24 Kasım 2013 Pazar

bindokuzyüzyetmişler.

Duyusallığımı saklamadım hiçbir zaman. Zaten duygusallık pek saklanacak bir şey de değil, yani suratıma baktığınızda- eğer hassas bir konudan bahsediliyorsa- pek kolay anlayabilirsiniz o an nasıl bir duygu durum içerisinde olduğumu. Her türlü duygu durumunu dışarı yansıtan ben iş hayatının bu dikenli yollarında duygularımı nasıl bastırmam gerektiğini öğrenirken bazı bazı zor günler geçiriyordum.

Neyse, daha önemlisi ise bilmiyorum bu 24 yaşına girmiş olmanın getirdiği bir durum mu ama yaşlanmaya karşı olan büyük korkuların anne babalarımızın orta yaşların sonlarına doğru geldiklerini ve anneannelerimizin ise artık gerçekten yaşlı olduklarını fark etmem ile birlikte korkunç bir hal almaya başladı. Eski fotoğraflar çıkarılıp ananemin incecik ve gencecik hallerini gördüğümde boğazım düğüm düğüm oldu ve sırf onu da üzmemek için kendimi tuttum ve ağlamadım. Hayır bir de ağlasam ve anneannem bana dönüp "N'oldu kızım niye ağlıyorsun?" diye sorsa, ne diyecektim? "Anneanne sen yaşlanmışssın böhüü", ya da "Anneanne ne kadar güzelmişsin ne kadar zayıfmışsın ama artık yaşlı bir anneannesin ühüü" mü? Cevabını veremeyeceğim soruları sordurmamak için ağlamadım.

Annemle teyzemin üniversite bahçesinde çekilmiş genç kızlık fotoğraflarına bakıyorum. O zamanların trendi olan İspanyol paça pantolonlar, ama şaşırtacak derece modern kıyafetler görüyorum ve seviniyorum. Hatta o zamanki çoğu trendler şu an birebir aynı. Anneannemin annesinin ayağında birkenstock tarzı terlikler falan. Ha vatkalı gömlekleri, tuhaf tuhaf saçları görmezden gelmiyorum hatta gülüyorum da "amma komikmişsiniz anne ya" diye.

Sanırım  50 ya da 70 yaşlarımı gördüğümde (o kadar yaşar isem) kendi 20 li yaşlarımı nasıl özleyeceğimi şimdiden bilmek beni korkutuyor. "Biz kendi gençliğimizin kıymetini bilemedik," diyor teyzem. "Anlamadık gençliğin ne güzel bir şey olduğunu birden bire 50 yaşına geldik." Ben öyle olsun istemiyorum, aksine o yaşlara geldiğimde "güzel geçirdim gençliğimi, kıymetini bildim, çok şey yaptım" diyebilmek istiyorum.

Umarım gözlerimizin etrafında çizgiler oluştuğunda, kırışıklıklar ve beyaz saçlarla karşılaştığımda yaşlılığın bu belirtilerini hoşgörü ile karşılayabilecek olgunlukta olurum.

14 Kasım 2013 Perşembe

sadece hatırlamak ve duymak istiyorum.

"Kendini sevilmiyor gibi mi hissediyorsun yoksa?" dedi o muzır mavi gözlerini devirerek. Alınmış numarası yapıyordu karşımda.

"Hayır," dedim "sadece sevildiğimi zaman zaman hatırlamak ve duymak istiyorum". Ben böyleydim işte, tipik bir kadın olmanın göstergesi belki de.. Duymak isterdik biz sevildiğimizi, hangi insan istemez canım? Oysa biliyordum tabii ki beni sevdiğini, bana kızdığında bile gözlerinde görebiliyordum o sevgiyi. Unutuyordum sadece ve kendimi eksik hissediyordum öyle zamanlarda.

Oysa beni şımartmayı iyi biliyordu. Hatta fazla şımartıyor olabilirdi bile. Bazen bana küçük bir kız çocuğuymuşum gibi davranıyordu. Onun karşısında öyleydim aslında, genç ve ne yapacağını şaşırıp eli ayağı birbirine dolanan bir kız çocuğu. Her ne kadar beni şımartmasından büyük keyif duysam ve bazen bu oyuna dudak büzerek ya da kendimce şirinlikler yaparak ayak uydursam da beni küçük bir kız çocuğu olarak değil; aksine tam bir kadın olarak görmesini istiyordum. Sonuçta o benim için olgun, centilmen bir beyefendiydi.

Tüm bunlara rağmen çok zamanımız kalmadığını da biliyordum, o yüzden biraz da her günümüz dolu dolu geçsin istiyor, ayrılık vakti gelmeden daha sonra hatırlayıp gülebileceğimiz yeteri kadar anı biriktirelim istiyordum birbirimize. Belki telefonlaşır ya da modern hayata ayak uydururak mailleşir, mesajlaşır hatta görüşmeli konuşmalar yapardık ileride. Ama hiçbir zaman şu anki kadar yakın olamayacağımız aşikardı. Dostluğumuz devam edecek olsa da yan yana olamayacak olmak beni şimdiden hüzünlendiriyor ama düşünmemeye çalışıyordum.


13 Kasım 2013 Çarşamba

bazı korkular.

Korkmaya devam ettiğimiz sürece gözümüzde büyüyecek bu korkularımız ve bir gün bizi yutacak. Bunu öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum. Ama kendime hatırlatıyorum zaman zaman, korkma, diye. Çünkü ancak o hissi bir kenara atıp düşünmeden hareket etmeye başladığın anda unutuyorsun korkunu ve bir şeyler yapmaya başlıyorsun gerçek anlamda.

Önümüzdeki zamanlarda yeni bir süreç başlıyor benim için. İş anlamında yeni bir yol, bir sene önce adını bile duymadığım duysam bile o pozisyondaki insanın ne iş yaptığını tahmin edemeyeceğim bir yol. Bir sene sonra ise yine buradaki benim evet ama biraz farklılaşmış biraz olgunlaşmış biraz da yontulmuş şekilde. Şanslı oluşum ise ben her korkuyorum, dediğimde bana güvenip korkmam için hiçbir sebep olmadığını söyleyen insanlar olması etrafımda. Ya ben kendime yeteri kadar güvenmiyorum ya da onlar bana fazla güveniyorlar ki bu durumda umarım birincisi geçerlidir.

Bazen düşünüyorum bundan öncesini. Bazı şiirler vardı o zaman, kafalarının içine hiçbir zaman erişemediğim bazı yazarlar vardı. Her zaman anlama vasfına erişmek istediğim ama ya onlar gerçekten saçmaladığından ya da benim anlama kapasitem yeterli olmadığından bir türlü anlayamadığım erkekler. Karanlık dünyalarında kendilerinden nefret eder gibi görünüp kendilerine tapan o yazarlar. Ama o şiirler vardı hala dolapta bir dosya içerisinde duran şiirler. Büyük olasılıkla bir daha şiir yazılan kişi olma mertebesine erişemeyeceğim, duyguların o şekilde aktarılmasına şahit olamayacağım bir daha. Daha net daha sade yollarla anlatılacak duygular bana; çünkü şiir yazacak kadar aşık olma evrelerini sanıyorum ki atlattık. Artık daha ayakları yere basan ilişkiler yaşıyoruz. Sevgi, güven dolu ilişkiler ama içlerinde risk ve korku barındırmıyorlar.

Atıp tutmuyoruz da eskisi gibi, kelimelerimizi düşünerek seçiyoruz. Havada uçuşan edebiyat notları yok artık ortada, mantıklı birer birey olarak cümlelerimiz kalıplara uygun, devrik değil düzgün cümleler. Günümüzü geçirmenin değil daha çok yıllarımızı geçirmenin yollarını bulmaya çalışıyoruz. Mutlu muyuz? Mutluyuz tabii, karnımız doyuyor, sevip seviliyoruz, geziyoruz tozuyoruz içip yiyoruz. Mutlu muyuz? Öyle olduğunu düşünüyoruz.

Biraz daha atıp tuttuğumuz yalpalayarak yürüdüğümüz zamanları özlüyor gibiyim zaman zaman. Daha cesur daha rahat bakıyorduk hayata, şimdi ise işler ciddiye binmeye başladı. Sorumluluğun kendisi ile tanıştık, sorumsuzluğun bedellerini gördük. Daha temkinli olup artık gündüz sıcaksa bile akşam serinleyecek havayı kestirip hırkamızı almaya başladık yanımıza. Korkularımız değişti, ama sadece kılık değiştirdi. Yine de evet harekete geçmeyip oturduğumuz yerden izlediğimiz takdirde korkarak öleceğiz, hatta korkudan öleceğiz.

12 Kasım 2013 Salı

boyband.

Geyik ne güzel bir hayvan diye düşünüyorum. Özellikle de çoraplarımın üzerindeki geyiklere bakarken yatağımın üzerine uzanmış, bir hoş oluyor içim. Sanırım yavaştan kışı kabullenmeye başladım. Hatta gece lambam, kitabım ve çayımla keyfini çıkarıyor bile olabilirim. Biraz içime dönebildiğim için mutluyum, aksi takdirde hiçbir şey yapmadan öyle hızlı geçiyor ki hayat. Biraz okuyup, bir iki tiyatroya gitmekle olacak şey değil tabii ki ancak en azından hiç okumayıp hiç gitmemekten daha iyidir diyorum. 

Bundan sanırım 3 hafta kadar önce bir oyun izledim. Tek kişilik bir oyun, adı "İkinci Dereceden İşssizlik Yanığı." Oyuncu; Berkay Tulumbacı. Kendisi tanıdık olduğu için gittiğim, zaten çok iyi iş çıkaracağını beklediğim ve beklediğimden de iyi şeyler gördüğüm bir oyundu. Size burada arkadaşımı övecek değilim uzun uzun, ama bir gidin izleyin derim, bu adam ileride çok büyük oyuncu olacak çünkü. 

Geçen hafta ise daha eskilere dönerek Hamlet'i izleme şansına eriştim. Ama bu Hamlet biraz daha günümüze ve bizim kültürümüze uyarlanmış, daha doğrusu dili biraz adapte olmuş bir Hamlet. Moda Sahnesi'nde oynuyor, bunu kaçırmayın derim. Gerçekten de Hamlet izlerken bu kadar gülebileceğimi tahmin etmemiştim; ancak oyunculuklar sayesinde hem anlamak için çaba sarf ettiğiniz hem de yeri geldiğinde kahkaha atabildiğiniz bir Hamlet olmuş, sevdik. 

Aslında bu sıralar Haluk Bilginer'in oynadığı Nehir adlı oyunu da izlemek istiyorum; ancak Oyun Atölyesi'nde biletler çok öncesinden tükendiği gibi fiyatlar da pek iç açıcı değil, ama dişimizi sıkıp ona da gideriz. 

Komik bir etkinlikle bitireyim yazımı. Sene 2004 falan biz hazırlıktayız. En yakın arkadaşımla bir boyband tutkunuyduk o zamanlar. Hatta o zamanlar boyband ler bayağı popüler falan, pop müzik dinliyoruz ve bu çocuklar da yakışıklı mı yakışıklı. Şarkılarını ezbere bilir, hatta zar zor radyoda çıktıkça kasetlere kaydeder öyle dinlerdik. İngilizce'yi belki de onlardan öğrendim. Neyse efenim, bu çocuklar (şu an kocaman adamlar oldular) ilk defa konser vermeye geliyorlar ülkemize. İşte o arkadaşımla hemen bir durum değerlendirmesi yapıp bu konseri kaçıramayacağımıza karar verdik. 

