24 Aralık 2012 Pazartesi

başlık gerektirmeyen.

Akılsız başın cezasını, hem akıl hem ayaklar hem de diğer uzuv ve organlar çekiyor. Bu hiç adil değil dostum.

Haftada 4 iş günün varsa o hafta hiç geçmiyor, tatil günün bir türlü gelmiyor.

Benim için iş yerimde orada buradan İngilizlerin, Güney Afrikalıların ve en önemlisi İspanyolların çıkması harika bir şey.

Yabancılarla çalışmanın en güzel kısmı da Noel'e verdikleri değeri hissetmek olsa gerek.

Hafta sonu gidilen Taksim dünyanın en yorucu şeyi. Bak söz verdim, eğer karşıda işim yoksa kimse zevkine beni götüremez Taksim'e falan. Bu yakada da mis gibi yerler var.

Kimi zaman tüm zamanını boşa harcadığını fark etmek en üzücüsü. Boşa geçirdiğini bilerek değil, önemli bir şey yaptığını sanarak boşa harcamak kastım.

İspanyolca kursum bitene kadar resmen canım çıktı, bitince de bir hüzünlendim 'niye bitti ki' diye. Dengesizlik kanımda var.

Bazen insanlar hiç beklemediğiniz güzellikler yapıyor ya işte o insanlar iyi insanlar. Halbuki mesela hiç öyle bir şey yapmak zorunda değil, siz de zaten beklemiyorsunuz ama yapıyor. Onlardan bahsediyorum.

Şey de var; yakın dostunun kötü durumda olduğunu bilip elinden bir şey gelmemesi durumu. Ya da elinden bir şey gelir mi diye denememe eksikliği. Ne derseniz deyin adına.

Artık İspanyolca öğretmeye de başlayacağım sanırım, boynumun borcudur.

İyi geceler.

22 Aralık 2012 Cumartesi

'her günümüz böyle olsa' dedirten gün.



Huzur kimi zaman gittiğiniz mekanda, okuduğunuz gazetede, içtiğiniz çayda veya yanınızdaki insandadır. Bazen de hepsi birden huzurunuzun parçaları olur. Bugün huzur, Moda'daki 'Muaf' isimli daha önce görüp 'bir gün gelelim' deyip deyip gitmediğimiz ancak bugün gitmenin kısmet olduğu bir cafedeydi. Çok ekstrem, efendime söyleyeyim böyle acayip tuhaf şeyler olan bir cafe değil burası. Güzel kahvesi, çayı olan ne bileyim sevimli bir bahçesi olan sobaları şalları olduğu için ısınabildiğiniz en önemlisi de çok ama çok güzel şarkılar çalan bir yer Muaf. Zaten Moda'da olmasının getirdiği güzelliği söylemeye gerek duymuyorum.

Daha Eylül'de açılan bu cafe bize bugün ev sahipliği yaparak huzurlu bir Cumartesi getirdi. Artık müziklerden mi neyden bilmiyorum ama kendimi bambaşka bir ülkede, farklı ve çok güzel bir şehirde hissettim. Biraz da Kadıköy'ün hareketliliğinden uzak sakin olunca ortalık, mis gibi oldu bizim için.

Bence yolunuz düşerse Moda taraflarına bir gidin oturun siz de. Muaf'ın iç dekorasyonu da bir o kadar güzel, içerisi ya da dışarısı bir gidip bakın derim. Yanınızdaki insan da sizinle huzurluysa 'her günümüz böyle olsa' dedirten bir gün geçireceksiniz demektir.

Facebook adresini de veriyorum ki bir göz atın, hadi yine iyisiniz.

http://www.facebook.com/pages/Muaf-Restaurant/271705749609151

9 Aralık 2012 Pazar

tamtakır kurubakır

"Kuralları çoktan konulmuş bir oyunda oynuyorsun; kapitalizm," dedi.

Kapitalizm şu zamana kadar soyut bir kavramdı aklımızda işin içine girince, tam anlamıyla iş hayatının içine girince anladık dünyanın kaç bucak olduğunu.

Ekmek elden su gölden harçlık babadan okul harçlığı anadan derken 'para' nın sadece iyi yüzünü görmüş şeytani tarafını keşfedememişiz meğer. Harcaması güzel gelmiş hep de, kazanmasının nasıl zor olduğunu bilememişiz.

"Aç ve mutlu bir çevirmen olmak istiyorum," un karşılığında "hayat sandığın gibi değil, çok acımasız" ı duydum. "Biz size ideal bir dünya varmış gibi gösterdik, oysa tek bir şey bile ideal değil hayatta," diye de ekledi. Öyle bir dünya yoktu yani.

İşte bu kuralları çoktan konulmuş oyun bizi küçük tüketim canavarları haline getirmişti çaktırmadan. Sürekli olarak tüketiyor, alıyor ve harcıyor kimi zaman sadece alıyor harcamıyor bir kenara koyuyorduk.

Sırf somut bir şekilde yaptığımız alışverişler değil dediğim, hayattan da sürekli alıyor ama hayata bir şey vermiyorduk. Maddi yaşıyor, maneviyatımızı güçlendirmek adına hiçbir şey yapmıyorduk. İçimiz tımtıkır hatta kuru bakırdı.

İşin en kötüsü bu isyanı paylaşmak adına akıl almaya çalıştığımda "Hayat böyle, sadece bir yandan üretmeyi de bileceksin, ruhunu besleyeceksin," öğütlerini almaktı. Yani bu kuralları herkes yüzyıllardır biliyordu, bununla yaşamasını öğreniyorlardı.

Bunların üzerine kendime söz verdim pes etmemek için. Üretimden vazgeçmemek için. Ruhumu beslemeye, maneviyatımı güçlendirmeye ve robotlaşmayıp insani yanlarımı korumaya söz verdim ben.

2 Aralık 2012 Pazar

güneşli bir Aralık'ın getirdiği şaşkınlık bambaşka.

İnsan, çok güzel bir şey yaşıyorsa hayatın karşısına çıkaracağı olumsuzluklardan daha çok korkar hale geliyormuş. Normalde hiç önemsemeyeceğiniz şeyleri önemsemeye , korkmayacağınız şeylerden korkmaya başlıyormuşsunuz.

İnsan, kendisini hiçbir zaman karşısındakinin gözünden göremiyormuş. Ne kadar deneseniz de karşınızdaki size söylemeden ne olumlu ne de olumsuz yönlerinizi görebiliyormuşsunuz. Karşıdaki insanın dürüst olması bu nedenle çok önemliymiş.

Karga Bar'ı hep severdik zaten ama kışın şömineye nazır elinizde şarabınızla oturduğunuzda her zamankinden daha çok, daha bir başka seviyormuşssunuz.

Hermes Fanzin'in ikinci sayısını çıkarmamız 6 ayı bulmuş; ama bu 6 ayda Hermes'imiz büyümüş ve olgunlaşmış. Güneşli, Kaçar ve Karaçizmeli ortaklığı olan bu fanzin bünyesine başkaları da girmiş, tasarımlar yapılmış, basılmış ve Kadıköy'deki kitapçılara bir bir dağıtılmış.

'Hermes kanatları' temalı dövmemi de dün yaptırmış bulunmaktayım ayrıca. Dövme gerçekten bir hastalıkmış; bir defadan sonrası illa geliyormuş.

Aralık ayında üzerinizde hırkayla dışarıda oturmak bir yandan hoşunuza giderken bir yandan da ne olacak bu küresel ısınmanın hali diye düşünüyormuşsunuz. Aralık adeta bir Eylül gibi geçiyormuş.

İnsan 20'li yaşlardayken 40'lı yaşlarında yapacaklarının planını yapmaya başlıyormuş. 'Bir ofisimiz olsun, içinde güzel güzel edebiyat çevirileri yapalım, yazılar yazalım' deniyormuş. O zamana kadar tabii ki birikim yapmak gerekiyormuş; ama sırf 40'lı yaşlarda rahat edelim diye çalışırken 20'li yaşların güzelliğini unutup gitmemek gerekiyormuş.

İnsanın fikirleri günbegün, anbean değişiyormuş.

26 Kasım 2012 Pazartesi

sendromların en güzeli.

Pazartesi sabahı işkencesi diye film çekmek, roman yazmak istiyorum. İşkencenin en büyüğü, en adisidir bence Pazartesi. Sabah 6'da uyandığınızda bu hayatta yapayalnız hissedersiniz kendinizi. Nitekim mışıl mışıl sıcak sıcak uykusuna devam onca insana karşın siz henüz aydınlanmamış soğuk sokakta tek başınasınızdır. Böyle de abartırım, böyle de acındırırım kendimi.

Ofiste aynı masayı paylaştığınız iş arkadaşı şu hayatta sayılı önemli noktalardan biri imiş. Hafta içini çekilir kılarmış, sabahın köründe hissetmeye başladığınız yalnızlığı bir nebze alır derdinize ortak olur adeta bir hemdert olurmuş.

Pazartesi günü sona erdiğinde insanın içinde dünyadaki herkesi yenermiş her şeyi yapabilirmiş gibi bir güç oluyormuş. Haftanın geri kalanı hop diye geçiveriyormuş.

25 Kasım 2012 Pazar

arayı kapatalım dedik.

Gülme terapisi diye bir şey varmış... Arkadaşlarınızla toplanıyorsunuz. Birisi sebepsiz yere gülmeye başlıyor, biraz da kendini zorlayarak. Gülüyor gülüyor, onun gülmesine bir başkası gülmeye başlıyor. Derken bulaşıcı olan bu harikulade aktivite herkese yayılıyor ve dakikalarca gülüyorsunuz. Gözünüzden yaşlar akıyor, karın kaslarınız ağrıyor. Sonra yavaş yavaş susuyor ve durup dururken bu kadar gülmüş olmanın getirdiği bir mutluluk haline bürünüyorsunuz. Denendi, onaylandı.

