyor olacak sorun yok. Mü'ye sevgiler, saygılar.

4 Nisan 2010 Pazar

Hiç bitmiyor hayal kurmalar,nerelere gitmeler,kimlerle olmalar...

Kalabalık! Bu şehir haddinden fazla kalabalık.Her yer insan dolu. Kadıköy,Taksim,Beyoğlu... Yaşlı,genç,çocuk.. Üstüme üstüme geliyorlardı bugün. Yürümekte zorlanıyordum aralarında. Ne kadar da çoklar! Yürümek hiç bu kadar zor olmamıştı sokaklarda. Yürümekte zorlanırken bir de yüzlerine bakıyorum insanların, hepsi ne kadar farklı. Belli, hepsinin ayrı bir öyküsü var. Ağlayan bir kız geçti. Kahkaha atan süslü kadınlar sonra sırf karı kız kesmek için sokağa çıkmış laf atıp duran adamlar, şu garip giyinimli ergen emolar vs. Kimbilir onlar bana ne diye bakıyorlardı? Ya da beni gördüler mi ki acaba? Sanmıyorum.

Oviedo ne kadar sakin, ne kadar huzurlu bir şehirdi öyle. Zaten hani tipik insanlar vardır 'arkadaş ben emekli olunca şöyle sakin huzurlu sessiz bir kasabaya, ya da güneyde bir yere yerleşip domatesimi yetiştireceğim.' diye konuşurlar. İşte ben onlardanım! Emekli olmayı da beklemeyeceğim, yeteri kadar param olduğunda(o 'yeteri' kelimesini hiç sevmedim) ya gidip İspanya'ya yerleşeceğim ya da harbiden Ege olur Akdeniz olur o bölgelerde ev alıp huzurlu bir hayata merhaba diyeceğim. Hayatımı bu gürültü içerisinde geçirmek istemiyorum. Neyse daha yıllar var bu hayalin gerçekleşmesi için.

Haliyle turist kaynıyor bu mevsimde İstanbul. Alman,İspanyol ne ararsan var. Vapur iskelesinde İngilizce konuşan biri arayan Alman görünce annem beni adama ittirdi resmen konuşayım diye. Canım annem yapar bazen böyle şeyler. Neyse adam tarihi mekanlar arıyormuş yardım ettim anlattım bir kaç bir yer. Tabi Almanca konuşamadığımdan İngilizce anlaşıyoruz da adama 'evet' diye cevap vermek isteyince, 'si,yeah,ja' demelerim de neyin nesiydi!? Kaç kere 'si'dedim adama yahu. Yarım yamalak bir sürü dille uğraşınca insan böyle oluyor sanırım; az olsun ama tam olsun olacaksa. Beyoğlu'nda ise telefonla konuşurken 'Hombree' diye bağıran kadının önünden geçerken 'aaa İspanyol!' diye bağırmalarım.. Sanki hiç görmemişim hayatımda. Bazen garip hareketlerde bulunup kendimden utanıyorum yahu. Ünlü görünce de bağırmalarım ünlüdür benim. Bir arkadaşım vardı, yolda yürürken bir ünlü görsek anca adam geçtikten sonra 'bilmemkim geçti gördün mü?' derdi. E canım arkadaşım zamanında söyleyeydin de göreydim değil mi? Ama adam biliyor ben o ünlüyü görünce ne heyecan yapıp salakça davranacağım falan. Devir 'cool' olma devri azizm. Cool olunuz lütfen.

Bugünün asıl amacı Ankara'dan gelen kuzenimle vakit geçirmekti. Çok severim ben kendisini. Çok şenşakraktır. Muhabbeti hoştur, eğlenir ve eğlendirir. Zaten yazın beraber tatil yapma hayallerimiz ve planlarımız da beni çokça eğlendirdi bugün. Umarım gerçekleşirler. Ben mutlu insanları seviyorum blog. Yani hayır demiyorum ki adamın bir derdi varsa bana gelmesin falan, öyle sırf iyi gün arkadaşı değilimdir tabi, ama hani kronik mutsuzluk hastalığına yakalanmış sürekli dert yanan insanlar vardır ya, ben onları sevmiyorum etraflarını da mutsuzlaştırıyor o insanlar. Ben mutlu insan severim arkadaş.Nokta.

Vücudumda hissettiğim alkok ihtiyacı had safhada. Bugün annemin ve babamın bira içmesi benm ise kola içip onları yan gözle kesmem son nokta oldu. Baba yanında içememek en kötü bir şey bence. Saygı falan muhabbeti işte, eh peki ozaman. Ancak vizeler biter ve ben kendimi elimde skoll'um ve cipsimle yanımda Körü ve Üstün ile Moda'da bulurum. Hayal budur ve en yakın zamanda uygulanacaktır.

sweet saturdays.and.alcoholic dreams.