Belki müzik tarzlarımız değişti, belki büyüdük belki boyband ler dinlenmez oldu; ancak Blue bizim lise çağlarımız olduğu için buna değer dedik ve biletleri aldık. Geriye dinleyip dans edip eğlenmesi kaldı. 

9 Kasım 2013 Cumartesi

arkadaş mıyız sevgilim?

Devir tasarruf devriydi ve hayaller pahasına para harcamamayı öğreniyordu insan 20 li yaşlarında. Ben 20 li yaşlarımın başında, o 20 li yaşlarının ortasında. Bu zamana kadar öğrenmiştik parayla da parasız da saadet olmadığını. Saadet mükemmel bir denge işiydi. Biraz ondan biraz bundandı saadet. Yanında sevdiğin yoksa boşunaydı para, yanında paran yoksa sevgi yetmiyordu karın doyurmaya. 

Paranın değerini bu yaşta anlamış ve gelecek hayalleri olan insanlar olarak bir şeylerden bir yerlerden bir yemeklerden fedakarlık yapmaya karar vermiştik. Mutluluk simit ve peynirden daha fazlası demek değildi bizim için bu yaşta. Madem hayattan beklentilerimiz yüksekti, madem ileride rahat hayatlar insanı olmak istiyorduk o halde fedakarlıklarımızı yapacaktık. 

Tüm bu düşüncelerle yola çıkılmış bir akşamda simit peynirimizi yerken Moda nın daha önce hiç oturmadığım sokağında, sarı ışık lambaları ve rüzgarın sebep olduğu yaprak  hışırtıları doyuruyordu ruhumuzu. Çok huzurluyum, dedim. Öyleydim gerçekten omzuna başımı yasladığımda. İnsanın yaslayacak bir omzu, beraber simit yiyecek bir arkadaşı olması çok güzeldi. İnsanın sevgilisinin arkadaş olması daha da güzeldi. 

Saadet gerçekten de bir denge işiydi. 

8 Kasım 2013 Cuma

olumlu mesaj.

Bir yıl çok uzun bir zaman gibi görünmeyebilir kimilerinize. Belki de bir yıldan beri hayatınızda hiçbir şey değişmedi. Ancak benim için geçtiğimiz bir yıl adeta bir on yıla bedel oldu. Hem kendimi de on yıl kadar yaşlanmış hissediyorum..

Örneğin bir yıl içerisinde anneniz kanser olabiliyor ve sonra kanseri yenebiliyor. Bunun için bir yıl değil 10 ay yetebiliyor. Bu süreçte siz böyle bir hastalıkla nasıl baş etmeniz gerektiğini yirmili yaşlarınızda öğrenmiş oluyorsunuz. "Lütfen iyileşsin, bir daha onu hiç üzmeyeceğim" diye söz verip ertesi gün yine basit bir şeyden dolayı iyice duygusallaşmış olan annenizi kırabiliyorsunuz bile. Kardeşiniz sınava hazırlandığı için tam anlamıyla görünmez oluyor, onu en son ne zaman gördüğünüzü hatırlamıyorsunuz. Babanız zaten bundan 5 yıl önce bir kalp krizi geçirmiş ve artık daha da yaşlı görünüyor. Annenizin her türlü nazını çektiği için onu daha çok seviyor ve biraz da onun için üzülüyorsunuz. Kimi zaman geliyor tüm aile seferber oluyor, kimi zaman ise herkes birbirinden nefret ederek bir yerlere kaçışıyor. Biz de buna aile hayatı diyoruz. Kısacası bir yıl içinde aile hayatınızda büyük değişiklikler olabilir.

Öte yandan bir yıl önce girdiğiniz işinizde iyice tecrübe kazanmış artık kaşarlanmış oluyor hatta yeni şeyler yapmak istiyorsunuz. Yeri geliyor çok stresli günlerde nasıl baş edeceğinizi bilemeyip ağlayacak duruma geliyorsunuz, yeri geliyor işinizi ve ortamınızı çok seviyorsunuz. İş hayatındaki bir yıl size çok şey katıyor hatta eğitim olarak kendinizi nasıl geliştireceğinizi düşünüp yüksek lisans planı yapmaya başlıyorsunuz.

Bir yıl önce bu zamanlar aşık oluyorsunuz. O kişinin ilk defa elini omzunuza koyması o zaman size çok heyecan verirken artık bu normal bir harekete dönüşüyor. İlk kez öpüştüğünüz bir kişiyi bir yıl içinde kim bilir kaç milyon kere öpüyorsunuz. Tanımaya çalıştığınız ve kendinizi tanıtmaya çalıştığınız o kişiyi artık çok iyi bildiğinizi düşünüyorsunuz. Artık o kişiye olan sevginiz bir yıl içinde katlanarak büyümüş oluyor ve bir yıl değil bir çok yıl onunla olmak istediğinizi biliyorsunuz.

En yakın arkadaşınız aşık oluyor ve filmlerdeki gibi bir ilişki yaşamaya başlayabiliyor bir yıl içinde. Hep istediği insanla olmayı başarıyor, yurt dışında bir gelecek planı yapmaya başlıyor. Bir yıl önce hayatının nereye gideceğini bilmezken bir yıl sonra hayatını kiminle geçirmek istediğini bilir duruma gelebiliyor.

Ülkenizdeki işler çığırından çıkıyor, parklarda eylemler yapıp polislerden nefret ediyorsunuz. Her gün başbakana küfredip "oha artık bu kadar olmaz" derken burada yaşamak zorunda olduğunuz için kızıyor, bir yıl daha yaşlanan Cumhuriyet i kutlarken buruk bir sevinç duyuyorsunuz.

Bir yılda birileriyle tanışıyorsunuz, birileriyle görüşmemeye başlıyorsunuz, birilerini çok özleyip telefona sarılıyorsunuz. Birilerine kırılıp birilerini affediyorsunuz. Birilerini üzüyor sonra özür diliyorsunuz. Birine aşık oluyor birinden ayrılıyorsunuz, hasta olup iyileşiyor daha duygusal hale geliyorsunuz. Ama daha güçleniyorsunuz. Bir yıl kiminin hayatında hiçbir anlam ifade etmezken benim hayatımda tüm bunları ifade ediyor.

Şimdi kendimi daha duygusal, ama daha güçlü, daha olgun ama daha heyecanlı hissediyorum. Daha iyi yıllar yaşamaya da hazırım.

Haberin olsun evren, olumlu mesaj hesağbı, sevgiler.

17 Ekim 2013 Perşembe

ikinci bahar.

Farklı bir ülkeden olması aramızda uçurumlara sebep olmuyor, aksine bizi birbirimize yakınlaştırıyor çünkü kimseyi hiçbir şeye zorunlu kılmıyordu. Zaten bu yaştan sonra biriyle olmak zorunda hissetmek ne fena şeydi. Oysa biz özgürlüğümüzü son damlasına kadar yaşıyorduk artık. Çünkü hayata karşı olan sorumluluklarımızdan çoğunu gerçekleştirmiş ve sıramızı salıvermiştik. Evlenmiş eş sahibi olmuştuk, çocuk yapıp besleyip büyütmüştük, ev temizliği yemekti falan derken tüm o yapmak zorunda olduğumuz ödevleri yapmıştık. Şimdi geri kalanlar düşünsündü. Biz ikinci bahar yaşamaya hazırdık.

İşte onun varlığı bana bunun gibi çok farklı şeyler ifade ediyordu. Aşık olacak halimiz yoktu birbirimize, biz yoldaş ve dost olabilirdik. Saçlarımı okşadığında elinin sıcaklığını hissederdim ve bu bana yaşam sevinci verirdi. Yalnız ölmeyeceğimizi düşünürdük aynı yatakta uzanırken. Eğer bu yatakta vereceksek son nefesimizi en azından bir başka beden ile birlikte bulacaklardı bizi. Hiçbir yere yalnız gitmek istemediğim gibi oraya da yalnız gitmek istemiyordum çünkü.

Beni sevip sevmediğini de sorgulamıyordum, çünkü sevmiyordu ise istediği yere gidebilirdi. Yanımda kalması için hiçbir zorunluluğu yoktu, istediği an istediğini yapma özgürlüğüne sahipti, ama o gitmeyi seçmiyordu. Kendi bilirdi. Çünkü ben de kendim bilirdim ve kendi tercihim olduğu sürece onunlaydım. Olgun bir kadın olmanın en güzel yanı bu olsa gerekti. Hesap vermek zorunda hissetmemek. Çünkü hatırlıyorum gençken karşımızdakine bin bir türlü açıklamalar yapmak zorunda kalırdık. Ne düşünür, kırılır mı diye kendimizi yorardık ve olur olmaz şeylere kırılırdık. Oysa şimdi sadece istediğimiz için gitme özgürlüğüne sahiptik. Bahane üretmeksizin "gitmek istiyorum çünkü canım öyle istiyor" diyebilirdik artık.

Hayat tuhaftı; başarısız bir evlilik, dağılan bir yuva ve yanında bir sürü sorunlar getirdikten sonra güzel şeyler de armağan ediyordu. Dünyanın bambaşka yerindeki bir insanın beni, benimle aynı ülkedeki ve benimle aynı dili konuşan bir insandan daha iyi anlamasıydı bana hayatın tekrar yaşanabilir bir yer olduğunu hatırlatan. Şimdi yaşamanın tam vaktiydi.



15 Ekim 2013 Salı

bazı tesadüfler.

"Ne kadar şanslı olduğumu biliyorum," dedi gözlerimin içine bakarak kafam avucunun içerisinde. Benden bahsediyordu, benimle olmaktan, benim onunla olmamdan.

Ben ise "Ben de dedim, ben de çok şanslıyım." Onda başka bir şey vardı. Farklı bir şey, daha önce kimsede görmediğim bir şey.

İkimiz de şanslıydık 70 milyon insanın yaşadığı bu tesadüfler ülkesinde. İki insanın şans eseri bir araya gelmesi ve bu birlikteliğin devam etmesi çok sık rastlanan bir durum olmuyordu artık günümüzde. Şans eseri tanışmıştık ama belki de plana göre gidiyordu her şey, bilmiyorduk.

Onunla beraber şarabımızı yudumlar ve güneşin batışını izlerken uçurumun kenarında, tamamlanmış hissediyordum kendimi; yanımda ondan başkasının olmasını düşünemezdim gibi. Çok fazla insanın başına gelen bir his değildi bu, işte bu yüzden şanslıydık ikimizde. Hayal ettiğiniz ve hayalinizde aşık olduğunuz o adam hiçbir zaman gerçek olmuyordu. Hayalinizdekiyle belki de hiç alakası olmayan bir adamdı karşınızdaki; ancak tanıyınca anlıyordunuz; o sanki yıllardır vardı ve bundan sonra da olacaktı. Onun gözlerine baktığımda, konuşmasına gerek yoktu, ben bunu görüyordum.