Hafta içlerinin yorgunluğunu hafta sonu atmak diye bir şey yokmuş. Hafta içi işten ve kurstan yorgun düşerken hafta sonu da gezip tozmaktan yorgun düşüyormuş insan. Ne beden ne beyin dinleniyor bu durumda. Uyku hiçbir zaman yetmiyormuş zaten. Cuma'nın gelişinden Pazartesi kendisini hissettiriyormuş. Pazartesi sendromu gerçekmiş hatta 40 yıldır çalışan insanlar için bile varmış bu sendrom, hiç geçmiyormuş.

İş dünyası bambaşkaymış. Bunun içinde övülmek de varmış azarlanmak da... Alışık olmadığınız tepkilerle karşılaşıp güçlü durmaya çalışmak önemliymiş bazen dayanamayıp ağlanıyormuş da ama hepsi sonra geçiyormuş. Stresiyle heyecanlıyla insanı sürüklüyormuş iş hayatı.

İnsanın karşısına bazen 'bu dünyada hala bu kadar iyi insan var mı lan?' diye sordurtan insanlar çıkıyormuş. Sizi her seferinde iyi niyetiyle, düşünceliliğiyle ve sevgisiyle şaşırtıyormuş.

Aylar, günler hatta doğum günleri gelip geçiyormuş da 23 yaşına giriliyormuş. Hayatta en önemlisi sağlık, sevgi ve huzurmuş. İç huzurunuzun sürdürülebilir olması dileğiyle...

26 Eylül 2012 Çarşamba

'Hayat kısa, kuşlar uçuyor' mu?

"Evden karanlıkta çıkıyor, eve karanlıkta giriyor ve güneş görmüyordu."

Benim hikayem bu şekilde başlasın istedim. Havanın soğuk ya da sıcak olduğunu ancak (mümkün olduğu zamanlarda) dışarıdaki insanlarla kurduğum iletişim sonucu öğrenebildiğim günlerdeyim. Yoksa kuşlar mı uçuyormuş, hayat kısa mıymış, hava sıcak mıymış, hiç bir fikrim yok doğrusu.

Eylül'ün 17'sinde kendimi iş dünyasının ortasında buluverdim. Kurumsal bir firma gereği her şey belli talimatlar ve kurallar çerçevesinde biraz da katı bir şekilde ilerliyordu bu dünyada. Ben, küçük bir İngiltere oluşturan yabancı personellerin asistanlığını ve çevirmenliğini yapmakla başladım iş hayatıma. (Daha önce yaptığım işleri yok saymaksızın sadece kurumsal bir firmadaki iş hayatımdan bahsettiğime dikkat çekmek isterim.)

Direktör, yönetici, tasarımcı ne isterseniz hepsinden bulunur bizde İngiliz. Sabah 8'de başlayan mesaim akşam 6'ya kadar devam etmekle kalmıyor bir de öyle bir koşuşturmacaya ev sahipliği yapıyor ki sabah toplantıya girip akşam çıkıveriyorum. Son iki haftadır hayat böyle ilerliyor benim için.

Sakın şikayet ediyormuşum ya da durumdan memnun değilmişim gibi gelmesin kulağınıza anlattıklarım. Ben bu işi çok seviyorum. Açıkçası kendimi sözlü çevirinin ortasında bulacağıma pek ihtimal vermiyordum üniversitenin son bir yılında. Oysa şimdi ardıl, fısıltı hepsi gırla gidiyor. Zor olmasına zor, zevkli olmasına çok zevkli.

Hayat bir film misali akıp gidiyor son bir buçuk aydır. Ben de merakla oturmuş izliyorum. Hayatı sorgulama süreci her zaman devam ediyor tabii. Bir robot misali sabah 6'da uyanıp eve akşam 8'de gelip 2 saat vakit geçirip 10 gibi uyumak hayatın ne kadarını temsil ediyor olabilir? sorusu aklımda dönüp duruyor. Hani 'hayat kısa, kuşlar uçuyor' ya, ben kuşları göremiyorum bir süredir, uçuyorlar mı gerçekten?

10 Eylül 2012 Pazartesi

kozasından çıkan kelebek misali.

Mevsim yazdan sonbahara geçer ve doğa değişim geçirirken benim hayatım da doğaya paralel olarak mevsim değiştiriyor. Sonbaharla ilkbaharın karışımı olsaydı eğer, benim hayatımda yaşanan mevsimi bununla ifade edebilirdik, ama yok. Bir yanda dökülme zamanı gelmiş ve daha fazla direnemeyerek kendilerini yer çekimine bırakan sarı yaprakları sayıyorum, bir yanda ise yeni yeni açmış birbirinden güzel rengarenk çiçekleri seyir ediyorum.

Öğrenci hayatım gibi geride bıraktıklarımın ardından iş hayatına hazırlanıyorum bu günlerde. Yaz bana pek neşeli ve dolu dolu geçen tatiller sundu bu yaz. Kıbrıs ve İngiltere tatillerinin yanı sıra bir de nur topu gibi roman verdi bana. Romanın bitmesiyle bir süre edebiyattan uzak duracağım gibi görünüyor. Ama bu asla bir son değil sadece belirsiz bir süreliğine verilen aradır, edebiyata bir gün mutlaka devam edilecektir. Edebiyat karın doyurmuyor olabilir, fakat pek çok açıdan insanı doyurmaktadır.

Önümüzdeki Pazartesi'den itibaren sabah 8 akşam 6 mesaili bir iş sahibi olacağım. Değişimler heyecan getiriyor, ama tedirgin etmediğini söylemek de yalan olur. Bu zamana kadar romanlar, kısa süreli konferanslar gibi iş tecrübeleri olan ben, hayatımın bundan sonraki diliminde ne zaman biteceğini bilmeyen bir işe başlıyorum. Korku var efendim, 'özgürlük elden gidiyor mu' korkusu bu. Öte yandan ekonomik özgürlüğün daha pek çok özgürlüğü beraberinde getirdiği de aşikar değil mi? O halde bir takım özgürlükleri kaybederken bazılarını da elde ediyorum demektir.

Değişimlerden bahsederken şunu da eklemeden geçmeyeyim dedim... Günümüzde çok sık kullanılan "ay ben elektrik alamadım ondan" tabirinin altında yatan gerçeklerden bahsedelim. Şu anki kullanımı kadar basit olmayan bir gerçektir bu. Bazen (milyonda bir) ilk kez gördüğünüz bir insandan alırsınız o malum elektriği ve devamının geleceğini hissedersiniz. Bunu onu görür görmez anlamazsınız, onunla sohbet ettiğiniz onunla güldüğünüz onunla dert paylaştığınız an anlarsınız. Belki de bir daha yaşayamayacağınız bir andır o. Ömürde bir kez gelir insanın başına. Umarım gelir hepinizin başına.

17 Ağustos 2012 Cuma

eylül öyküleri.



Mevsim sonbaharı gösterdiğinde karşınıza yepyeni, çok farklı bir öykü dergisi çıkacak. Bir kere bu öykü dergisi adını Sait Faik'in ikinci öykü kitabından almış: Sarnıç. İçinde hem Türk yazarların öyküleri olan hem yazarlarla yapılan röportajlar olan hem de çeviri öyküler olan bu güzeller güzeli dergi, Alakarga Sanat Yayınları'nın çalışmasıdır. Alakarga ise, Mart ayında kurulmuş çiçeği burnunda bir yayın evidir. Bendeniz de Alakarga'yla çalışan bir çevirmen, bir edebiyat severimdir. Sarnıç'ta da okuyacağınız iki çevirim bulunmakta...

Alfred Jerry'nin ve J. G. Ballard'ın öykülerini çevirdim Sarnıç için. Çok keyifli ve öğretici bir süreçti benim için kısa öykü çevirileri. Kısa öykülere olan sevgimi de daha çok hissettim bu sayede; pek şanslıydım yani. Öykülerle dolu ve taptaze bu dergiyi seveceğinizi ve sımsıkı bağrınıza basacağınızı düşünüyorum. 

Eylülde, tüm kitapçılarda! 




16 Ağustos 2012 Perşembe

ince bir dilim zaman.

Hayat, elimden aldığını bir zaman sonra geri vermeyi ihmal etmiyordu.

Çok iyimser bir yazı dökülebilir parmaklarımdan birazdan; ancak bu akşam üzeri gök yüzündeki pembe,mor, mavi renklere baktığımda kötümser olmak için hiçbir sebep bulamıyorum. Hem de rüzgar bu kadar tatlı tatlı eser, tüylerimi diken diken ederken...

Dediğim gibi, hayat kimi zaman bencillikte son noktaya kadar gelirken kimi zaman da öyle cömert davranıyordu ki insan şaşırıp kalıyordu. Öyle, belki de önce eşeğimizi kaybettirip sonra da bulduruyordu; nitekim kaybettiklerimizin ardından anlıyorduk her şeyin, herkesin değerini de bulunca bir seviniyorduk ki dillere destan...

Büyük felaketlerin üst üste gelmesi gibi büyük güzellikler de üst üste gelebiliyordu. İşler, güçler, aşklar, dostlar derken evrende öyle bir zaman dilimine giriyordunuz ki her şey dengede her şey sorunsuz her şey üst seviyede ilerliyordu. Biliyordunuz bu zaman diliminin ince bir dilim olduğunu. Belki iki dilim isteseniz alamayacaktınız; ama öyle lezzetliydi ki bu dilim tadına doyum olmuyordu.

Hata yapıyordunuz ve hataya maruz kalıyordunuz. Sevdiğinizi kaybediyordunuz. Güçlü ve iradeli oluyor aslında o çok sevdiğiniz insana karşı bir buz küpüne dönüyordunuz. Soğuk rüzgarlar hem sizi üşütüyordu hem onu. Güçlü ve sabırlı olmakla ilgiliydi hayatın elinizden aldıklarına geri kavuşabilmek. Bir süre yaralarınızı kendi başınıza sarmanız, hatta tabir-i caizse bağrınıza taş basmanız gerekiyordu. Ama zamanın yararları yadsınamazdı. Zaman geçiyor, geçiriyordu. Hatta rüzgarları dindiriyor, buzları eritiyor, insanları birbirine kazandırıyordu. Öyle bir kazandırıyordu ki, bu duygu yeniden doğmakla birdi adeta.