Cumartesileri severim hele bir de hava güneşliyse.. Gerçi gece 4te yatıp sabah 10da kalkmanın vermiş olduğu sersemlikle geçti günüm, spor salonunda esnemeler falan, yürürken uyuya kalacağım diye korktum bir ara. Ama direndim ve uyuya kalmadım. Yine beni çok yordular blog. Çok çalıştırdılar. Karın,basen kol bacak falan derken hareket edemeyecek durumdayım alışana kadar böyle artık. N'apalım.

Sonrasında Kadıköyde ailecek yenilen yemek ve ardından içilen çaylar da pek hoştur. Bizim Banliyö diye bir kafemiz vardı. Kapandı bu yakınlarda halbuki biz çok severdik orayı, anlamı değeri bir farklıdır Banliyö'nün. Neyse, şimdi yeni bir kafe açıldı orada "Tiglio" İkidir gidiyoruz, çaylarımızı içiyoruz. Sahibi çok şeker bir adam baya kafa, (ha sürekli ikram yapıyor diye seviyor da olabilirm). Tepsileri bardakları falan bana taşıttırıyor ya adam haha. Bugün kafede servisi falan ben yaptım yani. Garsonlar koptu tabi. Meğer adam İÜ'de eski öğretmenmiş iyi mi! Bana da "Okulda bir sorun çıkarsa bana gel hallederiz." dedi. E ben hiç bırakır mıyım o kafeyi artık nihaha. Gerçi içimde Banliyö'ye ihanet ediyormuşum gibi saçma sapan bir his var komik. Banliyö'nün de çok umrundaydı ya.Ama farkettim de sık gittiğim kafelerle, barlarla aramda başka bir bağ oluşuyor benim; bu konuda dikkat etmeli. Neyse.

Bu arada çaktırmıyorum ama(belki de çaktırıyorum) ben İspanya'yı çok özledim be blog. Anlatamam yani. İspanyol arkadaşları özellikle, sonra herzamanki grubumu işte. İtalyanından tutun Almanına Türküne kadar hepsini özledim. Mesela yalnız yaşamayı özledim. Ev arkadaşı muhabbetini özlemedim o ayrı. Ev arkadaşlığı zor, istemem. Ama yalnız yaşamak, oh mis. Ya tamam burada ne temizlik ne yemek yapıyorum, lan odamı bile toplamıyorum! (adam olup toplamam lazım bir ara) Ancak kendi evin olması duygusu paha biçilemez blog. Şu an bu konuda yapacak bir şey yok tabi. Zamanla,parayla ilgli mevzular bunlar.

O değilde rüyamda içip içip sarhoş olmamı, 3 haftadır adam gibi hiçbir şey içmemiş olmama ve artık içme zamanımın geldiğine, canımın çok fazla içki çekmesine bağlıyorum. Şu vizeler bitsinde içip güzelleşelim lan. Alkolik dünyadan haberler bu kadar. Ben uyuyorum.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Detailed Details

Günlerim spor+ders şeklinde geçmekte.. Onun haricinde ne dışarı çıkmaca ne herhangi bir şey. Bugün sporda kardiyoya ek olarak fitness bölümüne de başladım. Kol,bacak karın çalışmaca. Tam mekik çekerken spor hocam, "daha fazla karın çalışmak ister misin?" diye sorunca sazan misali atladım "evet!evet!" diye. Atlamaz olaydım.. Gittim karın çalıştıran hocanın olduğu yere. Baktım insanlar çalışıyor falan hoş güzel, "ben de yaparım yea ne olacak!" Evet ne olduğunu gördüm, şu an bacaklarım, kollarım ve karın kaslarım çalışmıyor. Şu yazıları zor yazıyorum yani, kollarım titriyor. Meğer benim için biraz(!) fazla imiş o çalışamalar. E be adam, canımı çıkardın yani! Neymiş?Bir daha öyle her sorulan sorua "evetevetevet" diye atlamak yokmuş.

Ders çalışacağım diye oturup, daha önce hiç görmediği bir insanla buluşma ayarlayan bir insanım ben blog! Var mı daha ötesi bunun!? Bazen kendime şaşıp kalıyorum. Kimsin ya sen diyorum.Öykü'ye ne yaptın, o nerde diyorum.Cevap alamıyorum uzun bir sessizlik oluyor falan, vazgeçiyorum. O arkadaş alınmasın tabi ama o da biliyor bu konuda ne kadar gergin olduğumu. Ama yok bu defa caymak falan valla bak.Söz verdim bir kere.