Ben belki biraz kafamız iyi bir şekilde Bülent Ortaçgil'den 'Sensiz Olmaz'ı dinlerken ya da tıpkı aynı şeyi hissettiğimizi bildiğimiz o diğer anlarda olduğu gibi, biliyordum ne kadar şanslı olduğumu. Bir gece yan yana durup saatlerce sohbet ettiğimizde anlamıştım daha önce nelerin eksik olduğunu ve neyi aradığımı. Bazen tamamen iki arkadaş olarak geyik yaptığımızda ya da soluğunu tenimde hissettiğimde bir kez daha anlıyordum neden 'o' olduğunu.

İşte, bazen sadece şanslıydınız ve bunu kabullenmeliydiniz. O gece dışarı çıkma planı yapıyordunuz ve onu buluyordunuz. Yine o gece evde oturmaya karar verseydiniz işler nasıl mı olurdu? Bilmiyorum ama sanırım yollar yine bir şekilde kesişirdi.

"Aşk bir dengesizlik işi, sensiz olmaz sensiz olmaz,
Dengeye dönüşen bir sevgi, sensiz olmaz."


9 Ekim 2013 Çarşamba

su hiç berrak değil.

"İtiraflar sarıyor beynimi, beni ben anlıyor muyum ki?
Hiçbir bitmiyor hayal kurmalar, nerelere gitmeler kimlerle olmalar."

Mfö'den bir kubleyle başlamak istedim yine. Kendimden hiçbir şey bulamadığım bir Mfö şarkısı yer yüzünde yoktur, sanmıyorum. Bu dizede de şair demiş ki, çok fazla yapmak istediğim şey, çok fazla görmek istediğim yer ve çok fazla birlikte olmak istediğim insan var; ama hepsi şu an sadece hayalden ibaret, çünkü ben bile ne istediğimi tam olarak bilmiyorum.

Gel gelelim mesleki açıdan bile şu an farklı bir şey yapmak istiyorum. İdealist çevirmen kişiliğimden sıyrılıp bambaşka sektörlere yoğunlaşmaya çalışıyor bir de üzerine yüksek lisans yapmak istiyorum. Şu anki hedef Pazarlama İletişimi gibi duruyor. "Ne alaka?" sorusunu duyar gibiyim ve şu an için çok somut bir cevap veremiyorum. Yurt dışında yapamayacağımızı anlayınca yerel araştırmalara odaklandık yine, araştırmalar devam ediyor.

İçinden çıkamadığım bir diğer konu ise içinde yaşadığımız bu ülkenin ta kendisi. Maalesef buradan gitmek kolay değil, maddi manevi zorlukları var. Haddi maddiyi ayarladın bir şekilde diyelim sevdiğin insanları burada bırakıp gitmek zor olsa gerek. Çünkü giderken sanki geri döndüğünde her şey aynı duracakmış gibi gelebilir; ancak aynı durmayabilir de. Herkes için söylüyorum bunu, çünkü sen döndüğünde giderkenki sen olmuyorsun buradaki kişi ise senin bıraktığın kişi olmuyor. Değişim devam ediyor her insan için. Bu değişimi yan yana geçirirken adapte olmak daha kolayken uzakta bu değişimi geçirip sonradan görmek kolay değildir diye düşünüyorum, ancak bunları tecrübe etmeden bilmek de mümkün değil.

Ama dediğim gibi bu ülkeden nasıl uzaklaşırım hatta mümkünse sevdiklerimi de nasıl uzaklaştırırım, sorusu beynimi işgal etmekte bu günlerde. Eğer 50 yaşında olsam günümüz olaylarına çok takmayabilir göz yumabilirdim ama gençliğimizin getirdiği harekete geçme güdüsünü bastırmak çok zor bu devirde, bu hareket kaçıp gitmek bile olsa. Sanki dünyada halletmemiz gereken başka hiçbir konu kalmamış gibi her gün erkek kız öğrencilerin arasında minimum kaç metre olmalı, dekolteler nasıl olmamalı vb. konularla geçiyor hayatımız. Biz de film şeridi gibi izliyoruz.

Neyse, daldan dala bir yazı oldu bu sefer. Kafa karışıklıklarının ne yapacağını bilememenin sonucu olsa gerek. Her şeyin biraz daha berraklaşmasına ihtiyacımız var.


7 Ekim 2013 Pazartesi

rich man's world.

Money talks, demiyorlar boşuna.

Hazırda 30.000 doların yok mu güzelim? Eh, çekil şöyle kenara.

I have a dream, diye başlar sözüne gerçekleştiremeden kalıverirsin ortada.

İşte kapısından çıkarken yurt dışı eğitim fuarının, bunlardı aklımızdan geçenler boyunlar küçük Emrah misali. Paran yoksa sen de yoksun, diyorlardı bize açık açık. Hatta bir tanesi direk "It s an expensive course," dedi yayvan yayvan Amerikan aksanı ile. Hayır yani belki çok zenginiz biz olamaz mı honey?

Her neyse, çok içerledik çok. Yüksek lisans için yüksekten uçuyoruz fazlasıyla, orada en fazla yapabileceğimiz "Extension" diye tabir ettikleri sertifika programıdır, onun da okulu çok pahalı olmasa da Amerika'da yaşamak bir 'dream' olarak kalacak gibi görünmektedir.

Kimisi vardır ana babası zorla paraları saçar okusun diye gönderir en iyi okullara da çocuk gitmez, kimisi vardır gitmek ister kasar da bir türlü fırsat el vermez. Ha çalışıyoruz kazanıyoruz burada babalar gibi yapamaz mıyız yükseğimizi, alçağımızı neyimizi istiyorsak, yaparız. Ama yurt dışında yaşama hevesi gönüllere kazınmıştır bir kere. Özellikle de kısa bir süreliğine yurt dışında yaşayan insanlarda tipik olarak görülen bir hastalıktır bu. Belki çıkmamış görmemiş olan bizim kadar düşünmez 'gitmeliyim!' diye.

Her neyse bu kadar acındırdıktan sonra kendimi elimdeki seçenekleri kabul ederek en iyisini yapmaya çalışacağım. Önce İstanbul'u yenelim de Amerika'sı beklesin bir süre.

Size Abba'dan 'Money money money' adlı parçayı gönderiyorum. Güler misiniz ağlar mısınız, orasını bilmem.

22 Eylül 2013 Pazar

istedim.

Birbirimize dokunmuyor, konuşmuyor sadece bakıyorduk.

Bir dakika önceki halimizden eser kalmamıştı. Deliler gibi eğlenirken birden sadece durdu, hatta benden biraz uzaklaştı. MFÖ'den bir şarkı çalıyordu o an; 'İstedim'. "Aynı bedende iki gönül olmak istedim." Sanki dudaklarını hiç kıpırdatmadan sadece gözleriyle bana bu şarkıyı söylüyordu. Hüzünlü görünüyordu suratı, benim ise gözlerim doluvermişti. Saçma sapan zıplayıp hoplayıp dans ederken anlayamamıştım nasıl oluyordu da birden birbirimizin gözlerine kenetlenmiş ağlamak üzereydik."Bir kere gördüm, bir kere sevdim, bin kez istedim." O anın hiç bitmemesi, onun gözlerinin gözlerimden ayrılmaması için her şeyi yapabilirdim, hissediyordum. Birinin sadece gözlerine bakıp hiç konuşmadan nasıl bu kadar çok şey anlayabilir ve anlatabilirdiniz ki? Yaşlar da inmeye başlamıştı gözlerimizden, hüzünlü ama mutlu göz yaşlarımız. "Sonsuza doğru akıp gitmek istedim." O an sonsuzluğu hissetmiş, ölüme meydan okumuş ve hayata geliş sebebimizi anlamıştım. Sadece ikimiz vardık yer yüzünde ve karşımdaki yüz benden farksız, benim bir varlığımdı. Geriye kalan herkes teferruat, herkes kimse'ydi. Ağlıyor olmamız bu duyguları daha iyi nasıl ifade edebiliriz bilmiyor oluşumuzdandı belki. Ya da konuşarak anın güzelliğini bozmak istemediğimizden duruyorduk öyle sessiz. O an iliklerime kadar hissediyordum onu sevdiğimi "ve yanımda yalnız seni istedim."

Şarkı bitti ve yine gerçek dünyaya dönmek zorunda kaldık. Bu sefer gözyaşlarımızı silip gülümsedik. İkimiz de birbirimizin ne demek istediğini biliyorduk, güzel olan demeden bunu yaşıyor olmamızdı.

17 Eylül 2013 Salı

kafamın üzerinde duran düşünce bulutum.

Hayatı bir deneme tahtası olarak gördüğünüzde her şey biraz daha kolaylaşıyor hayatınızda. Şöyle diyorsunuz; "Ben zaten öğrenmek için yaşıyorum, hatalarım ve başarılarım bir şeyler öğrendiğimin belgesidir." Özellikle de 23 (hala 22 diyorum ama) yaşındaysanız daha yeni iş hayatına başladıysanız (1 yılım doldu ama) ve önünüzde yapmanız gereken çok fazla şey varsa...

Bu yüzden bir problemle baş ederken, yanlış yaparken insanın kendisini çok paralamaması gerekiyor, onun yerine "e, yaşıyorum ondan" demesi gerekiyor. Ben de böyle yapmaya çalışıyorum.

Bu aralar hayatımdaki en güzel değişiklik sonunda Zumba derslerine başlamış olmam. Aslında Şubat ayından beri başlamak istediğim ancak bazı engellerden dolayı başlayamadığım dans derslerine geçen Perşembe başladım ve sonunda yeniden iyi hissediyorum. 40 dakika Zumba yaptıktan sonra 20 dakika salsa ve bachata yapıyor olmamız da cabası, hatta belki bir iki ay sonra latin dansları kariyerime geri bile dönebilirim diye düşünmeye başladım, çok keyifli!

Yine yerimde duramıyorum gördüğünüz gibi, sürekli bir öğrenme değişme çabası içerisindeyim. Maymun iştahlı değilim allahtan, sevdiğim alanlara odaklanabiliyorum. Tabii ki bazen herkesin başına geldiği gibi benim de aklıma "ben neredeyim, ne yapıyorum ve gelecekte ne yapacağım ya da şu an doğru yerde miyim?" soruları geliyor. Ama biliyorum insan kendine zaman tanıdığında yani sabretmeyi bildiğinde su gibi berraklaşıyor yapmak istediklerin ve yolunu buluyorsun.

Daha sonra da hayatında öncelikler belirlemeye çalışıyorsun, iş, dans, İspanyolca, yurt dışı, yüksek lisans gibi gibi pek çok kelime kafanın üzerindeki düşünce bulutunda dönüp dolaşırken sen içlerinden birini alıp onunla başlamayı seçiyorsun. Bir karar verip harekete geçtikten sonra ise her şey kolaylaşıyor.

4 Eylül 2013 Çarşamba

rüya gibi ada.

Tatillerin insanı motive ettiği külliyen yalan! Her tatil dönüşü kendimi daha da hayattan bezmiş ve iş hayatından bir o kadar soğumuş buluyorum. Tatilim esnasında ne kadar eğlendiysem dönüşünde de o kadar depresyona giriyorum işte. Pazar günü Bozcaada'nın soğuk sularında yüzüp balık kovalarken ertesi gün sabah 6'da kalmış işime gitmiş ve yaşamanın o olmadığını düşünmeye başlamıştım bile.