Lezzetli zaman dilimlerine...

9 Temmuz 2012 Pazartesi

afife.

"Haydi, gidelim buralardan," dediğinde onunla gitmek istediğimi zaten biliyor gibiydi ve aksi bir cevap beklemediği ortadaydı.

Ona her ne kadar şartların, durumların, sınırların elvermediğini anlatmaya çalıştıysam da; sınırların aşılabileceğini, şartların sağlanabileceğini ve durumların yaratılabileceğini söyledi bana. Cesaretliydi, bana cesaret aşılıyordu ve tüm bunlar heyecan vericiydi.

Ben ona düşlerin, kurulan hayallerin güzelliğini anlattım cümleler kurarak ve şarkılar söyleyerek. O ise rüyalardan uyandığındaki hayal kırıklıklarını anlattı bana üzüntülerini ekleyerek. Ben ona gündüz rüyalarının ne kadar değerli olduklarını anlattım ikna etmeye çalışarak. O ise gerçek'le kıyasladığında geri kalan her şeyin sadece hüzün verdiğini iddia ediyordu. Peki ama biliyor muydu ki ben zaten hüznü seviyordum?

Adeta bir romanın sayfalarını yazıyordu parmaklarımız yahut da bir şiirin dizeleri dökülüyordu dilimizden. Hatta kendimi bir masalın içinde buluvermiştim sanki. Aniden dağlar ve ormanlar uzak olmaktan çıkmış, uçan halı emrime amade olmuş ve dünyadaki her şey benim mutluluğum için hazır ola geçmişti. Her şey öyle bir sihir etrafında şekilleniyordu işte.

İnsan bazen kendisini gözleri kapalı bırakıyordu karşısındakine. Ondan gelecek hayır, hayırların en güzeliydi. Ondan şer gelmez idi. "Neden, niye,nereye" gibi gereksiz soru cümleleri kurmaksızın, zamanı boşuna harcamaksızın "Peki," diyordu ona, "ben varım."


Bir şeyleri tarif etmeye hiç gerek yoktu; bu bir gündüz rüyasıydı.
Ve o an, Mazhar Alanson bu şarkıyı besteliyordu.





4 Temmuz 2012 Çarşamba




Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydaydık.
Tıpkı Süreya'nın dediği gibi, nasıl oluyorsa birbirimizin yüreğini ellemiştik.
Sadece ellemiş miydik ki?
Hayır, incitmiş kırmıştık ve daha sonrasında da onarılamaz hatalar yapmıştık.
Onarılamaz mıydı gerçekten hatalar?
Hayır. Onarılamayan tek durum ölüm değil miydi?
Hani can çıkmadan ümit kesilmezdi?
Bildiğimiz ve her başımız sıkıştığında kullanıverdiğimiz atasözleri yalan mıydı yani?
Neyse ne.
Bence dünyada en zararlı duygulardan biriydi 'fazla' sevgi.
Zaten neydi, her şeyin fazlası zarardı.
Yok yok, atasözleri yalan değildi.
Herkes haddini bilecek bu dünyada ve ona göre sevecekti.
Yoksa insana haddini bildiriyorlardı.
Bildirmişlerdi de...

Kaç yıl boyunca Laleli'den iniyorduk aynı tramvaydan ve biniyorduk aynı tramvaya. Sadece tramvayları değil, günleri ve saatleri de paylaşıyorduk. Zaman içinde birbirimizin yüreğini görmüştük, yüreğini sevmiştik birbirimizin. Hayatta hiçbir şeyin kusursuz olmadığını bilecek kadar yaşamıştık. Artık bir şeylerin ters gitmesine alışıktık. Bu yüzden de kaybettiğimiz insanların, arkadaşların, sevgililerin açtığı boşlukları doldurmasını öğrenmiştik bir şekilde. Doldurmasına dolduruyorduk da, eksik bir şey kalıyordu kıyıda köşede.

Bir zaman geliyordu, özlüyorduk yüreklerine dokunduklarımızı. Biz Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydaydık. Laleli'den geçeli oldu bayağı bir süre, ama hep eksik bir şeyler. Gülümsemeler ve akşam yemeklerinden sonraki çaylar bir daha hiç tam olmayacak.


1 Temmuz 2012 Pazar

çeviriler, edebiyat, müzik.

Gün 1 Temmuz'u gösterdiğine göre, buraya 2012 Haziran' a dair birkaç not düşmenin vakti gelmiş demektir. Haziran dopdolu, capcanlı, epeğlenceli, dupduygusal, her yönden 'janjanlı' bir aydı pek çoğumuz için. Zaten son günlerde dilimizden hiç düşmeyen mezuniyet baloları, mezuniyet törenleri yapıldı bir süre önce. Baloda, dört yılın acısını çıkartarak içip dans ederken, törende bu sefer kendimizden emin bir şekilde mezuniyet yeminimizi ettik ve o en meşhur anı yaşadık; keplerimizi göğe fırlattık.

Mezuniyet haricinde, arkadaşlarla gezmeli tozmalı da bir ay oldu Haziran. Ancak sırf gezmeli değil ilginç bir şekilde de bol çevirili oldu geçtiğimiz az. Şöyle ki, Sabahattin Ali'nin hayatını anlatan 'Sabah Yıldızı' adlı belgeselin alt yazısını çevirdim son bir hafta. Belgesel, Haziran başı gösterime girmişti, ancak bu sefer yurt dışına çıkıyor ve çevirisini de bendeniz müstakbel çevirmen hanım yaptır. (Müstakbelliği bir kenara bırakarak...) Belgesel öyle güzeldi ki, çevirisi de öyle zevkli oldu işte.

Onun haricinde diğer görüştüğüm yayın evi için iki kısa öykü çevirisi yaptım. Her ikisini de ağzım açık bir şekilde okuyup, ağzımı kapatarak çevirdim. Ne kadar çok edebiyat; o kadar çok huzur ve keyif. Ne kadar çok çeviri, o kadar çok mutluluk. Günlerimin ana fikri de bu olsun.

Çevirilerden arta kalan zamanlarda da gidip İksv'de rehberlik yaptım ve Fazıl Say'ın Borusan Filarmoni Orkestrası'yla birlikte verdiği muhteşem konserini izleme fırsatını elde ettim. Ben ki sürekli bir klasik müzik dinleyicisi olmamama rağmen, bu konseri müziğe aşık olarak dinledim. Özellikle de Say'ın kendi bestesi olan Mezapotamya'yı tüylerim diken diken olarak dinledim. Zaten konser bitiminde, Say'ın tüm salon tarafından ayakta alkışlandığından bahsetmeme gerek yok sanıyorum. Kendisini canlı canlı izleme şerefine ulaştığım için ben de pek keyifliydim.

Haziran benim için her açıdan verimli bir ay oldu. Tüm yazın bu kadar şenlikli geçmesini dilerim.

12 Haziran 2012 Salı

geçmiş olsun.

Okulun son gününü çok fazla dramatikleştirmek istemiyorum aslında, ama yine de o sınıfta son kez bulunduğumun farkındaydım bugün. Son final sınavının hukuk olması ise hocasından dolayı belki de bir işaretti. Yeri geldiğinde 'ikinci babam' yeri geldiğinde 'ikinci Atatürk' dediğim bir insandı o. Bugün 'bu bir son değil yalnız öğretmen-öğrenci ilişkimizin bitişi, artık dost ilişkimiz başlıyor' diyen adam karşısında duygulanmamak pek mümkün olmadı özellikle de benim gibi sulu göz bir insan için. Ama 'her son yeni bir başlangıçtır' klişesine vücut verdi bugünkü sözümüz.

Tamam tamam dramatikleştirmeyecektim. Sadece, işte orta okul bitişiydi, lise bitişiydi derken gözümüzde o çok ama çok büyük insanların gittiği (hele bitirenler gözümüzde devdi adeta) üniversiteyi de bitirdik. Geriye çok sık görüşülecek en fazla üç dost, hatırladıkça gülümsenecek bir sürü insan ve anı kalıyor. Umudumuz her biriyle uzun yıllar görüşmek ya, ayaklarım artık yere bastığı için o işlerin öyle olmadığını biliyor, susuyorum. Düşününce aslında orta okuldan bile dört-beş, liseden üç -dört insan kalması şu hayat koşulları altında çok az görünmüyor gözüme. Üniversiteden de en yakınlarımın hayatımda kalmalarını başarabilirsem sıkıntı yok demektir.

Hala olayı dramatikleştirmeye devam etmiyorumdur umarım. Çünkü amacım bu yönde değil. Aksine, son iki yıldır bitmesini beklediğimiz, bitse de artık işimize baksak dediğimiz, çoğunlukla sabahları şikayet ederek uyanarak gittiğimiz lisans hayatımız sona erdi, geçmiş olsun.  Demem o ki, her ne kadar bolca şikayetlensek de şu ana kadar güzel yaşadık; bundan sonrası ise daha güzel olsun.

9 Haziran 2012 Cumartesi

günlerim öyle tuhaf geçiyordu ki...

"Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor."

C. Süreya

Günler öyle tuhaf ki... Ama iyi tuhaf, şahane tuhaf. Hani tuhaf illa kötü olacak diye bir şey yok tabii ki. Normal olmayan her şey tuhaf değil midir? Alışmadığımız şeylere demez miyiz tuhaf diye? İşte günlerim o kadar tuhaf bir şekilde iyi geçiyor ki, o kadar olur.

Nazar var ise, hem de kendi kendine nazar değdirmek diye bir şey var ise ben onu yapacağımdan korkuyorum. O yüzden 'nazar değmesin' en çok kullandığım kalıp oldu bugünlerde.