Geceleri ders çalışmayı severim bilirsin. Yok, güneş varken çalışamıyorum. Güneş batacak anca öyle geçeceğim masanın başına. Hatta gece 12yi geçti mi, evdekiler yattı mı daha bir tatlı geliyor ders çalışmak. Öyle zorlana zorlana olmuyor. Gerçi çalıştığım konular güzel belki ondan sevdim ben bu işi. Çeviri kuramları, realizm, romantizim vs. Okuması güzel konular kısaca. Ama ben asıl haftaya görüşmeye gideceğimiz, ispanyolca kursumun başlamasını dört gözle bekliyorum. Te quiero la lengua Española!

Hayatın güzelliklerinin küçük,gizli detaylarda olduğuna inanırım. Belki ayrıntılara takıntılı bir şekilde önem veriyorum, emin değilim ondan. Yollarda geçiyor günlerimiz ve o yollarda aslında dikkat etmediğimiz bir çok güzellikle karşılaşıyoruz. Ne bu Polyanacılık mı oynuyorsun demeyin sakın. Bu böyle. Hayat detaylarda gizlidir. İnanın bana. Mesela bugün kaldırımda bekleren beyaz sakallı, kulağında kulaklıkları ağzında piposu olan dede gibi. Hani Çılgın Bediş vardı birzamanlar(hastasıydım) Bediş'in dedesi gibi bir tipti adam ama çok hoştu. "Dedeciğim" diyerek sarılmak istedim adama bir an o kadar yani. Ya da otobüs şoförünün o gün insanlara gülümsemesi gibi.(İnanın çok sık karşılaşabileceğiniz bir durum değildir)Moda'da bankta otururken simidinin yarısını kuşlarla paylaşan annem gibi. (Ben paylaşmam mesela hepsini kendim yerim nihaha) Bunun gibi güzellikler hayatı yaşanabilir kılıyor. Bu detayların farkına varabilseydik, her şey daha bir kolay olurdu bence..

2 Nisan 2010 Cuma

Curiosity killed the cat!

Yüksek katlı bir apartmanın balkonundan aşağıya bakarken hiç atlamak istediğiniz oldu mu? Ya da yayalara kırmızı yanarken hızla gelen bir arabanın önüne atlama isteği? Ben de çok sık olur. Hayır hayır ölmeye çok meraklı olduğumdan değil sadece o kadar yüksekten düşerken bir insanın neler düşündüğünü yada araba insana tam çarpmadan önceki anda neler hissettğini merak ettiğimden. Yani bir gün intihar edersem sırf meraktan bak yazıyorum buraya.

1 Nisan 2010 Perşembe

Nayır Necla, n'olamaz

Eğer bir insandan bir haber aldığımda bir mesaj,çağrı ya da herhangi bir şey, benim sinirden titrememe, korkmama, ürkmeme, kötü hissetmeme vs. sebep oluyorsa o insanı tebrik etmek gerekir. Bu tepkilerin sebebi o insanın/insanların ne söylediği değil de ta kendisi oluyor,bazen isimlerini görmek yetebiliyor sinir krizlerime. Psikolojik olarak beni derinden etkilemiş, kabuslarım olan insanlar. Sizi görmek dahi istemiyorum efenim.

Bol sporlu bir gündü yine. Zaten bir kere spora başlayınca onsuz yapamıyorsunuz, artık zor değil zevkli ve günlük bir ihtiyacınızmış gibi geliyor spor. Genelde hareketli müzikler tercihim oluyor koşarken, yürürken falan. Bir kere Buz dinleyim dedm amaan yürümeyi bırakıp intihar edecektim 'nefretim kederimden' diyerekten. Olmuyor yani Buz'la. Alice in Chains bir yere kadar güzel gidiyor ya da Muse falan. Ama dediğim gibi daha disko parçalar olursa daha bir şevkle koşuyor insan. Ha bir de geçen gün spor salonunun televizyonlarının birinde hatta tam karşındakinde açmışlar National Geographic, ya tamam belgesel iyidir güzeldir de şimdi ben koşarken karşımda birbirini parçalayan hayvanları görünce kanlı kanlı, değil koşmak yaşamak dahi istemioyurm. Açın şöyle güzel fıstık gibi hatunlar, ben de onlara bakarak gaza geleyim değil mi ama!?

Bugünse 'Aşk Mabudesi' adlı Türkan Şoray'ın ve Cüneyt Arkın'ın birlikte rol aldıkları Türk filmini seyrettim yürüyüş yaparken. Pek de bir güzel oldu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım film izlerken tabi. Türk filmlerine de bayılırım bu arada. Türkan Şoray olsun Hülya Koçyiğit olsun özellikle Tarık Akan olsun lütfen! Çok severim kendisini. Bugünkü filmde de Cüneyt Arkın bir roman yazarı Türkan Şoray ise basit bir sokak kızı. Ama aşkları büyük efenim yetmez mi? Ya harbi ben öyle bir aşk yaşamak istiyorum. Türk filmi aşklarından.. Şu hani sevgililerin birbirlerine 'Siz' diye hitap ettikleri, masumca aşklarını yaşayıp kelimelerin başlarına hala sebebini bilmediğim bir şekilde 'N' harfi ekleyerek konuştukları türden. Çok mu imkansız be? Ya ama öyle araba çarpıp kör olmalar, ya da filmin sonunda birinin çıkıp "Siz kardeşsiniz evlenemezsiniz" gibi cümleleri olmaksızın istiyorum ben. Gülşen Bubikoğlu ben olayaım mesela.Çok mu uçtum yine!?