Bence insanı iş ile ilgili motive eden şeyler yine işte kazandıklarıdır. Örneğin ben motivasyonumu yeni bir iş öğrenmekten, müdürüm tarafından takdir edilmekten kazanıyorum. Ama özel hayatımla ilgili güzellikler beni işe yakınlaştırmıyor adeta uzaklaştırıyor. O yüzden hayatımın en güzel günleri olarak nitelendirebileceğim bir hafta sonundan sonra yine aynı şirkette aynı departmanda ve aynı masada olmak beni motive değil demotive ediyordu.

Gel gelelim ki işte bu 'hayatımın en güzel günleri' adını verdiğim Bozcaada tatilimi yaşamamış olmayı tabii ki tercih etmezdim. O sebeple depresyonuna da katlanacağız ki hala çıkmış değilim bu depresyondan. Neyse bolca yüzüp bolca rakı, şarap ve bira içip bolca güldüğümüz ve yemek yediğimiz kısacası çok ama çok eğlendiğim bir tatil geçirdim. Üç gün olsa da her saati dolu dolu geçti, yanımda çok sevdiğim insanlar vardı ve bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyordum.

Bozcaada çok ama çok sevimli bir yer. Ada sokakları, arnavut kaldırımları, poşet kullanmayı yasaklamış belediyesi, buz gibi denizi, incecik kum sahilleri, mis gibi havası, kendine has şarapları üzümleri ve şerbetleri, Çiçek Pastanesi'nin lezzetli kurabiyeleri... Gerçekten hepsi rüya gibiydi ve her gece o rüyaya dönmeye çalışıyorum. Bütün bir yaz tatile gidememiş olmanın acısını çıkarttım bu üç günde. İnsanlarda bir başka medeniyet vardı sanki ve mutluydular. Ada insanını hep sevmişimdir zaten.

En en güzel zamanlarımı ise 'cennetten bir köşe' olarak nitelendirebileceğim kahvaltı sofrasında geçirdiğim saatler, yel değirmenlerinde günü batırmamız ve akşam hava karardıktan sonra denize girdiğimiz anlardı. Özellikle gece denize girmeyi her zaman istemiştim ve bu da Bozcaada'ya kısmet oldu. Yel değirmenlerinin orada akşam 7 ile 8 arasında şarabımızı yudumlarken güneşi batırmak o kadar güzeldi ve o kadar kederlendiriyordu ki insanı hepimiz karmakarışık duygular içerisindeydik ve güneş batınca herkes çılgınlar gibi alkışladı. Güneşe ilk defa bu kadar somut bir şekilde teşekkür ediyorduk.

Anlatırken bile bir kötü oluyorum, fotoğraflara bakmayı bıraktım zaten artık. Tek diyebileceğim şey bunun gibi ve daha da güzel tatillere.

22 Ağustos 2013 Perşembe

kötü hücreler.

İçimden dans etmek geldiğinde serviste işten eve dönmekteydim. Radyoda birbiri ardına çıkan güzel şarkılara eşlik etmek ritme ayak uydurmak istiyor en fazla kafamı sallayabiliyor ellerimi şıklatıyordum. Bu da güzeldi, çok zaman sonra ilk defa ciddi anlamda işten eve dönerken içimde hüzün ve karamsar duygularla değil sevinçle dönüyordum. Böyle hissetmek ne kadar da güzeldi. Özlemiştik mutlu hissetmeyi. Çünkü uzun süredir her ne kadar suratımızda gülümseme de olsa ya da zaman zaman kahkaha da atsak içimizde öyle bir gerçek vardı ki, o gerçek bizim gibi gülmüyor ya da kahkaha atmıyordu.

Hastalıklar insanları birbirine yaklaştırıyor orası doğru. Bu zamana kadar yapamadıklarınızı ve bilerek yapmadıklarınızı fark ediyorsunuz. Hatta söz veriyorsunuz "eğer daha çok zamanım olursa bunları bunları yapacağım, şuralara gideceğim" diye. Bazen en acısı o istediğiniz zaman gelmiyor, bazen ise bir şans daha buluyorsunuz şu ana kadar yapamadıklarınızı yapmak için. Bir yandan da balık hafızalı olan bizler o kadar çabuk unutuyoruz ki yaşadıklarımızı bundan önceki ayları silip atabiliyoruz yeri gelince ve şu an'ın değerini bilemediğimiz bile oluyor.

Demem o ki keşke insan insanın değerini onu kaybetme riskini hiç hissetmeden bilebilse. Bir hastalığı tecrübe etmeden yakınını ne kadar sevdiğini fark etse ve dile getirse ya da ayrılmadan önce o ne çok sevdiği sevgilinin değerini bilse de sonrasında vicdan azabı çekmese. Çünkü hayat öyle dersler veriyor ki insana suratına yediğin tokadın acısı uzun süre geçmiyor, o surat beş parmak izi ile kırmızı kalmaya devam ediyor uzunca bir süre.

Neyse, tedavimiz henüz bitmiş değil; ancak iyi haber o kötü hücreler var ya işte onlardan kurtulduk artık. İşin en zor kısmını atlattık hep beraber. Hem de bayağı kah gülerek kah ağlayarak yaptık bunu. Bir gün güçlü durduk bir gün sarılıp ağladık ya da birbirimize giriştik. Bir şekilde bu altı ayın sonuna geldik.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

her duygusunu bir mektuba yazıp zarfı saklayan adam.

"Tüm duygularını öfkeni de dahil olmak üzere bir mektuba yaz ve zarfa koy. İstersen bir kaç kopyasını oluştur bu mektubun ve ulaşabileceğin çeşitli yerlerde sakla, örneğin arabanda, odanda ya da ofisindeki masanda. Orada dursun ve istediğin zaman ulaşabileceğini bilmenin rahatlığını yaşa, eğer süre geçtikçe hala o mektuptaki gibi düşünüyorsan tamam, ama belki de artık öyle düşünmediğini göreceksin ve hepsini bir zarfa koyup sakladığın için mutlu olacaksın. Sana sanki bunların hiçbirini hissetmiyormuşsun gibi yap demiyorum, sadece bir ya da iki gün tanı kendine ve ondan sonra hepsini yaşa diyorum. Böylece etrafına daha az zarar verdiğini fark edeceksin."

Eğer bir toplantıda olmasaydık bunları anlatan adama dönüp "Bir dakika ya sen böyle bir şey yaptın mı harbiden?" diye sormak isterdim. Ama toplantıda kendi cümlelerimi söylememe izin verilmez genelde, biz çevirmenler başkalarının cümlelerini birbirlerinin diline çevirir kendi cümlelerimizi ise belki toplantıdan sonra ya da bazen hiç söylenmemek üzere içimizde tutmasını iyi biliriz. Biz bunu iyi biliriz.

Mesleğime haksızlık etmek gibi bir harekette asla bulunmam. Ancak bazen öyle zamanlar geliyor ki orada söz hakkı kesinlikle başkalarında siz ise sadece o kişilerin düşüncelerini kurabilirsiniz cümlelerinizde. Ama kendi düşünceniz o ortamda geçmez. Size kendi düşüncenizi soran yoktur. Tabii ki toplantıdan çıktıktan sonra her şey değişir, siz de herkes gibi bir bireysinizdir ve herkes kadar sizin de düşünceniz geçerlidir. Ancak ben son zamanlarda kendimi biraz daha değişik hissediyor, bir başkasının ağzı olmaktansa kendi ağzım olmak kendi bilgilerimi paylaşmak istiyorum. Bu nedenle de zaten çevirmenlikten başka taraflara doğru eğilmeye başladım. Ama çevirmenlik benim için kutsal kalacak, sağ bacağımın bileğindeki Hermes kanatlarımla beraber mesleğim benimle her yere gelecektir.

Şimdi daldan dala atlayarak bambaşka bir konuya geçeceğim hazır yazmaya başlamışken. 13.08'te başarılı bir ameliyat geçirdik. 'Geçirdik' diyorum çünkü orada sırf annem değil ailenin her bireyi tek tek ameliyat oldu. Size o hastane odasındaki psikolojiyi daha sonra çok daha ayrıntılı bir şekilde yazmak isterim, ama zamanı gelince. Şimdilik sadece başarılı bir ameliyat olduğumuzu ve bu Pazartesi son bir patoloji sonucunu beklediğimizi bildirmek isterim. Sonrasında ailemdeki her bireyi ve kendimi tek tek eleştirdiğim bir yazı yazacağım size, geçtiğimiz altı ayda bu evde gerçekten neler oldu neler bitti onu anlatacağım. Ama öncelikle gerçekten her şeyin son bulmasını bekliyorum.

Sağlıkla kalın.

9 Ağustos 2013 Cuma

hiç olmamış gibi yapmak.

Hani bazı günleri oluyor da yazsak neredeyse roman olur diyoruz, bugün o günlerden biriydi. 

Anne hasta, terapiler, tedaviler falan onlardan bahsetmeyeceğim. Ama bir de aile içi kavgalar, tartışmalar oluyor ki siz de ailenin çocuğu olarak ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Çünkü ağzınızı açsanız 'sen karışma', açmasanız 'ne duyarsızsın' muhtemel cevaplar arasında.

Akrabalardan hayır yok kimseye maalesef. Zaten bir teyzem bir halam var, bir de bu küçük aile içerisinde onlarla kavga çıktığında ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. 

Neyse, şöyle ki annenin hasta olduğunu duyan akraba kalkıp beş saat ötedeki şehrinden bir bakmaya gelmez. Zaten görümce-gelin arası hiçbir zaman süper olmamıştır. Tedavi biter, aylar geçer de akraba anca akıl eder kalkar gelir, bu sefer hasta artık kimseyi görmek istememektedir; çünkü kırgındır. Arada kalan ise babadır. Çünkü akraba onun ablasıdır. Ama babanın ne suçu vardır? 

Beşiktaş'ın orta yerinde bas bas bağıran bir anne ile kalakalırsınız. Etrafınıza bakarken hiç bir şey olmuyormuş gibi yapmaya çalışırsınız. Sanki anne kızgın değilmiş, o akrabalar gelmek için geç kalmamışlar, hayat o kadar da kötü değilmiş gibi. Sonra usulca kulaklığınızı takar ve bu dünyada değilmişsiniz gibi yaparsınız. Çünkü benim yaşadığım dünyada anneler kavga etmiyor, akrabalar zamanında kalkıp geliyor, herkes mutlu.

Gürültü patırtı sonrasında ise akrabalarla görüşülür, konuşulur alttan alttan isyanlar yapılır ve mesaj karşı tarafa iletilir. Sonra ise hiçbir şey olmamış gibi hep beraber yemeklere mi çıkılmaz, tatlılar mı yenilmez. Sanki aynı günün sabahında Beşiktaş'ta yaşadığınız olay aslında bir hayal ürünüymüşçesine. Ama böyle hasta psikolojisi bir başka anacığım. Sabahı öyle, akşamı böyle. Akrabalar da bir tuhaf, madem geleceksin zamanında gel, öyle zaten her şey olmuş bitmiş artık ne geliyorsun?

Tüm bugün sonunda herkes yedi içti sohbet etti, biz de yaşadığımız stresle kaldık. 