Bir şeyler yapabiliyor olmak, planladıklarını hayata geçirebiliyor olmanın getirdiği acayip bir öz güven patlaması yaşıyorum sanırım. Hayatımda daha önce bu kadar iyi hissetmemiş olabilirim. Ego manyağı olmuş olabilirim. Kendimi daha önce hiç olmadığı kadar seviyor olabilirim. Bundan da çekineceğimi utanacağımı beklemeyin sakın. Herkes sevse keşke kendini.

Sınavlardan alınan iyi notlar, özellikle Almanca'dan tamamen kurtulmak, formasyonlardan  hatta büte kalmayı beklediğim dersten geçmek, stajın iyi bir puanla bitirilmesi, alesten idare eder ielts'ten ise tam da ihtiyacım olan puanı almak böylece yurt içi ve yurt dışındaki bölümlere rahatlıkla başvuracak olmak, çıkardığımız fanzinin beğenildiğini görmek ve beklemediğimiz kadar iyi destek almak, önümüzdeki Pazartesi bitirme projemi teslim edecek ve Salı da son sınavıma girecek olmak, Çarşamba mezuniyet balosuna gidip harika bir gece geçirecek olmak, Perşembe Okan'ın dört günlüğüne beni görmeye gelecek olması, Temmuz'da yine One Love' a gelecek olması, arkadaşlar ve dostlar derken hakkında sevineceğim şeyler listesi böylece gidiyor.

Her şeyin bu kadar tıkırında yürümesine alışık değilim elbette.  Bu durumdan öyle mutluyum ki bir şey olacak diye korkuyorum adeta. Ama olmayacak, nazar değmeyecek. Siz de nazar değdirmeyiniz sakın.

Bir yandan kişisel gelişim açısından yaşadığım bazı değişiklikler var. Mesela öfkemi artık saklamamayı, sinirlendiğim zaman karşımdakinin yüzüne vurmayı öğrenmişim. Bu bir arkadaş ya da öğretmen... Ama öfkemi içimde barındırıp kendi kendimi yemektense, yapılan haksızlığa karşı kendimi savunmayı öğrenmişim. Sanırım bunu ben üniversitede öğrendim. O halde üniversitenin bana öğrettiği en güzel şeydir bu.

Mayıs beni ne kadar yıprattıysa ne kadar yorduysa ve üzdüyse Haziran da bana o kadar iyi geldi, o kadar sevindirdi işte. Özellikle de tüm millet olarak yaşadığımız bu kadar kötü şey varken, bu kadar leş durumların içindeyken ve her geçen gün ülkemizden biraz daha nefret etmeye zorlanırken ben sinirimi artık bozmuyor, sahip olduğum güzellikler için kendimi bu kadar iyi hissettiğim için, bana böyle hissettiren insanlara ve kendime teşekkür ediyorum.


6 Haziran 2012 Çarşamba

yazmasam deli olacaktım.

Beraber geçirdiğimiz ve o zamanlar gerçekten keyifli gelen günlere mi, harcadığım çabalara mı yoksa sonunda onunla içinde bulunduğumuz 'birbirinden hoşnut olmama' durumuna mı üzülmeli, bilmiyorum. Dört yılın bana öğrettiği bir şey var ise; kimseyi değiştirmek için uğraşma, değiştiremezsin. Kimse değişmeyecek.

Farklılaşıyoruz git gide. Önceki yılla göre biraz daha olgun, biraz daha sakin, biraz daha 'büyük' olabilirim; ama beni ben yapan ana özelliklerim hiçbir bir yere gitmiyor, huy bedeni terk etmiyor. İşte dört yılın sonunda bir tokat gibi çarpıyor, bu gerçek suratıma. Onu değiştirmek için verdiğim uğraşların hepsi bir bir öfke ve yorgunluk olarak geri dönüyor bana. 

Bir insanı seviyor, ama yine de bazı özelliklerinden rahatsız mı oluyorsunuz? 'İyi hoş ama, keşke şunu da yapmasaydı' mı diyorsunuz içten içe? Sonra, 'tamam ya konuşurum, anlatırım, o da anlar ve artık bunu yapmaz,' a kadar geliyorsa bu düşünme süreci, yanlış yoldasınız demektir. O adam, o şeyi yapmaya devam edecektir. Onu seviyor musunuz? O halde bu şekilde seveceksiniz. Bu hareketleri sizi rahatsız mı ediyor? O halde onu uzaktan seveceksiniz demektir. 

Bazen çok şenlikli bitmiyor arkadaşlıklar, ilişkiler. Her şey güzel güzel vedalarla sonuç bulmayabiliyor. Kavgalar, gürültüler, patırtılar... Bunlar da hayatın bir parçası ise; acıyı, derdi, tasayı da kabullenmeli ve benimsemeli. Çünkü her şey her zaman güzel değil. Hüzün ise elimizde tek kalan; sonuna kadar hüzünlenmeli, en azından bunu yapabilmeli.  

En başında birbirinin arkadaşlığından keyif alan insanlarken sonunda birbirine katlanamayan insanlar olup çıktık sanırım. O yüzden mail attım ona, o yüzden öfkemi suratına çarptım. Çarpmak zorundaydım, anlıyor musunuz? Ona yazmasam deli olacaktım. 






5 Haziran 2012 Salı

gündelik kesintiler.

Final haftasının ve aşırı sıcakların birleşiminin getirmiş olduğu yoğun stres ve sinir halini saymazsak aslında güzel günler yaşıyoruz. Bir kere üzerimizde bir 'adam olma' hali var ki haftaya bugün mezun oluyor olacağımızdan ileri geliyor. Kolay kolay olunmuyor adam, o ayrı. Öyle üniversite bitiren de adam olmuyor yani, onu da biliyoruz. Ama yine de büyük bir iş başarmış olmanın getirdiği öz güveni de yok sayamayacağım.

Güzel şeyler oluyor; mesela yeni işler gibi. Yeniden bir edebiyat çevirisi. Henüz deneme çevirisi yapılmamış ve sözleşme imzalanmamış olsa da olacak gibi duran bir iş. Bu sefer daha farklı bir yayın evi. Bir adım daha ileri. Çevrilecek metin de ne bir tarih ne de bir cinayet romanı, bambaşka. Ama iş kesinleşmeden yazmayacağım buraya.

Hayatımızdaki en yeni varlık ise, 4 Haziran'da doğan fanzinimiz. hermesfanzin.blogspot.com adresinden girip merakınızı giderebilirsiniz. Bu fanzin bambaşka, öyle her fanzine benzemiyor. İçinde çeviribilime dair çeviri makaleler ile ilginç konulara dair bulacağınız çeviri makaleler var. Bir göz atın derim ben.

Yaza fena girmiyoruz yani. Mezun olup sonra birkaç iş alıp sonra birkaç tatil yapıp keyfimize bakacağız. Temmuz ayı civarında güneye daha sonra Ağustos sonu civarında da İngiltere'ye doğru yol var bana. Yani hem paralı hem seyahatli bir yaz olacak gibi görünüyor. Eylül civarı ise yüksek lisans çalışmaları başlar. Şimdiki plan (onbinkere değişmiş plan) İspanya'da yüksek lisansın ardından, orada iş bulup bir daha dadönmemek. Evet bir çeviri bürosuna kapak atıp oraya yerleşip bir daha dönmemek. Yani tatillerde döner bir bakarım değişmiş mi durumlar diye, o kadar. Neyse bu baya uzun bir mevzu dostlar.

Şu an tek gayemiz huzur içinde mezun olabilmek. Gerisi pek hareketli olacak gibi duruyor.


30 Mayıs 2012 Çarşamba

kimya, fizik ve coğrafya sorunsalı.

Yolun ne tarafında kaldığın fark etmeksizin sonuç aynı; hüsran. Ya toplarsın pılını pırtını başka bir diyara, ya kalırsın pılınla pırtınla zaten yüz yıldır tek başına yaşadığın yerde. İkisinin arasında da yok bir fark görülen hasar oranlarını kıyasladığımızda. Sadece güç ve sabır gibi farklı alanlardaki oran miktarları değişik oluyor bünyelerde. Bilinmiyor beynin içindeki kara kutuda neler döndüğü ya, dile dökülmeden anlaşılmıyor duyulan acılar, rahatlamalar ya da pişmanlıklar. Hatta dile dökülmesine rağmen anlamıyor kimse karşısındakini. Varsa yoksa kendi dediği...

Gökyüzünde dolunayın pırıl pırıl parlayıp şehri aydınlattığı bir gecede bile karanlığa gömülebiliyor insanlar. Böyle zamanlarda yapma'lar aman'lar bir kulaktan giriyor, kaçıyor bir diğerinden sinsice. Sonra geçiyor belli bir zaman; değişiyor kimya, fizik ve coğrafya. Matematik bile daha kolay geliyor artık!

Farklı diyara göç eden de aynı coğrafyada kalan da huzura eriyor belli bir süre, duruma göre ay yıl sonra. İşte tam tehlikenin geçtiği düşünüldüğü anda başlıyor şüpheler, belki'ler, yeniden'ler. Diyar diyar gezip sonra kafasına bir şey takılıp dönen, bulacağını sanıyor evdekini büyük bir heyecanla. Buluyor buluyor da artık başka bir düzende başka insanla. Sonra başlıyor yapma'lar, aman'lar...

Haydi dinleyip hüzünleniniz,



23 Mayıs 2012 Çarşamba

işe yaramaz körler ordusu.