non-sweet dreams

Rüyalarla takıntılıydım bir ara her sabah uyandığımda ne anlama geldiklerini falan arıştırırdım ancak o kadar çok ve uzun rüyalar görüyorum ki artık bıraktım öyle şeyleri. Örneğin dün geceki rüyamda İspanya'daki İngiliz arkadaş ve benim geçmişteki bir ingilizce hocam birliktelermiş.Koptum ya. Olum biraz daha mantıklı rüyalar görsem ya! Kimbilir neler var lan bilnçaltımda! Neyse efenim onlar birliktelermiş, ben üzülüyormuşum falan. O iki insanın hayatındaki tek ortak şey ikisininde ingilizce öğretmenliği yapmalarıdır daha fazlası mümkün değildir olamaz. Devamı da var rüyanın. Geçmişteki başka arkadaşlarda katılıyor rüyama daha sonra. Yılışık yılışık insanlar, saçma ilişkiler vs. Rüya tabirleri kitaplarında yazıyor mu şimdi bunların anlamı be. Hadi ordan. Ama o İngiliz arkadaş çok üzdü beni rüyamda alacağın olsun be Türkiye'ye döndüm hala peşimi bırakmadın lan.Vicdan azabı mı çektirmeye çalışıyorsun oğlum senin derdin ne!?

Ama şöyle bir gerçek de var ki, benim rüyalarım çok sık olmamakla birlikte kısmen çıkıyorlar. Ya da kendimi öyle inandırmışım yani. Hatta bir ara rüyamda yaşadıklarımı aynen gerçekte yaşayınca deja-vu yaşadığımı sanıyordum ama sonra hatırlıyordum "lan ben bunu rüyamda görmüştüm haa vay anasını" diye.

Deja-vu, rüya derken zihnim bulanmaya başladı benim. Birazdan "ben kimim?burası neresi?" diye sorular sormaya başlayabilirm. Ben kaçıyım hadi.

let it be

İnsanları oldukları gibi kabul etmek bir sanattır, zordur ve geç öğrenilir. İlla bir şekilde değiştirmeye çalışıyoruz birbirimizi. Başaramıyoruz da, ama bu süreçte birbirimize çok zarar veriyoruz. Kasmak gereksiz, kabullenmek şart. Ha kabullenmeceğim diye inat mı ediyorsun o zaman zaten görüşme o insanla, çıkar hayatından. Olsun bitsin.

Aslında çok ısrarcı olmamak lazım hayata karşı blog.Hayatın üstüne gidip onu boğmamak lazım hem onun bir bildiği vardır zaten. Daha önce de kesin demişimdir, ben olması gereken olaylara inanırım. Olması gerekiyorsa olur. Zaten yaptığım kişilik testinde de fazla hayalperest ve duygusal çıktım ve şaşırmadım. Ne çıkacaktım!? Mantık insanı mı? Ben mi.. peh.

S.A şaşırtmaya devam ediyor blog. Bugün okul çıkışı oturup konuştuk. Sorunlarımızı hallettik gibi. Ben fazla yumuşağım ondan oluyor, zaafımı kullanıyor insanlar. Kızgınlığım çabuk geçiyor vs. Ancak bunun yanı sıra kızgınlığım geçerken yapılanları hiç unutmuyorum. Yıllar geçiyor insanlar gelip geçiyor ben yine de hatırlıyorum. İlk okuldaki kavgaları olayları tek tek anlatabilirim, bu kadar hafıza pek gerekli değil sanki!

Önümüzdeki 5 gün okul yok. Sonraki 4 gün sınavlar var ve sonraki 10 gün de okul yok. Oh sınavlardan sonra'yan gel yat' hayat tarzına geçiyorum haberiniz ola. Çalışıyorum kaç gündür lan. Ve daha da devam edecek bu çalışma durumu. Herhangi bir dersten kalırsam bu annemin ve babamın hiç hoşuna gimteyecektir. nihahha. Öyle İspanya'daki gibi "ama ben ailemden uzaktayım,sevdiklerimden uzaktayım, dillerini bilmediğim bir ülkedeyim çok yalnızım vb." bahanelerim de yok artık.
Eşek gibi çalışıp geçilecek o sınavlar!
Duydun mu la Öykümsü? Sana diyorum hop. Kimbilir aklı nerelerde bu kızın ya..