Her ne kadar hiçbir şey olmamış gibi yapmaya çalışsam da sanki tek bir damla daha olsa taşacakmışım gibi hissediyorum. O zamana kadar kulağımda kulaklılar, herkesin mutlu olduğu dünyadayım. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Öyle anlar oluyor ki yapmadıklarımız için suçlanıyor ve buna rağmen karşımızdakine karşı çıkamayacak durumda oluyoruz. Sadece susuyoruz. İçimizde kaos.

l'auberge espagnole.


"Farklı kültürleri, dilleri, cinsiyetleri, kişilik ve düşünceleri bir araya getiren bir film: İspanyol Pansiyonu."



İspanyolca'mı tazeleyeyim fikriyle film araştırmasına başlayıp sonunda Fransız yapımı olan 'İspanyol Pansiyonu' adlı filmi izledim. (l'auberge espagnole). Aslında film tam da istediğim işi yaptı, çünkü filmde erasmus için İspanya'ya giden bir gencin hikayesini izliyorsunuz ve onun nasıl İspanyolca öğrendiğini ve Barselona'da neler yaşadığını görüyorsunuz. Çok detaya inmeyeceğim ama bir erasmus öğrencisi olduysanız ya da olmak istiyorsanız bu film sizin için daha anlamlı bir hale gelecek ve 'aa bak bu bana da oldu' ya da' o sokaktan ben de geçtim evet' şeklinde filmdeki karakterlerle konuşmaya başlayacaksınız.

Bir de hoşuma giden filmin en önemli soundtracklerinden bir tanesi Radiohead'den No surprises. Şarkıyı çok sevdiğim gibi filmi de çok sevdim ki kimisi için basit bir gençlik filmi olabilecek ancak kendinizden bir parça bulduysanız da hayatınızdan bir parçayı alıp onu belgesel yapmışlar gibi bile hissedebileceğiniz bir film.

Çocuğun İspanya'dan uçaktan inişinden, sokak sokak dolaşıp ev arayışından ve en son geceki veda partisine kadar hepsi gerçekten bir erasmus öğrencisi ya da sadece hayatının belli bir süresini yurt dışına geçirmek için giden kişi için çok anlamlı gelecek.

Filmin sonu ise bir o kadar değişik. Açıkçası film tabii ki mükemmel değil ve izlerken pek çok kez 'hah şimdi bir şey olacak' deyip aslında bir şey olmadığı zamanlar da oldu. Filmin sonunda ise o izlerken ne olduğunu bile bilmeden sadece olmasını beklediğim o şey oldu. İzleyin bakalım bana hak verecek misiniz...

Tabii, filmden sonra gaza gelen ben hemen başladım İspanyolca ile ilgili çalışmalarıma. Bu sefer takip edebileceğim bir iki blog buldum İspanyolca yazılmış - daha doğrusu İspanyolca konuşan insanların yazdığı- ve onları okumaya başladım.

Dahası da tabii ki hayatımın bir bölümünde İspanya'ya geri döneceğimden eminim. Sokaklarda dolanıp etrafımda duyduğum İspanyolca'ya gülümseyerek karşılık vereceğim. Sadece zamanını bekliyorum.


(Para los que solo entiendan Español, querri decir que un dia volveré a vivir en España por supuesto. Solo espero el tiempo correcto para hacerlo.)

Saludos!






3 Ağustos 2013 Cumartesi

ben, bu hayatta en çok tartıştığım kişidir.

Diş sıkma ve gıcırdatma gibi kötü bir alışkanlığım başladı; stresten olduğunu söylüyorlar. Öyle bir şey ki sıkmaktan çeneniz ağrıyor ve hala devam ediyorsunuz, tuhaf. Stres her zaman bebeğim olmuştur zaten, onsuz yaşayamam. 

Kendiyle kavga edenler yarışmasında birinciliği kaptım. Verdiği kararlarda bu kadar sık vazgeçmek isteyip ancak bir türlü geçemediği için de kendi kendini yiyip bitiren bitiren bir varlık haline dönüştüm sanırım. Vicdan azaplarının kraliçesiyim adeta. Verdiğim kararın azabını çekerken verdiğim karardan vazgeçememenin de azabını çekiyor bünyem. Biraz tuhaf insanım, sanırım kişilik bozukluğu olabilir bunun adı. Yine kendi kendime teşhis koymaya başladım bak. Mesela geçen ay kanser olduğuma emindim, bu ay psikopat olduğuma yemin edebilirim. Doktora ne gerek var sanki, beni en iyi ben bilmem mi? Cahillik böyle bir şey işte, içten geliyor durduramıyorsun. 

Aslında kararlı bir insan olduğumla övünürüm hep, hatta biraz da inatçı. İstediği bir şey varsa onu yapacağım'dır genelde düşüncem ya da öyleydi bir zaman öncesine kadar. Ama insan oğlu da çok sık değişen bir varlık işte. Biraz inadını yontmayı kendini törpülemeyi öğreniyor zamanla. Bu zaman zaman iyi olsa da bazen sizi siz olmaktan çıkarabiliyor, başka varlıklara boyun eğme noktasına getirebiliyor ki işte bu aşamada ben ben olmaktan nefret ediyorum. 

Tamam, belki büyüyüp olgunlaştıkça herkes biraz daha sakinleşip o inadım inat hallerini bırakıyordur geriye; ama eğer iş kendi kendini kısıtlama noktasına geldiyse orada bir sıkıntı var demektir. Özgürlüğün kısıtlandığı yerde aslında fark etmediğiniz başka bir sürü şey kısıtlanmıştır. En kötüsü de bunu insan kendi kendine yaptığı zamandır. Bir başkasının baskısından bir şekilde kurtulursunuz belki; ama kendinize uyguladığınız baskı hayatınızın her anında sizinledir. 

Neyse biraz bu şarkıyı dinleyelim de okyanus ferahlığı alalım.

Manic Street Peachers'tan Ocean Spray. 

Not: Şarkının bu kadar acıklı bir hikayesi olduğunu bilmiyordum aslında. Merak edenlere:   http://tr.wikipedia.org/wiki/Ocean_Spray



1 Ağustos 2013 Perşembe

tarihe bir not bir de şarkı düşelim.

Son zamanlarda birbirinden güzel çok fazla şarkı dinledim. Gerek Travis, gerek Editors gerek de Miles Kane olsun, bağzı şarkılar çok güzel efenim. Özellikle Travis'in 'Moving' şarkısının klibini paylaşmak istedim sizlerle, çünkü şarkı ayrı klip ayrı hoşuma gitti. Klibi yaratıcılığından ötürü kutlamak istedim.

Bu şarkı;

"And everything is falling into place
And then we move again
So take the curve and move along
Until we’re gone, we’re moving on"   derken ben de kendimi yorgun ama güçlü hissediyorum. 

Bugün -eğer sonunda bir mani çıkmaz ise- terapimizin son günüydü. 
Bu hani Şubat ayından beri gördüğümüz terapi var ya..
Bayram sonrasında ameliyat ile süreci tamamlayacağız. 
Anlayacağınız yok olana kadar devam ediyoruz. 


29 Temmuz 2013 Pazartesi

o, bunların hepsini biliyordu.

Gözümü bir açtım ki mevsimlerden yaz olmuş yeniden ve yarısını bitirmişiz bile. Bir yıl geçivermiş; yazı, sonbaharı, kışı ve ilkbaharı bitmiş de başa dönmüşüz tekrar.

Bazı sabahlar oldu uyandığımda ilk onu gördüğüm. Ya da yanında olmanın getirdiği heyecanla pek iyi uyuyamadığım gecelerin sabahları oldu. Ona bakıyordum. Büyük gözler vardı karşımda. Bana pek anlamlı bakıyorlardı. Belki de hayatımda şu ana kadar gördüğüm en anlamlı gözlerdi, büyük ihtimalle öyleydiler.

O günler daha bir güzeldi, zamanla yarışmadığımız ve günün bitmesinden korkmadığımız zamanlarımız. En sıkıcı durumlar bir şekilde halloluyordu. Gözlerimi yitirmekten korkma noktasına gelene kadar ağladığım da oldu onunla, karnıma ağrılar girene kadar güldüğüm de.. O ise bana eşlik etti her durumda. Onunla ağlamak da gülmek de güzeldi.

Bir Eylül günüydü ki hayatımın en güzel günü diye nitelendirmiştim ben o günü. Adı Sonbahar olmasına rağmen güneşli, pek tatlıydı hava. Sahil bir o kadar güzel; bisikletli, patenli insanlar bir o kadar mutlu görünüyordu gözüme. İnsanın hayatının en güzel günü olması için gereken her şey vardı fonda.

Beni her seferinde şaşırtıyordu bir şekilde. Tam tanıdım galiba derken yeni bir şey sunuyordu kendinden, bu ne kadar da hoştu. Onu ilk gün gördüğümde bir şeyler düşünmeye başlamıştım zaten. Gülümsemesi ve beni dinlemesi herkesten daha farklıydı, onda farklı bir şeyler vardı. Hani kamera bulanıklaşır da sadece odak noktası net kalır ya.. Öyleydi ona bakarken gördüğüm kare. Bir onun yüzü vardı sanki, geri kalan her şey önemini yitirmişti bir anda.

O günden sonra içime bir korku düşmüştü. Bu hiç sahip olmadığın bir şeyi kaybetmekten korkma duygusuydu. İnsan nasıl sahip olmadığı bir şeyi kaybetmekten korkardı, bilmiyordum. Belki de geçmişte olduğu gibi yolunda gitmeyen bir şeyler olur ya da bir şeyleri yanlış yaparım diye korkuyordum. Çünkü bu sefer her şeyin yolunda gitmesi daha önemliydi, neden bilmiyorum.

İşte o Eylül gününde ben her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu biliyordum. Böyle günler çok fazla olmuyordu hayatta, o gün evren bana yardım ediyordu, hissediyordum. Sezgiler önemliydi ve her zaman inanmıştım sezgilerime bazen hata yapmama sebep olsalar bile. Yine de mantığından çok hisleriyle hareket eden biriydim ve yirmi üç yıl bu şekilde yaşadıysam bundan sonra da pek değişmeyecektim. Açıkçası kendimi bu yüzden seviyordum.

İki insanın birbirini tanımaya başlama süreci her zaman için en heyecanlı kısım olmuştu. Yine öyleydi ve hatta daha da heyecanlıydı çünkü şüphe diye bir şey yoktu bu sefer. Soru işaretleri birbir siliniyordu. Karşımda büyük gözler ve uzadıkça turuncuya dönen bir sakal vardı. Konuşurken hafif eğrilen bir ağız gülümsüyor ve gülümsetiyordu. O eğri ağız çok güzeldi o gün. Sanırım en güzeli de onun tüm bunları biliyor olmasıydı.

Temmuz sonundayız ve benim içimde bir Sonbahar özlemi. Henüz Yazı tam anlamıyla yaşamamışken hem de.. Sararıp düşen yapraklar, hafiften yağan yağmurlar ve toprak kokusu.  Sanki bu Eylül daha da güzel olacak ve diğer bütün sıkıntıları giderecek gibi. Galiba hayatımda ilk defa Yazın bitişi beni üzmeyecek.

Şimdi, The XX'ten Night Time.



23 Temmuz 2013 Salı

özbeöz kendim.