Son zamanlarda her sabah içimde bir sıkıntıyla uyanır oldum. Sıkıntım; içinde bulunduğum dünyayı, ülkeyi ve şehri artık hiç mi hiç sevmiyor oluşum. Sevmek şöyle dursun, böyle çarpık ve adaletsiz bir düzen karşısında bir süre şaşkın şaşkın baktıktan sonra sadece "beni buradan kurtarın" diye bağırmak istiyorum. Genelden başlayıp özele doğru gidecek olursak, öncelikle böyle kapitalist bir dünya içerisinde kafamı nereye vuracağımı bilemiyorum. Paranın tanrı olduğu yerdeyiz hep beraber. Müslüman, Hristiyan, Ateist, Putperest fark etmeksizin gözümüz sadece parada, para nerede biz orada. Doymak bilmeyen vahşi yaratıklardan başka bir şey değilmişiz meğer. Hep dahası ve dahasını arzuluyor, parayla uyanıyor parayla uyuyor para için yaşıyor; ancak parasız ölüyoruz. İyi ki parasız ölüyoruz, çünkü var ise öbür taraf belki orada yoktur bu pis para kavgası.

İnsan biliyor aslında yanlışları, çirkinlikleri ama çoğu zaman unutmaya çalışıyoruz asıl unutulmaması gerekeni. Maddiyatın maneviyatımızı öldürmesine nasıl izin veririz? Tatmin olmak, paraya sahip olmak kadar kolay olsaydı keşke... Para kazanılır belki ama iç huzuru ya da mutluluk? Bu kadar boku çıkmış bir dünyada hangi iç huzuru ve hangi mutluluk bu? Olacak gibi değil bu işler. Haydi hep beraber dünyayı değiştirelim gibi ütopik inançlarım yok belki de evet ama bu sadece gözleri parayla kör olmuş, dünyadan bir haber yaşayan ve hayatındaki en önemli gayesi yeni çıkan telefon modellerini takip etmek ya da moda idolü omaya çalışmak olan hatta kulağa şaka gibi gelse de insanın sosyal statüsünü elindeki cep telefonunun belirlediğini düşünen insanlara karşı isyanımdır benim. Kendime onlar gibi olmayacağıma dair verdiğim büyük bir sözdür ayrıca bu.

Dünyanın çarpıklığını bir kenara koyup da kendi çevreme, kendi ülkeme ve şehrime baktığım zaman inanın içim açılmıyor daha da kötü oluyorum. Ne aşırı milliyetçi kesildim ne de ülkemden nefret ettim şu ana kadar. Ancak artık burama kadar gelmiş olacak ki ardı arkası kesilmiyor kaçma planlarımın. Ha başka bir yer buradan daha iyi olduğundan değil belki, ama kendi milletimi bu şekilde görmeye daha fazla dayanamadığım için. Başımızdaki insanlardan ne kadar tiksiniyorsam şu anda, başımızdaki insanları seçenlere de bir o kadar büyük kin besliyorum elimde olmadan. Acımaktan da geri kalmıyorum aynı anda. Acıyorum çünkü, hepsi kör. Körlük sebepleri kimi zaman para, kimi zaman din, kimi zaman da aşırı ırk sevgisi. Sebepleri fark etmeksizin, işe yaramaz körler ordusu.

Öfkemin kusuruna bakmayın, ancak böyle kötü bir dünyada kendi kendine mutlu olmaya çalışan herhangi biriyim. Sadece düşünüyorum. Kimilerinin hiç yapmadığı bir eylemi yapıyor ve düşünüyorum. Her şeyin farkındayım ve tüm bunlara karşı çıkmak için bir şeyler mi yapıyorum? Hayır. Beni tek mutlu eden şey, olanların ve başımıza gelen kötülüklerin farkında olduğumu bilmek. Kör olmaktansa, gözlerim sağlam ve bu şekilde acı çekiyorum.


Son iki senede gözlerimi biraz daha açan hukuk hocama teşekkürler.


Tüm bunlara rağmen, umut verici bir parça dinlemeye devam ediyorum. En azından müziğimiz umutlu olsun.

"Insanity laughs under pressure we're cracking
Can't we give ourselves one more chance?"


21 Mayıs 2012 Pazartesi

kambur olur duygular.

Beklenmedik hüzünler daha yıkıcı olabiliyormuş meğer. Dört yılımı harcadığım İstanbul Üniversitesi'nde geçireceğim son ders haftasındayım. Deselerdi 'dostum, üniversite bitince üzüleceksin bak keyfini çıkarmaya çalış,'  suratımda anlamsız bir ifadeyle 'ne üzüleceğim ya!' cevabını yapıştırırdım. Ama o iş öyle değilmiş. Himym'daki bir bölümde de işlenmişti, insan bir yerde son gününü geçiriyorsa oradan normalde nefret bile etse o gün her şey güzel gelir gözüne. Heh işte, bana da İÜ'deki her şey güzel geliyor bu hafta; küçücük bahçemiz, minnacık havuzumuz, daima kederli koridorlarımız...

Kıymetini bilemedim mi, diye düşündüğüm zaman aslında elimden geleni yaptığıma karar veriyorum. Çünkü herkesin hemfikir olduğu gibi İÜ'de çok eğlenceli bir üniversite yaşanması hayatı beklenemez. En azından son iki senemi arkadaşlarımı daha iyi tanıyarak ve hocalarımla daha iyi iletişimler kurarak geçirdiğimi kendime hatırlatıyor ve kendimi teselli ediyorum. Hangi bitişler, hangi değişimler korkutmuyor ki insanı?

En çok koyanı ise Aralık ayından itibaren öğrenci akbili kullanamayacak olmam olabilir, gülmeyin. Bir de müzelerin, konserlerin öğrencilik indirimlerinden yararlanamayacağımı bilmek de beni çileden çıkartıyor. Sürekli müze müze, konser konser gezdiğimden değil hani; ama öyle bir hakkımın olduğunu bilmek bile iç rahatlatıyordu sonuç olarak. Neyse sözün özü 'öğrencilik' sıfatını kaybediyor olmam kendimi 'sıfatsız' hissettiriyor bana, o nedenle deli gibi İspanya'da yüksek lisans araştırmaları ve burada iş araştırmaları yapıyor kafa dağıtmaya çalışıyorum.

Beklenmedik hüzünler demişken hazır, eğitim hayatının yanı sıra daha farklı beklenmedik hüzünlerim de yok değil. Mesela yıllarca bir insanın uzaktan gelmesini, mesafelerin bitmesini yani o günü beklersiniz; ama tam yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişken 'o' gün belki de hiç gelmemek üzere ertelenir takvimde çok uzak bir tarihe. Yeni bir hayal kırıklığı, zaten yorun olan bünyenize ağır bir yük daha getirir koyar da duygular kambur olur, taşınmaz olur haliyle. Yorgunluk öfkeye, öfke kırgınlığa dönüşürken zincirleme hatalar ve kazalar da geri kalmaz. Sırf sevdiğiniz için böyle çok birini, üzmeye engel olamazsınız hem onu hem kendinizi. Artık, aşırı sevginin zararlı gelmeye başladığı yerdesinizdir.


17 Mayıs 2012 Perşembe

ne iş olsa yaparım abi.

Ben hayatımı bir özet geçeyim de arayı kapatalım diyorum. Bir takım telefonlardan ve seslerden bahsederken gündelik hayatı es geçmeyelim diyorum. Gündemimizin merkezinde üç hafta sonra mezun olacağımız gerçeği... Acımasız hayata başlangıç, işsizlik güruhuna katılım ve nice çeşitli şekillerde betimlenebilir bu durum. Her bir beyin farklı bakıyor duruma sonuç olarak. Ama burada onun bunun beyninden çok benim beynimden bahsedeceğim. Benim için, öğrenciliğin sonlanması ve iş hayatına geçiş ekonomik özgürlüğün anahtarı olduğu için (hop diye iş bulmak diye bir şey olmasa da) kötü bakmıyorum bu tatlı sona. 'Ne iş olsa yaparım abi' diye dolanacağım bir süre, sonrasında çıkacak illa bir işler. İlk işimiz iki yıl önce de yaptığım İksv sanatçı rehberliği mesela. İksv'ye olan sevgi ve ilgimden bahsetmeme gerek yok sanırım. 


İş güç haricinde girilen bazı mülakatlar, sınavlar, yapılan projeler, gidilen stajlar derken Mayıs saçımın ağarmasını hızlandırdı bu yıl. Her ne kadar yüksek lisans başvurusu için gittiğim mülakatta ağzımın payını almış olsam da, Ales sınavı da fena geçmedi en azından. Öte yandan Beyoğlu Anadolu'da girdiğim ve bizzat benim anlattığım ders acayip eğlenceliydi. Sınıfın bir ucunda olmak ile diğer ucunda olmak arasında dünya kadar fark varmış meğer. 30 tane 14 yaşında öğrencinin merakla sizi izlemesi, verdiğiniz direktiflere uyması, sorularınızı cevaplamak için parmak kaldırarak söz almaları ne kadar güzelmiş! Öğretmenliği seveceğimi söyleseydiniz inanır mıydım size? Ama sevdim. 


Bu arada da ta geçen sene Nisan'da teslim ettiğim ve ben romanı çevirdikçe benim hayatımı bir cehenneme çeviren Cengizhan sonunda çıktı. Henüz kitapçılara ulaşmadı, ancak bir iki haftaya her yerde göreceksiniz Cengizhan'ın hayatını anlatan 'Tepelerin Kemikleri' isimli romanı. Çevirimle övünmeyeceğim, ama ilk çevirim olduğu için de kendimi çok fazla yermeyeceğim. 


Şu 1 yıl içinde hayat çizgim daha da bir kesinleşmiş olacak, planların arasında bir yıl çalışıp para kazanmak ve 2013'te İspanya'ya yüksek lisans amaçlı gitmek de var. Her şey zamanla ve sabırla yerine oturacak. 8 Haziran finallerin bitimi, 13 Haziran mezuniyet balosu ve 1 Temmuz kep töreni ile İstanbul Üniversitesi sayfası da kapanmış olacak. 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

bir takım telefonlar ve mesajlar geliyordu.

Sahte sancılar gibi, sahte heyecanlar da var. Telefon çalıyor, heyecanlanır gibi oluyorum; ama heyecanlanmıyorum. Açıyorum telefonu, duyuyorum sesini. Karşıdan gelen ses ise, evet heyecanlı. Telefonu açıp konuşmayı unutuyorum. Niye böyle olduğumu soruyorum kendime, karşıdaki ses ise 'Orada mısın' la bozuyor bu eleştirel sürecimi. Oysa kendimi rahatça eleştirebileceğim zamanlarım var. Otobüsler ve vapurlar mesela. O zamanlarda da tam tersine, aşırı sert eleştirilere maruz kalmamak için okuyorum. Roman, gazete, şiir ne bulursam... Zamansız eleştirileri daha yararlı buluyorum hep, öyle.

'Orada mısın' a cevap veriyorum. 'Buradayım' derken aslında burada değilim, yalan söylüyorum. 'Bura' ve 'Ora'  haricinde her yerdeyim gibi geliyor bir an. Şura? Neyse, 20 dakikamı harcıyorum içi çok boş bir telefon konuşmasında. Diyorum; 'En azından sesimi duymak isteyenler var, bunu bilmek güzel.' Ama o kadar. Geri kalanı hiç de güzel değil. Güzelden çok uzak aslında. 'Öptüm hadi görüşürüz' le kapatıyoruz. Kapatınca anlıyorum yorgunluğumu. Telefonumun çalmasını ne kadar çok istiyorsam, telefonumun onun tarafından aranmasını o kadar istemediğimi biliyor ve kendimden saklamaya çalışıyorum. O gün öyle geçiyor.

Başka bir gün, telefonuma gelen mesaja bakıyor değil heyecanlanmak öfkeleniyorum. Bu sefer durumlar daha da farklı. Mesaja cevap vermeden önce klişenin babası olacak bir şekilde gözümün önünden geçiyor onunla yaşadıklarımız. Diyorum; 'Daha saçma sapan olabilir mi bir beyin, bir yürek ve bir mesaj?' Bu sefer cevap verme zorunluluğum olmamasına rağmen veriyorum cevabımı ve kaldığım yerden başlıyorum eleştirime. 'Madem bu kadar saçma,' diyorum kendime 'ne diye veriyorsun cevabı?' İşte işin eleştirilmesi gereken yanı. Açıyorum romanımı; ben susuyorum, yazar konuşuyor ve rahatlıyorum. O gün de öyle bitiyor.

Öteki gün oluyor, çalıyor telefonum. Bu sefer heyecanlanır 'gibi' olmuyor, tam anlamıyla heyecanlanıyorum telefona baktığımda. Bir süre açmakta tereddüt etsem de, sonunda hep açılıyor o telefonlar. Karşımdaki sesi yüz yıldır tanıyorum. Ses tellerine kadar tanıdık her şey, bu sefer. Biliyorum ki, o iyi değil. Öyle çünkü, beni aradığında iyi olmaz. Beraber üzülüyoruz telefonda, ama aynı şeylere değil. Eleştiriyorum, ama bu sefer onu. 'Ha o ha ben' diyorum, 'fark etmez.' Elimiz gitmeye gitmeye kapatıyoruz bu sefer telefonu. Sonsuza kadar telefonda konuşamayacağımızı biliyoruz ikimiz de ve gün değişiyor.

Başka gün, başka mesajlar. 'İnsan her zaman kibar olmamalı,' diyorum kendi kendime, 'karşıdaki her zaman anlamıyor kibarlıklardan, istenmeden verilen cevaplardan.' Kibarlığımı eleştirirken, bir insanı kırmamak için yapılacak kibarlıkların sınırını tahmin etmeye çalışıyorum. Pazarlığa girişiyorum, 'Yüz kibarlık yapsam, ya yüz birinci de yine anlamazsa?' Kibarlığın, hak edene yapılması gerektiğini, anlamayana davul ile zurnanın az geldiğini çok sonraları yaş kemale erdikçe anlıyorum.

Çok gün geçiyor, çok. Bu sefer internet üzerinden dönen bir muhabbetin içindeyim. Bir tutam heyecan, göz kararı merak ve bir kaç diş umut katmışız muhabbete, tadından yenmez olmuş yani öyle bir lezzet. Diyorum 'Bu lezzet, bu muhabbet, bu kahkaha... ' Muhabbetin içinde, kendimle muhabbetteyim; sanırsın inception. 120 dakika sürüyor, tadı damağımda kalıyor kelimelerin. 'Böyle hoş muhabbetler,' diyorum 'en önemli besin kaynağıdır, pahalıdır biftek gibi; sürekli bulunmaz evde.'

10 Mayıs 2012 Perşembe

3 Mayıs 2012 Perşembe

ne bir sokak lambası ne de ay ışığı.

"...and sometimes when the night is slow,
the wretched and the meek,
we gather up our hearts and go,
a thousand kisses deep."


Kafalarımızın karışıklığı bir şeylere belki de istemediğimiz bir şeylere ayak uydurmaya çalışmamızdan ileri geliyordu. Bir şeylere sahiptik, birilerine sahiptik, bir şeyler biliyorduk evet, ama bilmediğimiz o kadar çoktu ki ve en kötüsü ise geri kalanını bilmek isteyip istemediğimizden pek emin değildik artık. Daha doğrusu boş vermişliğin getirdiği dinginlik ile oradan oraya savrulmaktan zevk alıyor gibiydik boş vermek istiyorduk daha fazla umursamak istemiyorduk!

Bu yüzdendi kafalarımızın güzelliği, boş vermişliği doya doya yaşama isteği kanımızdaki alkol oranıyla orantılı bir biçimde artıyordu. Çocukluğumuzda saklambaç, yakalamaca oynarken yaşadığımız mutluluğu bu sefer içkili yemişli masalarda bulmaya çalışıyor, aslına bakarsanız buluyorduk da. Belki 3,4 saat sürelik bir mutluluktu bu, alkolü vücudumuza girişinden farklı bir biçimde çıkarana kadar...

Eğlenceli bir oyun oynar gibiydik hepimiz. Farklı bölgelerden gelmiş ve rastgele sandalyeleri çekmiştik altımıza masada kim var kim yok umursamadan selam çakmıştık birbirimize. Havadaki keyif kaç km ötedeki şehirden, kaç zaman ötedeki bir saatten bile hissedilirdi. Değişik bir gece olacaktı, biliyorduk. Değişik olana ilgi duymak bir alışkanlıktı bizde. Çünkü değişik şeyler çok sık olmuyordu bizim mahallede.

Ben, o ve diğerleriydik. İşte hikaye burada başlıyordu değişik ve merak uyandırıcı bir hale gelmeye. Ben ve o arasında diğerleriyle olandan daha farklı bir durum, daha farklı bakışlar ve daha farklı enerjiler açığa çıkmaya başlıyordu. Dediğim gibi, gece yön değiştirmiş, olaylar toplumsaldan bireysele doğru yönelmişti. Ben ve o arasında bireysel muhabbetler dönmeye başlamıştı çoktan.

Dakikaların yavaşladığı ve sonunda durduğu yerdeydik. Karanlık ise ihtiyacımız olan yorganımızdı. Ne bir sokak lambası ne de ay ışığı. Yoktu ihtiyacımız hiçbirine, kaçtık. Neyden, bilmiyorum. Kalabalıktan, kahkahalardan, biradan, zamandan, ışıktan ve kendimizi sandalyelerin üzerinde bırakarak kaçtık. Yok olmak istedik, yeteri kadar isteseydik olabilirdik. Yeteri kadar neden istemedik, bilmiyorum. Kendimizden birbirimize kaçtık. İki değil bir olmak istedik, olamadık. Yeteri kadar isteseydik eğer, neyse biliyorsun işte. Ama fazla zamanımız yoktu, dakikalar durduğu yerden akmaya devam edecekti. Sandalyenin üzerine bıraktığımız kendimize geri dönmemiz toplumun bizden olan beklentisiydi. Yeteri kadar isteseydik toplumu siktir edemez miydik, ederdik. Ama o gece etmedik.




1 Mayıs 2012 Salı

karın tokluğuna hayatlar.

Emeğin en kutsal olduğuna, emeğin karşılığını almanın ise en adil olduğuna inanıyorum. Yeri geliyor karın tokluğuna çalışıyor, öğrenciyiz diye susuyoruz. Ancak durum profesyonel çevirmenler için de pek parlak değil günümüzde. Biz çeviriye sanat olarak bakarken birileri sanatımızın değerini düşürmeye ve çevirmeni yerden yere vurmaya çalışıyor. Değil çevirmene verilen değer, insana verilen değerden bile bahsetmekte güçlük çekiyoruz. Çeviri  zaten herkesin yapabileceği bir iş olarak görüldüğü için kalitesiz 'çevirmenler'le yani bu mesleğin eğitimini almamış ve çevirinin sadece sözcüklerin sözlük karşılığını bulmak olduğunu sanan cahil insanlarla karşı karşıyayız. Bu durum; ucuza yapılan çeviriler, sektördeki rekabet oranının artışı ve aç kalma açıkta kalmaya kadar gidiyor, en kötüsü 'insan' olmanın getirdiklerini kaybediyoruz. Çevirmen, kapıcı, gazeteci, müzisyen, yazar fark etmeksizin tüm emekler ve emekçiler değerlidir, kutsaldır. 

Yukarıdaki fotoğraftaki çevirmenlere bu güzel baharın güzel 1 Mayıs'ında yürüyüşe katılan bir grup TÜÇEB üyesidir. Çevirmene hak ettiğini vermeyenlere, sanki çevirmenin adı ve emeği yokmuş gibi davrananlara karşı fotoğraftaki gibi ellerindeki kağıtlarla yürüdüler.  

25 Nisan 2012 Çarşamba

tokat yiyenler kulübü.

"Seni seviyorum" a "Teşekkürler" cevabı vermek kadar tehlikelidir, "Seninle vakit geçirmeye bayılıyorum ama...." diye başlayan cümle. Karşıdakini ne şekilde öldürseniz daha az hapis yatarsınız diye düşünmeye başlar sonra işleyeceğiniz cinayetin aslında bir meşru müdafaa hareketi olacağına karar verir ve cezaya çarptırılmayacağınıza hüküm getirirsiniz.