Özüme dönme hevesi içerisindeyim bir süredir. Buna blog yazmak da dahil. Ya da okumak. Geçen bir sene içerisinde aldığım ve yarım bıraktığım bir sürü kitabın onları bitirmediğim için öbür tarafta peşimden gelecekleri korkusuyla yaşıyorum. Sorun nerede bilmiyorum. Farklı sevdiğim türleri denemiş olmama rağmen öyle bir dönemdeydim ki 50. sayfadan sonra devam etmek mümkün olmuyordu. Bunun pişmanlığıyla daha fazla yaşayamayacağıma karar verdiğim zaman - bu geçen aya tekabül ediyor - bir kitap bitirebildim.

Uzun zaman sonra bitirebildiğim ilk kitap Lars İyer'in Kuşku'su oldu. Bir süredir bana devam etmek için bir şeyler vaat eden bir kitap bulamadıktan sonra bir kitabı bitirmek içimde yeniden bazı duyguların canlanmasını sağladı. Şimdi ise ikinci bitirmeye azmettiğim kitabımdayım. Bu sefer bambaşka bir yerden daldım işe. Bu bir bestseller. Evet bayağı New York Times Bestseller'ı. Durun! Vurmaya başlamadan önce bir 'neden' diye sorun. Öylesine bestseller diye almadım bu kitabı. Aldığım kitap Jenny Lawson diye bir 2011 webblog ödüllerinde finalist olmuş bir blog yazarı. Her şey tamamen ilham almak adına anlayacağınız. İlginç hayatını anlatıyor Jenny. Belki sonunda 'peh boşuna okudum' diyeceğim bir kitap 'Hiç olmamış gibi yapalım'. Ama en kötü kitabı bitirdiğimde kitap hiç olmamış gibi yaparım. (kötü espri günümdeyim).

Öyle ya da böyle uzun zaman sonra bir şeyler okuyabiliyor olmanın getirdiği iyi bir duygu var içimde. Özüme dönmek diyerek başladım devam edeyim. İki gün önce yine uzun zamandır yapmadığım bir şey yaparak gitarımı aldım elime. Açıkçası- okuyanlar bilir- çok sıkı ders çalışan kardeşim yüzünden evde yüksek sesle konuşmak bile yasakken sanat icra etmek mümkün  olmadı son dört yıldır. Ama artık buna dur demek zorunda kaldım. Kendi yaşam sınırlarım içerisinde gitarımı çalabileceğimi duyurdum herkese. Henüz şikayet gelmedi ev sakinlerinden.

Öze dönme çabalarının içerisinde tabii biraz kafa dinlemek amacıyla yalnız kalma isteği de var. İş hayatının dezavantajlarından biri o kadar çok zamanınızı iş yerinde harcamak zorunda kalıyorsunuz ki geri kalan zamanlarda tabii ki de dostlarınızı, sevdiklerinizi ve ailenizi görmek istiyorsunuz. Ancak bu kısıtlı bir zaman dilimi olduğundan kendinize ayıracak çok zaman bulamıyorsunuz. Geçen sene gidip tek başıma deniz kenarında kitap okuduğum ya da bir kafeye gidip orada blog yazdığım zamanlarımı özlüyorum zaman zaman. Oradayken sanki en özümde oluyorum ben. Kimsenin varlığından rahatsız olmadan, kimsenin varlığına ihtiyaç duymadan. Kendimi özgürce hissetme ve eleştirme imkanı bularak..

Şu an oturduğum balkonumda kahvemi içip Editors'dan 'Sugar'ı dinler ve blog yazarken işte biraz daha özüme dönmüş gibi hissediyorum ya, bu en güzeli.

21 Temmuz 2013 Pazar

sonra her şey daha kolay olacak.

Arasında kaldıkça bir şeylerin ve birilerinin inciniyor inceliyor ve yok oluyor gibiyim. Kendi mantığım ve arzularım da birbirleriyle çakıştığından yarattığım mutsuzluğun içinde kayboluyorum. Çabaladıkça çıkmaya içinden bu hislerin bataklık misali içine çekiyor beni karamsarlıklarım. Savaşmaktan yorulduğumu hissediyor ve boğulmayı kabul eder gibi bırakıyorum kendimi derin sulara.

Zamanın geçip gitmesi bazen normalde olduğundan daha çok önem taşır. Sadece zamanın geçmesini değil bir şeylerin değişmesini beklersiniz. Hesap yaparsınız. Bir iki ay daha dersiniz. Sonra her şey daha kolay olacak. 

Bugünlerde yaptığım en çok şey ise sokakta gördüğüm insanların hayatlarını düşünerek onların da hayatlarında çok zor zamanlar olduğunu hayal etmeye çalışmak. Sanırım yalnız hissetmekten bitkin düştüm ve kendime bir yoldaş arıyorum. Eminim bu kadın kocasıyla kavga etmiştir, belki de boşanmıştır, belki de şu adam zor bir hastalık geçiriyordur, belki evinde hiç huzur yoktur gibi gibi.

Kötülüklerini istediğimden değil yanlış anlamayın, sadece bu yalnızlık duygusunu bastırmaya çalışmaktan ileri geliyor düşüncelerim. Bu hayatta sorunları olan tek ben değilim'i hatırlamaya çalışıyorum sık sık. Güçlü olmak zorunda bırakıyor bizi yaşadıklarımız. Duyarsız olmak zorunda da kalıyorsunuz bazen. Duygusallığı bir kenara atarak buz kesiyor, adeta odunlaşıyorsunuz. Sırf daha az acı çekmek için. 

Ama biliyorum bir iki ay daha diyorum, sonra her şey daha kolay olacak. 

16 Temmuz 2013 Salı

Ölü taklidi yaparsan hayat sana dokunmaz.

Kafamı gömecek bir toprak parçası tek istediğim. Ben aslında yoğum diyerek saklanmak olan biteni görmemek, duymamak istiyorum. Zor günler. Hep zor günler vardı elbet, ama her zaman daha da zor günler var. Bundan daha zoru da gelecek eminim. O zaman da ağlanacak, yine saklanacak köşeler, şefkat gösterecek insanlar aranacak. Başka bir evrende olmak istenecek, ya da başka bir çağda, belki sadece başka bir günde.

Huzursuz aile çocuklarının hayatlarını düşünmüşümdür hep. Üzülmüşümdür hanesinde huzur olmayana. İnsan işten ya da okuldan her neyse dışarıdan içeri girdiğinde yüreği ürkek ve tedirgin geliyorsa kolay olmamalı demişimdir. Kolay değil. Sebebi ne olursa olsun hane içindeki huzurda sıkıntı var ise insanın dışarıdaki hayatı da bir o kadar zarar görür.

Sonra insanları suçlamaya başlarsın, seni anlamadıklarını iddia edersin ki bu bir iddia değil; gerçeğin ta kendisidir. Onlar anladıklarını söylerken sadece hayatlarında yaşadıkları tecrübelerine ya da gördükleri diğer örneklere dayanarak anlarlar seni. Kendi başlarına gelse bu durum, ne yapacaklarını bilemezler. Çünkü böyledir, kendi başına gelene kadar ne yapacağını bilmezsin.

Bilmen gereken ise sakinliğini koruyup gerekirse ölü taklidi yaparak zamanın geçmesini beklemektedir. Çünkü hayat ölü taklidi yapana dokunmaz. Ama canlı olduğuna dair gösterdiğin tek bir harekette tekmeyi tokadı atar. Hayat o biz çocukken izlediğimiz üvey baba dizisindeki babadır işte. Biz de besleme misali kabul ettirmeye çalışırız kendimizi babamıza, iyilikler yapmaya onu sevmeye çalışırız. Ama nafiledir, üvey baba kafası kızdığı anda tekmeyi basar kıçımıza atar bizi evden sokağa.

Ben de böyle hissediyorum işte, sokağa atılmış bir besleme gibi. Karanlık bir köşeye sinip gün doğana kadar orada beklemek sonra da güneşin doğuşunda umutlanmak istiyorum. Bir sonraki gecenin gelmesinden korkarak günü geçirip bir daha yiyeceğim tekmenin yolunu gözlüyorum. En nihayetinde üvey de olsa babamız o bizim, eve geri dönmek için elimden geleni yapıyorum.




9 Temmuz 2013 Salı

düşünüyorsun, öyleyse n'olmuş.

Annemin anlattığına göre 'iyi insan' diye bir şey yok. Bu annemin hayata olan pesimist bakış açısından mıdır, yoksa gerçekten haklı mıdır bilmiyorum. 'İyi insan' kimdir onu da bilmiyorum ama etrafımızda az olduğu kesin.

Hastalıkların en büyük sebebi bu olumsuz düşünce. İç huzurumu kaybedeli oluyor bayağı, en azından 6 ay kadar. Sanırım annem iç huzurunu kaybedeli yıllar olmuş ki ondan hep bu hastalıklar. Beynini yönetmek elinde aslında, düşünmek istemediğin zaman bir şeyi kafanı dağıtmak bir şekilde mümkün; ama annem bunu öğrenememiş. Annemi suçluyorum sanmayın tabii, belli ki bir şeyler ters gitmiş hayatında bir yerlerde, ama annem de iyi gidenlere yönelmeyi pek becerememiş sanıyorum.

Zaten yaşamak başlı başına zor, sabah uyan işe git akşam gel, gün içerisinde bin bir türlü vukuat ve macera.. Bir de iç huzurun olmayınca her şey daha da zorlaşıyor. Ben iyiye yönelmeye çalışıyorum, huzura ve olumluya doğru. Çünkü insanın bir düşünceye takılı kalması nedir biliyorum, beyninde başka hiçbir şeye yer bırakmadan aynı noktada saatlerce, günlerce kalmak yarayla oynamaktan başka bir şey değil gerçekten. İnsanın canını en çok acıtan yine kendisi oluyor bu yüzden. Düşünceden uzaklaşmak becerisi herkesin geliştirmesi gereken bir beceri. Düşünüyorsun öyleyse varsın da düşünceden uzaklaştığın kadar mutlu bir insansın.


30 Haziran 2013 Pazar

içimdeki canavar.

İstemediğim şeyler yaparken buluyorum kendimi yine. Beynim bulanmış, bir hayal dünyasında yaşıyorum adeta. Kendi yazdığım hayat senaryosuna inanıyorum, kendi kendime bir yalanın kucağına düşüyorum. Yalan beni sarıyor, ben yalana sımsıkı tutunuyorum. Beynim benimle oyunlar oynuyor. Negatif oyunlar bunlar. Pembe hayaller değil; aksine karabasanlar ve kabuslar.

Sevdiğim insanlara verdiğim zararlar var. Bazen keşke yakınımda olmasalar diyorum, sonra ise dayanamıyorum işte. Böyle zamanlarda kendime olan nefretim sel olup akıyor. Beynimdeki bulanıklığı birilerine göstermem, anlatmam gerek. Sanki bir şeyler kemiriyor içimi. Yiyor, bitiriyor. Saçma sapan krizler bunalımlar yaşıyorum. Kendini kapana kısılmış duygusuyla karşı karşıyayım. Anlattıklarımın hepsi o kadar boş ki ve bunun o kadar farkındayım ki.

İçimdeki bu canavarın söylediklerini duymazdan gelmek istiyorum, ama olmuyor. Tüm dünyanın bana karşı olduğunu savunuyor bu canavar, beni buna inandırmak istiyor. İtiraz diyorum ama ne fayda, o benim içimde; ben onun değil.