Buradan sonrasını lütfen Friends 8. sezona daha gelmemişler, izlemeyi düşünüp izleyememişler izlemesin; spoiler yemenizi istemiyorum. İzlemeyi hiç düşünmeyenler ise devam edebilir.

Yukarıda anlattığım cümleyi bizzat karşımdaki erkekten duymadan önce en sevdiğim sitcom dizisine konu oluşunu izlemiştim. Friends 8. sezonda Ross'un sevgilisi Mona o yılbaşında akrabalarına üzerinde kendisinin ve Ross'un olduğu bir kartpostal yaptırıp göndermeyi teklif eder. Bunu, ilişkileri için çok büyük bir şey olarak gören ve ilişkilerinin daha o kadar ciddileşmediğini sevgilisine anlatmak isteyen Ross ne yapacağını bilemez, kadınların ilişkinin ortasında "Bu ilişki nereye gidiyor, biz neyiz?" gibi sorular sormasına sinirlenir ve Mona'ya verecek bir cevap bulmak için arkadaşlarına danışınca Central Perk'te muhabbetler gelişir:


Monica: All right. Have you said, "I love you?" You could say, I love you.
Ross: Yeah I-I don’t-I don’t think I’m quite there yet, but I could say I looove spending time with you.
Phoebe: No, we hate that.
Monica: That is a slap in the face.
Ross: Forget it. I-I—Y’know what? I’ll just have the conversation. I’ll just say I like things the way they are, and hope for the best.

Ross aklında az da olsa şekillenen bir konuşmayla Mona'nın karşısına çıkmaya hazırdır artık:


Mona: Umm, I-I thought we were moving forward and now you’re-you’re sending me all these mixed signals. What are you trying to tell me?
Ross: I’m trying to tell you I made you a mix tape.
Mona: What?
Ross: I love you!
Mona: Ohh! (Hugs him.) And I love spending time with you. (Ross isn’t happy.)


Friends'i 2010 yılında bitirmiş biri olarak tam 3. kez yeniden başladım ve geçen gün bu bölümü yeniden izledim. İzlediğim zaman "aa ben bunu yaşadım," tepkisi verip hem güldüm yaşanılana hem de az da olsa öfkelendim.Gerçekten de "Seninle vakit geçirmeye bayılıyorum," cümlesi surata bir tokat gibi çarpar, insanı yerin dibine sokar. Sitcom izlerken kahkahalarla güldüğümüz yukarıdaki gibi diyaloglar ise, gerçek olduklarında komikliklerini tamamen kaybederler.

19 Nisan 2012 Perşembe

o gece üç numaralı masada yaşananlar.

Bana kur yaptığının farkındayım. Gerçi her şeyi onu fark etmem için yapıyordu. Ortada bilinçsiz eylemler yok, kasten yapılan baştan çıkarmaya yönelik bazı söylemler ve hareketler vardı. Üç kişiydik o akşam masada. İçkileriyle müzikleriyle ve hararetli sohbetleriyle güzel bir akşama başlarken, gecenin aynı güzellikte geçip geçmeyeceğine dair şüphelerimiz vardı aslında, ama kendimizi alkol ile beslemeye devam ettikçe şüphelerimizden eser kalmıyor üçümüz de tatlı bir hafiflikle kaybediyorduk kendimizi.

Masada yanı başımda oturan ile tam karşımda oturan insanlar arasında bir karşılaştırma yapmaya başlamıştım. Bu karşılaştırmanın sebebi tamamen onun suçuydu. Yani karşımda oturanın. Yanımda oturanın ne bu karşılaştırmalardan ne de karşımdakinin yaptığı kurlardan haberi vardı oysa. En yakın dostunun kendisine böyle bir hainlik yapacağı fikrini aklından geçirmez, bir başkası ona dostunu kötülese o kişiyi dinlemez sonuna kadar onun için kavga ederdi. Ona inancı sonsuzdu, kimseye inanmamamız gereken bir dünyada var olduğumuz gerçeğine gözlerini kapamıştı.

İşte böyle yalanlarla örülü dostlukların sevgilerin yaşandığı bir masada otururken ben mi ne yapıyordum? Kendisine hiçbir zaman çok derin duygularım olmayan ancak omzumdaki elin sahibine bakıyor ve kendimi sorguluyordum önce. Sonra ise karşımda esprileriyle, duyarlı davranışlarıyla, el şakaları ardına gizlenmiş yakınlaşmalarla gözlerimi kör etmeye çalışana bakıyor, bir şekilde sandalyemi onun yanı başına taşımayı düşlüyordum. Freud boşuna mı insan davranışlarının içgüdüsel haz ve doyum arayan parçası olan "id" den bahsetmişti zamanında. Bildiği vardı, bir bildiği.

Vicdan azabının bir sonucu olarak tüm bedene yayılan sıcaklık, kalp atışında hızlanma ve en kötüsü ve kurtulması en zor olan suçluluk duygusuydu yaşadığım. Hem de suçu işlemeden yaşadığım duyguydu bu. Gerçi fiziksel olarak gerçekleşmemiş düşünceler de suçlu değiller miydi? Omzumdaki elin sahibine çaktırmadan karşımdakini düşünüyor olmam, en büyük düşünce suçuydu belki de... Ama dedim ya muhabbetler güzeldi, alkol güzeldi, ben güzeldim, karşımdaki ise çok güzeldi.

Bazı anlar vardı, yanınızdaki insanın hiç var olmamış olmasını dilerdiniz. Daha önce de olmuştu, o cafede bulunmak istemediğim, o insanın yanında bulunmak istemediğim zamanlar. Bu da öyle bir zamandı işte; yanımdakinin o masadan aniden ve sessizce kalkıp gitmesini istemiştim, sanki o masaya hiç oturmamış gibi. Bazı gülüşler vardı, hep size gülsün isterdiniz. Beyaz düzgün dişler, kirli sakallar ve büyük siyah gözler vardı hep size baksın hep size anlatsın isterdiniz bir şeyleri, ama farkındaydınız dileğinizin gerçekleşme ihtimalinin düşük olduğunu yine de istemekten vazgeçemezdiniz kolay kolay.

Ne de kötü bir şeydi yanınızdakine ihanet etmek. Düşünce de bile olsa, ihanet ihanetti. Ne de kötüydü yanınızdakinin kandırıldığının farkında olup da hiçbir şey yapmamak. Ne de kötüydü karşınızdaki insana, yanınızdaki insandan dolayı ulaşamamak ve ne de kötüydü bu kadar yalanın içinde bulunup ve hatta o yalanın bir parçası olmak. O masadan duyulan kahkahaların ve gülüşmelerin altında yatanlar, hüzünlü birer tepkiden başka bir şey değildi.


17 Nisan 2012 Salı

vuslat.

Bahsetmenin zamanı geldi de geçiyor bile... Belki daha önümde 4 buçuk ay var sevdiğim adama kavuşmama ama olsun, İstanbul'a geleceği günü öğrendiğimden beri içim bir kıpır kıpır, sanki kuşlar daha cıvıltılı ötüyor her sabah ve hayat bir başka anlamlı geliyor gözüme. İşte Eylül'ün 19'unda Leonard Cohen'e kavuşacak olmak bende böyle güçlü duygular uyandırıyor.

Çok eski değil son 3 yıldır müzik hayatımın zirvesine oturttuğum ve her gün 'Şu adam gelsin göreyim de sonra yeminlen müzik dinlemeyi bile bıraksam koymaz' diye atıp tuttuğum adam gerçekten geliyor. (Büyük yemin etmişim, farkında değilim.) Konser haberini aldığımda bir süre inanmayıp sonra gerçek olduğunu anlayınca ağlamamak için kendimi zor tuttuğum bir adamdan bahsediyorum burada. Şöyle bir baktım blog yazılarımın en az yüzde 70'inde Cohen'den bahsetmiş ve birçoğunda da zaten şarkısını paylaşmışım. Yakın dostlarıma sevdirerek bu dünyaya daha çok Cohen sever kazandırmışım, sosyal medyadan kendisine olan aşkımı hiç bıkmadan dile getirmişim. Yani onu görmeyi hak etmek için elimden geleni yapmışım gibi duruyor.

Böyle büyük bir sanatçıyla aynı yüz yılda yaşadığım için bile şükrederken, kendisini bizzat göreceğim için ne yapsam, mutluluğumdan düz duvara mı tırmansam bilmiyorum. Peki en çok hangi şarkısını seversin, diye soranlara cevap vermek için düşünüp inanın bir cevap veremiyorum. Her şarkısının bende öyle anıları, öyle manaları var ki... Her bir şarkısı bana öyle aşkları, öyle mutlulukları ve öyle hüzünleri anımsatıyor ki, ayrım yapmam mümkün değil gibi.

Neyse daha fazla lafı uzatmadan, en sevdiğim değil ancak en en güzellerinden bir tanesini daha sunuyorum size. Umarım dinlerken az da olsa benim hissettiğim mutluluğu anlayabiliyorsunuzdur. (Videodaki İspanolca alt yazıyla hiçbir ilgim yoktur, tamamen tesaüf.)

Not: Konser hakkında detaylı bilgi için; http://www.ntvmsnbc.com/id/25336956/



14 Nisan 2012 Cumartesi

benim içim çöl.

Yatağa yattığım anda geliyor aklıma bazı kötümser düşünceler. Kötümser demek doğru değil belki de, diye uyarıyorum kendimi. Eğer gerçek buysa, kötümser değilim sadece gerçekçiyim diyerek realist ve aynı zamanda pesimist bir insan kavgasına tutuşuyorum. Kavganın sonunda düşünceler durmak bilmeden akmaya devam ediyor. Saniye, dakika, saat bilmiyorum. Zamanı unutuyorum o an.