Ani duygu değişimleri yaşıyorum. Beş dakika önce kin ile beslenirken beş dakika sonrasından çocukluğuma dönüyor gülüyor zıplıyorum. Dengesizliğin zirvesindeyim. Sonra anneme ne kadar benziyorum, diye düşünüyorum. Onun kadar hırçın ve içinde kopan fırtınaları yansıtan dışarı. Yaşlandıkça daha çok onun gibi olacağım, bu düşünce beni korkutmaya başlıyor.

Tüm bunları yaşıyor olmamın somut bazı sebepleri var elbet. İçinden çıkamadığım durumlar, sorunlar. Ama içimdeki bu canavarın bana zarar vermesi değil bana yardım etmesi gerekiyor ki beynimdeki bulanıklıktan kurtulayım. Bazen 'imdat' diye bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor.

7 Haziran 2013 Cuma

kanser

Evet, sonunda söylüyorum. Annem kanser. Meme kanseri. Hem de Şubat ayından beri. 8 kür kemoterapi görmesi söylendi. 5. yi aldı en son. 6. dan sonra büyük ihtimalle ameliyat olacak ve küçülmekte olan tümörü alacaklar.

Şubattan beri öyle bir hüzün ki yaşadığımız, öyle bir acı ki anlayamadığımız öyle bir yalnızlık ki çektiğimiz.

Hastayı ailesi dahil kimse anlamaz. Yakınlarını da arkadaşları dahil kimse anlayamaz. Normaldir, kimse başa gelmeden anlayamaz.

Tedavi iyi gitse de, tümör küçülse ve doktorlar duruma pozitif baksalar da hasta psikolojisi ve yakınında yaşayanların psikolojisi bambaşkadır.

Hastaya 'seni anlıyorum' denmez. Denirse küfür gibidir. Hastalıkla tüm gün yaşayan odur, biz ise iş vb. hayat gayeleriyle meşgulüzdür. Onu severiz, tüm gün aklımızdadır ama bilemeyiz, çünkü saçı dökülen biz değilizdir, odur.

Kaç ay geçti Şubat'tan bu yana. Bazen umutlu, bazen hüzünlü bazen krizli geçiriyoruz bu dönemleri. Sevgi bazen yetmiyor, hasta psikolojisini anlamanın yolu yok zaten. Anlamak mümkün değil.

Ben de yalnızım. Etrafım kalabalık, ama her annesi hasta olan kadar yalnızım.

Çünkü annenin hasta olması başa gelebilecek en kötü şeydir.

Mide ağrılarıdır.

Bolca göz yaşıdır.

Bunu anlayabilecek kimse yoktur, kimsenin derdi birbirine benzemez çünkü.

Bu, hayatta daha önce hiç duymadığınız bir acıdır, gün boyu boğazınızın düğüm düğüm olması, ağlamak için gizli gizli bir yer aradığınız ağlamayadığınız için dişlerini sıktığınız zamanlardır.

Hasta kimi zaman agresiftir, ona alttan almaların sonsuzluğunu yaşatırsınız. O ne derse doğrudur. Evet anne, doğru, dersiniz.

Geri kalan her şeyin ne kadar gereksiz olduğunu fark ettiğiniz, hayatın kısa olduğunu anladığınız, aklınızdan kötü kötü şeyleri silmeye çalıştığınız kriz dolu bir zamandır.

Bizimki kısmetse 3 kür sonra bitecek. Bekliyoruz. Kimi günler gülerek, kimi günler ağlayarak.

20 Mayıs 2013 Pazartesi

anket sonuçlarına göre şöyle şöyle böyle böyle.

Etraftaki yirmi kişiye sorduk yirmisi de aynı cevabı verdi. Bazen değil yirmi, iki yüz kişi aynı cevabı verse kafa almayabiliyor gerçi.

İnsan kendi anlamak istemedikçe kim ne dersin desin o fikri benimsememek için elinden gelen her mücadeleyi gösteriyor.

Bazen de bir fikre takılıp kalıyorsun da gözün görmüyor başka bir şeyi. O sürede umursamıyorsun fikir gerçekten doğru mu değil mi? Varsa yoksa inada devam, varsa yoksa benim dediğim olacak'çılık. Halbuki gerçek hayat böyle şeyleri kaldırmıyor. Gerçek hayatta insanlar birbirine bu kadar katlanmıyor, katlanmamalı da zaten.

İnsan psikolojisi bambaşka. Kimi zaman hiç görmediği bir sorunu günü geliyor deve yapıyor başına hem de durduk yerde. Eh sonrasında bir sorun bir başka sorunu getiriyor peşinden. Oldu mu sana sağlam bir sorunlar zinciri? Bu yüzden baştan almalı dersi de büyütmemeli dertleri. Zaten yeteri kadar derdimiz var şu hayatta gereksiz dertler çıkarmamalı insan başına.

Zaten sevgi çabucak tüketilen bir duygu, tüm diğer duyguların da olduğu gibi, eh bulduğun anda sarılmalı; saçma sapan sebeplerden ötürü de harcamamalı.


18 Mayıs 2013 Cumartesi

özgürlük, hiç gerçekleşmeyen bir rüya galiba.

Bulgaristan'daki grevden dolayı prodüksiyon takımlarının gümrükten Türkiye'ye geçememesi sebebiyle iptal olan Depeche Mode konserinin yaşattığı hayal kırıklığı ile başlıyorum yazıma...

Bir konserin iptal olmasının verdiği hüzün 'en iyi 10 hüzün' arasında yerini alır bence. Birden bire mutsuzluğa sürükler, depresyona sokar maazallah. "At some point in the future" da geleceklermiş, hiç inanmadım ben bu sözlere de neyse.

Futbolla aramızdaki rekabet sona ermiyor sayın seyirciler. Tam severim belkim diyorum yine gıcık olduğum bir şey çıkıyor. Futbol sevgisi ilişki bilem bitirebilir, söylemedi demeyin. Futbolun karşısında şampiyon olan kadın görmedim, göremeyeceğim de sanırım. Benim yerime bu sene de Galatasaray şampiyon oldu, olsun bakalım hayat ona güzel.

Zaman zaman hiçbir şeyin yetmediği zamanlardayız. Ne aile, ne iş ne aşk ne para. Hiçbir şey bazen o nereden doğduğu bilinmeyen boşluğa kapılıveriyoruz. Sonra akla geliyor gençlik hayalleri, buradan gitmeler, yüksekler, alçaklar saçmalamalar.

"İlla bir şeyden pişman olacaksan yapmadığından değil yaptığından pişman ol" dedi arkadaşım bana. Dediği şu; ilerde ben neden gitmedim o istediğim ülkede yaşamaya? sorusunu soracağıma gitmiş olayım. Bilmiyorum, insanı buraya bağlayan çok şey var- özgürlük hiç gerçekleşmeyen bir rüya galiba.

Evet, özgürlük hissini burada bu şartlarda yaşarken duymak zor. İnsan istiyor ki kimseye hesap vermeden yaşayabilsin. Gel gör ki günümüz şartlarında (benim şartlarımda) bu mümkün değil. Eh hayatın sonraki aşamaları çok mu farklı sanki? Sürekli olarak hesap vermemiz gereken birileri, nereye niye gittiğini açıklaman, neyi neden yaptığını anlatman gereken birileri oluyor hayatında.

Mesela bir gün sadece evden çıkıp trene binip herhangi bir durakta inersin. Kimse sana 'neden, nasıl' diye sormaz. Sormamalı. Özgürlük böyle bir şeymiş gibi geliyor bana. Telefondan kimse aramaz, facebooktan kimse mesaj atmaz. Gittiğin yerde tanıdığın kimse yoktur. Ha 'Sen bunu İspanya'da yaptın ya kızım daha ne istiyon?' şeklinde soru sormaya kalkarsanız size ' 3 yıl önceki 6 aylık olaydan bahsediyon' derim. Ben birkaç yıl uzakta yaşamaktan bahsediyorum, başka bir şeyden değil.

Neyse benim bu gitme ve uzaklaşma deliliklerim başladı yine bana müsaade.

Zaten hayatta planladıklarımız olmuyor, hayatın bizim için planladıklarını yaşıyoruz, o sebepten benim burada öyle mi yapsam şöyle mi yapsam diye kafa patlatmacalarım hep boşuna, boşuna ah boşuboşuna.


3 Mayıs 2013 Cuma

hello may.

Nihayet güneş ricalarımızı kırmayıp gökyüzüne teşrif etmeyi kabul etti. Yaşanılan zor durumlar hava yağmurluyken daha bir zor, daha bir ağır gelmiyor mu insana? Güneş de sanki bir nebze hafifletiyormuş gibi. Belki de havada değil keramet, sadece biz öyle bakmak istiyoruz.

Nisan bize bazı güzel haberler vererek gitti ve yerini Mayıs'a bıraktı bile. Ben iş yerimde bir batkım yedi buçuğuncu ayıma gelmişim bile, zaman azizim su gibi. Bana sorsalar ben kendimi 10 yıldır iş hayatında gibi hissediyorum da tabii kimse bana sormuyor, sorsa da bir önemi olmuyor.

Bilmiyorum, seviyorum ben şu ofisi ve şu insanları. İngilizler falan hani iyiler, karşılıklı sevgi ve saygı içerisinde ilerliyoruz işte. Hayatımın geri kalanında ne yapacağım? sorusu ise hala cevaplanmamış bir şekilde duruyor. Bir süre için de düşünmeyi bıraktım bu konuyu, şu an şurada olmaktan mutluyum. Tekstili seviyorum, sevdiğim için sorgulamak ise çok yersiz geliyor, öyle değil mi?

Biz bu aralar bir sportif olduk sormayın gitsin. Dışarıda bisiklet sürmenin tadını hiçbir şeye değişmem sanıyorum. Hele yokuş aşağı ise tadından yenmez, yokuş yukarı ise yaktırdığı kalorinin haddi hesabı yoktur. Kısacası dışarıda spor yapmak bir başkadır. Fakat haftanın iki gün de LC Waikiki Spor salonunda fitness, kardiyo yapmadan olmuyor.  Sohbet muhabbet derken 2 saatlik sporlar yapılabiliyor.

Bir yandan da bütçe planı yapmaktan canım çıktı. Ne giderin var, derseniz... Bir kere her ay şu bitmek bilmeyen tahlillerim var. (roaccutane kurbanı ben). Doktor, tahlil ve ilaç derken zaten yüksek bir meblağ ödeniyor hastanelere.

Onun haricinde anneme ipad alarak yılın en teknolojik hareketini yaptık. Kendisi candy crush olsun okey olsun çeşitli oyunlar oynarken ben de sims oynamaktan geri kalmıyorum. Tabii ayrıca da alışveriş gibi bir düşmanımız var ki irade sahibi olamayanları borç batağına saplıyormuş.. Bu nedenle bütçe planlaması çok önemliymiş.

Bu aya 17'sindeki Depeche Mode konseriyle devam edeceğiz, konser sonrası yorumlarımı-sakın eksik kalmayın-size iletirim. Teşekkürler.


7 Nisan 2013 Pazar

bataklık.

Son üç aydır başıma gelenleri düşündüğümde kendimi 'neden' sorusunu sormaktan alı koyamıyordum. Cevabı ise her zaman içinde günbegün kaybolduğum enginlere sığmayıp taşan bir sessizlik oluyordu. Bataklık misali beni git gide içine çeken bir ızdırabın içerisindeydim. Çözüm ise beklemek, sabretmek ve günlük hayata devam etmek gibi hepimizin çok yakından bildiği ama yapmakta en çok zorlandığımız aktivitelerdi.

Asıl çözüm neden'i bir kenara atıp bir süre -uzun bir süre- gözünü, kulağını ve ağzını kapatarak tüm duygularını ciddi bir operasyonla tek tek aldırmış gibi yaşamaktı. Uyuyup uyanacaktık ve bir bakacaktık ki aydınlık günler gelmiş, yani kafamızdaki hayal böyleydi ama gerçekte bizi neler bekliyordu hiçbirimiz bilmiyorduk.

Ivır zıvırın bile bizi yıldırmaya yettiği şu hayatta bir de gerçek dertler, sıkıntılar vardı ki insan bunları yaşamadan katiyen anlayamıyor anlamanın yakınından bile geçmiyordu. Ancak ve ancak tecrübeden sonra görüyordunuz bu zamana kadar ne boş dertlere kucak açtığınızı.

Soru sormayı bırakıp sadece çözüme odaklanmak gerekiyordu; aksi takdirde yaşamak bir işkence oluyor hayatınızın bu bataklık içinde kaybolmasını izliyordunuz.

18 Şubat 2013 Pazartesi

ya sen?

'Eli kolu bağlı olmak' deyimini yaşıyorum en derinden ve en güçlü şekilde. Çare kelimesinin bir mucize, adeta bir hülya olduğu yerdeyim şu an. Bu ülkede bazıları çarelerini hiç ama hiç bulamazmış. Bilmiyorum hala, ben de o insanlardan mıyım?

 'İyiyim,' cevabı dünyanın en büyük yalanıymış. 'Nasılsın?' a 'Eli kolu bağlı karanlık bir odada tek başıma kalmış gibiyim,' cevabını veremeyeceğimden kısa kesip 'iyiyim' diyorum, 'ya sen?'

 'Daha önce böyle bir duygu hissetmemiştim.'

 Öyle bir şey ki midene sancılar giriyor ve boşluğa bakıyorsun uzun süre. Yorgunluktan boşluğa baktığını fark bile etmiyorsun. Duruyorsun sadece. Hatta öyle bir şey ki senelerce böyle durabileceğini sanıyorsun. Sadece bakarak ve mideni tutarak elinle.

 'Daha önce kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim.' Yalnızlığın daha önce duyduğundan çok daha farklı bir duygu olduğunu anlıyorsun o an. Daha önce meğer hiç korkmamışsın, hiç endişelenmemiş ve hiç çaresiz kalmamışsın. Yalnızlığı iliklerinde hissediyorsun artık ve dünyada seni bu histen kurtarabilecek tek bir insan bile olmadığının bilincindesin. En kötüsü de bu olsa gerek.

28 Ocak 2013 Pazartesi

o öyle şu böyle.

"Her Pazartesi istifa etmeyi düşünüyorum. Düşüne düşüne 5 yıl doldurdum," dedi sabah. Bu cümleden korktum ben.

Ama gerçekten de hafta sonunu dolu dolu geçirip bir sürü yer gezip bir sürü insan görmeme rağmen nasıl oluyor da sanki hafta sonu 1 günmüş gibi geliyor, ben onu anlayamıyorum.

Bir de ben işini severek yapanlardanım, sevmeyenin vay haline...

Gerçi anladığım kadarıyla yoğun bir iş günü ve stresin ardından kendinizi kapana kısılmış gibi ve çok yorgun hissediyorsanız direk olarak eve gitmeyip öncelikle bir yerlerde kahve içip dışarıda hayatın hala devam ettiğini görmeniz daha iyi gelecektir. Zaten Pazartesi'yi atlattıysanız haftanın geri kalanı göz açıp kapayıncaya kadar geçecektir.

Birine hediye alırken kendime de almayı çok seviyorum. Sanki o birine hediye aldığım için kendimi ödüllendirmek gibi bir şey bu. Kredi kartımın bu durumu çok sevdiğini sanmıyorum gerçi, neyse.

Kardeşim Şile'deki Doğa Beach Club'a gitti üç günlüğüne. Sanmayın ki tatile gitti, dersanesiyle test kampına gitti. Sabah akşam test çözmek için en iyi yer gerçekten bir tatil köyü, çok başarılı.

Bir filmin kitabını okumadıysam kendimi çok kötü hissediyorum ama en azından bunu itiraf edebiliyorum.

Anladım ki insanlar özel hayatlarında da arkadaş ilişkilerinde oldukları gibiler. Yani arkadaşlarına çok başka sevgilisine çok başka bir insan olduğunu sanmıyorum ben.

Kendime Dali tablosu almış olmanın getirdiği huzuru yaşıyorum. "The persistence of memory" (La persistencia de la memoria) adlı bizim ise "Eriyen Saatler" olarak bildiğimiz bu tabloyu baş köşeme asmayı planlıyorum.

Saat 9:30da yatağa giren bir insan oldum çıktım. Yarım saat internette takıldıktan sonra da uyuyuveriyorum. Tavuk derler adama... Bu halimi hiç mi hiç sevmiyorum fakat aksi takdirde de sabahları kendime küfür ediyorum. Ne yapsam bilemedim.

27 Ocak 2013 Pazar

sorunsallaştıramadıklarımızdan mısınız?

İnsan bir süre sonra harbiden de alışıyor her günün Pazartesi oluşuna. Hafta sonları beklediğin bir şeyler de varsa hem dayanıyorsun hafta içine sonra da alışıveriyorsun.

Yine de işi düşünmediğim tek hafta sonunun kartalkayada olduğunu fark ettim. Demek ki iki ayda bir falan bir yerlere kaçmak uzaklaşmak lazımmış.

Bu seneki yıllık iznimi Kıbrıs'a giderek harcayacağım. 6 öncesinden rezervasyon hazır. Anne, kuzen, teyze ve anneanneden oluşan bomba gibi bir grupla Kıbrıs'a bu yaz damgamızı vuracak gibiyiz.

İş çıkışı çok yorgun da olsam eve gelip televizyon bakıp (televizyon bakmak tabirine hastayım) uyumak ve ertesi gün yine işe gitmek döngüsü insanın ruhunu emiyormuş. Akşamları kafa dinlendirici farklı bir aktivite gerektiğinden şu sıralar yeni bir kurs arama zamanındayım. Ne zihinsel ne fiziksel yoracak şöyle şeker mi şeker bir şeyler.

Bazen hayat bayağı tuhaf, lise arkadaşını karşına iş ve servis arkadaşı olarak çıkarıveriyor mesela. Yol sohbet ede ede kısalıyor köprü trafiği daha az acı veriyor.

Bazı insanları gerçekten çok uzun süre sonra seviyorsun. O uzun süre boyunca hep gıcık ola ola geçiriyorsun ne üzücü. Ama deniyorsun sevemiyorsun falan sonra bir şey oluyor bir bakmışsın sevmişsin. En azından sonu mutlu oluyor, bir de yıllar geçse de sevemediklerin var ya o daha üzücü.

Mutlu olmak güzel ama etrafındakilerle beraber mutlu olmak paha biçilemez. Mutluysam herkes benim gibi mutlu olsun, diyenlerdenim. Öylesi daha bir keyifli.

23 Ocak 2013 Çarşamba

bir adam.

Daha sahip olmadan kaybetmekten korktuğum bir adam.
Ne zaman bu kadar çok korkar oldum, ne zaman bu korkularla başa çıkacak kadar cesurdum bilmem.
Tek bildiğim öyle bir hissiyat var ki ortada; daha konuşmadan, duymadan, dokunmadan biliyor insan her şeyi en başından.

Hiç olmadığım kadar emin kendimden, hiç olmadığım kadar şüpheci...
Beynim kendi hayal dünyasında zaman geçirip paranoyak düşünceleri savurmaya çalışırken etrafından
Zaten biliyordu neyin gerçek olup olmadığını ve sessizce bekliyordu kimseyle konuşmadan.

Ve belki de ilk defa hayal gerçek olmuştu da bu sefer sahip olmuştu kadın.


7 Ocak 2013 Pazartesi

yıl olmuş ikibinonüç, biz hala blog yazıyoruz.

Bilir miydim hiçbir oyuncuyu kıskanacağımı, neden o neden ben değil diye soracağımı? Saadet Aksoy bunuda yaptırdı sayın seyirciler. Penelope'nin karşısında oynayan Saadet tüm film boyunca 'helal olsun' dedirtti. Kıskanırız ama yiğidin hakkını da veririz.

Bu yıl İstanbul kara doyuyor. Lapa lapa yağan karlar bir yandan sevinçler yaşatırken bir yandan 'ya eve dönemezsek?' sorusunu beraberinde getiriyor.

Öğrendiğim bir şey var ise o da çalışmanın en çok tatilden sonra zor geldiğidir. Halbuki hiç tatil girmez ise araya zaten alışıyor bünye. Ama sen gel 5 gün tatil yap sonra da işe git, olur mu hiç?

5 Ocak Cumartesi Haliç Kongre Merkezi'nde Yeni yıl toplantımız vardı. Tüm gün yapılan toplantıların ardından akşam sahneye çıkan MFÖ günün en tatlı en ballı kısmıydı. 6. MFÖ konserime giderek zirveyi yaptım bu sefer. Konseri en ön, hatta ayıptır söylemesi sahneden izledim. Özkan'la göz göze Mazhar'la el ele Fuat'la kalp kalbeydik. Daha da MFÖ'ye gitmem dedim, hiçbir konser beni tatmin etmez artık ya ondan.

Önümüzdeki hafta 2 günlük bir kayak serüvenine çıkılıyor. İçimden daha çok otelin jakuzisini, saunasunu ve kapalı havuzunu kullanacağıma dair hisler de olsa asıl amaç kayak olarak geçiyor. Kartalkaya'ya karda debelenmeye gidiliyor.

Pazar günlerimin neşesi atölyemiz devam ediyor. Aklımın almadığı insanın fevkaladenin fevkindeki konuşmalarını dinlerken üniversite arkadaşlarımla yine bir ders misali ortamda buluşmak da cabası.

Bu arada çaktırmadan 2013'e de girmişiz, 2012'yi de sağ sağlim atlatmışız. Daha ne olsun?

içim deniz oluyor.

Sırtıma değdiğinde elleri; içim deniz oluyor, öyle ürperiyorum.
onu da içimdeki denizin dibine çekerken ölümsüz oluyoruz, ölümsüzlük kokuyoruz.
kelimeleri art arda dizerek anlatılabilecek şeylerin sınırlı olduğunu fark ediyorum o an,
bazı şeyleri sadece bakarak anlatabiliyorum, gözlerimden onun gözlerine akıtıyorum.
baktığım zaman sonsuzluğu görüyorum, öyle bir güven duygusu ve ferahlık doğuveriyor...
yaşama daha çok bağlanıp ölmekten korkuyorum artık,
olmayan korkular ediniyorum, çocuklaşıyorum sanki.
bir yandan ise daha cesurum,' başarısızlık' kelimesi kullanılmaz olmuş aramızda.
anlaşılmanın verdiği huzur git gide büyüyor, bizi de beraberinde büyütüyor.
anlaşılmayı seviyorum, anlamayı sevdiğim kadar.