"Kum fırtınalarından başka bir doğal eylem barındırmayan içimde, ne bir yağmur ne de bitkisel bir yeşerme gözlemlendi. Kendimi çatlak kurumuş topraklara benzetebilirim şu halimle. Çoğu zaman sonsuz derecede sakin olan topraklarımda kum fırtınaları birbirini izlemekte. Fırtınayla birlikte çeşitli duygular da oradan oraya savruluyor, çekmecelerdeki planlar, bazı şarkılar ve fotoğraflar ortaya yayılıyor. Bir kaos, bir karmaşa ki görmeyin."

Bu kuraklıktan kurtulabilmek için yağmur duası ediyorum uyku öncesi ayini misali. O an içimde ilahi bazı duygular barındırdığımı ve bunları yalnızca yağmura ihtiyacım olduğunda hatırladığımı fark ediyorum. Şu kuraklıktan çatlamış toprakların bir damla da olsa suyu hissetmelerini istiyorum sadece ve bunu ellerimi iki yana açarak yapıyor sonra da 'ne tuhaf şey' diye düşünüyorum. Sonrası düşüncesiz, tasasız, tatlı uyku.

.....

Ertesi gün uyanıp gök yüzünü yararcasına yağan yağmura bakıyor, gülümsüyor ve 'ne tuhaf şey' diye düşünerek kendimi sokağa atıyorum.



12 Nisan 2012 Perşembe

yuvarlanıp gidiyoruz.

İlk bahar genellikle her konuda olduğu gibi iş için de verimli bir mevsimdir. Daha sık gerçekleşen fuarlar, sempozyumlar, toplantılar ve konferanslar oldukça çevirmene duyulan ihtiyaç da doğru ortantıyla artar. Yani ilkbahar bizim mevsimimizdir. Zaten geçen seneki Nisan ve Mayıs aylarında da hep bir çeviriler, BM zirvesi gibi işler bulmuştuk kendimize. Bu senenin Nisan 11'inde ise ilginç bir toplantıda çeviri yapma şansını elde ettik.

Okulumuz kurul odasında dün gerçekleştirilen ve konusu "Evliya Çelebi ve Şekspir'de misafirperverlik" olan bir toplantıdaydık İ.K. ile birlikte. Ardıl çeviri yapılacaktı (ki 'Gitme Nagehan'dan sonra ardıl hepimizin korkulu rüyası olmuştu); fakat şanslıydık ki bir hafta öncesinden elimize konuşma metinleri geçmişti.

İngiltere'nin Exeter Üniversitesi'nden gelen Prof. McLean'ın yaklaşık 1 buçuk saatlik toplantısını çevirdik. Ardılı, duyduysanız bilirsiniz, konuşmacının yanında oturarak ve konuşmacı bir süre konuşup durduğunda yapıyorsunuz sonra konuşmacı devam ediyor ve çeviri için yine size zaman tanıyor derken ardıl bir şekilde yapıyorsunuz çevirinizi. Yani önce herkes konuşmacıyı dinliyor (hiç İngilizce bilmeyen bir kesim olduğundan hiçbir şey anlamayanlar oluyor) daha sonra ise herkes sizi dinliyor. Yani İngiltere'den gelen profesör kadar size de değer veriyor ve saygı gösteriyorlar.

Toplantıyı genel olarak başarılı bir şekilde bitirdik ve toplantı bitiminde bu güzel çeviriden dolayı bizi teşekkür etmeye gelen insanlarla tokalaştık ve tanıştık. İşte, bana kalırsa bir insanın hayatta alabileceği en güzel zevkti bu tebrikleri alma kısmı. Dün bir kez daha hatırladım neden bu bölümde okuduğumu, neden sözlü çeviri yapmak istediğimi...

Toplantının ilk 10 dakikasını göğüs kafesinizden neredeyse fırlayıp sizi terk edecekmiş gibi çarpan kalbinizle geçirseniz de, bir kez çevirmeye başlayınca hepsi gidiyor ve kendinizi iyi hissediyor en sonunda da bir şeyler başarmış olmanın keyfini sürüyorsunuz.

Toplantılardan ayrıca İKSV nin tüm departmanlarına çevirmen ve sanatçı asistanı olarak da başvurdum ve geri dönüşleri bekliyorum. Artık şakası kalmadığının siz de farkındasınızdır yavaştan iş güç sahibi olmak, para kazanmak gerekir. Babamın deyişiyle, 'asıl hayat şimdi başlıyor.'

4 Nisan 2012 Çarşamba

vive la vida, como quieras tu!

Dünyanın en neşe verici, en moral düzeltici, en mutlu şarkısını armağan ediyorum size. Aslında 1985'te Neil Sadaka'nın yazdığı 'Oh Carol' parçasının Karina tarafından söylenen 'Oh Karol' adındaki İspanyolca versiyonunu gönderiyorum. Şarkının İspanyolca versiyonunda genel olarak Karol'a O'nun kendisini hak etmediğini, artık O'nu unutması gerektiği, önünde çok güzel günler olduğunu, şu an ne kadar acı çekse de her şeyin geçeceğini ve hayatı istediği gibi yaşayıp mutluluğu bulması gerektiği anlatılıyor.

Böyle tatlı, umut verici bir şarkı bir de İspanyolca olunca tadından yenmiyor, bıkmadan dinleniyor.

"No mires hacia atrás
Busca tan solo la felicidad!"

(Yani; Sakın bakma arkana, sadece mutluluğu ara!)



3 Nisan 2012 Salı

cinayet, çok doğal bir insan tepkisidir.

Hepimizin bildiği gibi kötü şeylerin üst üste gelmesi gibi bir kural vardır. Hayat çoğu zaman dengesizlik rekorları kırarak iyi şeyleri bir anda ve kötü şeyleri de bir anda vermeyi sever. Yataktan kalktığınız andan itibaren başınıza nelerin geleceğini kestiremezsiniz. Kestirseniz yataktan kalkmamayı tercih edeceğiniz günler bile olmuştur eminim. Neyse.

Şu öğrenci halimizle itinayla yapmaya çalıştığımız ancak karşılığını pek de alamadığımız çevirilere bir bakalım istiyorum. Karşılık alma konusu belki de tahmin ettiğinizden çok daha büyük bir sorun bu meslekte. Mesleğimi seviyor ve çevirmen sıfatını kendime oldukça yakıştırıyorken harcadığımız emeklerin bir türlü karşılığını almama problemine nasıl bir çözüm buluruz bilemiyorum. Düşünün henüz çok ciddi paralara ihtiyacımız yok hala ailemizden geçinirken bile para sıkıntısı yaşıyorsak mesleğimizde, bir kaç ay sonra mezun olup da artık öğrencilik sıfatından kurtulunca kim bilir ne olacak halimiz? Çeviri tesliminden kaç ay sonra dahi yapılmayan ödemeler olsun, çevirmene bir robot gibi yaklaşıp onu sonuna kadar sömürmeye çalışan iş verenler olsun, çeviri eylemini her dil bilenin yapabileceğini sanan çokbilmiş kimseler olsun... Şu ana kadar karşılaştıklarımıza bir bakınca daha kim bilir neler ne haksızlıklar ne emek yemelerle karşılaşacağız. İşte bunun için çevirmenlerin haklarını korumak onların sorunlarını dile getirmek için Türkiye'nin dört bir yanındaki çeviribilim öğrencilerinin katıldığı TÜÇEB gibi bir dernek var. En azından bir şeyleri duyurmaya çalışıyor, haksızlıklar karşısında susmuyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Birkaç mesleki soruna değindikten sonra aslında daha da önemli olan insan sorunlarına değinmek istiyorum. Gün geçmiyor ki insanlarla sorunsuz bir iletişim kuralım, gün geçmiyor ki bir sevdiğimiz bizi üzmesin, gün geçmiyor ki sevgimiz suistimal edilmesin. İnsanlardan aldığımız darbeler her seferinde bir şeyleri daha götürüyor, her seferinde bir şeyler daha da azalıyor, hissediyoruz. Ben hayatımda sevgimi suistimal edecek değil, sevgime sevgisini verecek insanlar istiyorum. Aksi takdirde, bir şeyler zorlama oluyorsa, iki insan artık birbirine bağırmaktan çekinmiyor da sesler kısılamıyorsa birbirini üzmenin çok da manası yok demektir.


27 Mart 2012 Salı

İzmir'in dağlarında çiçekler açar.

Sabit bir şekilde ve sürekli olarak birinin gelmesini beklemek hissi çok katlanılabilir bir his olmuyor kimi zaman. Tamam yoğun hayatın getirdiği 'zamanın nasıl geçtiğini anlamama' durumu çoğu zaman kurtarıyor bu durumun olumsuz sonuçlarını, ama kimi zaman da çok ağır geliyor insana bekleme duygusu, aklının hep bir başka yerde olması durumu...

Biliyorum ki ne şehirler ne de ülkeler aşılamayacak mesafeler. Yeri geliyor hepsi bir çırpıda bir çırpıda olmasa da belli bir süre içerisinde aşılıyor, aşılmıyor değil. Ama bir yandan da hayatın bir gerçeği var ki bu da da yaşamını bir başka şehir ya da ülkede devam ettirmeye kolay kolay karar verememe. Tabii, insanı yaşadığı yere bağlayan öğeler pek çok. Her ne kadar bir sonraki lokasyona bağlayan da öğeler olsa, öyle 'hop' diye bir yer terk edilip bir başka yere gidilmiyor.

Ama maalesef bu gerçeğin farkında olmam bekleme durumunun getirdiği sıkıntıların azalmasına yardımcı olmuyor. Hem farkında olduğumla hem de sıkıntı çektiğimle kalıyor bir de beklemeye devam ediyorum. Bu sıkıntılarımın sebebi İzmir'den başka bir şehir değil. İzmir'in çektirdikleri burama kadar geldi. (boyun bölgesinde bir yer işaret edilir.) İzmir'in dağlarında çiçekler açar ama, benim yüzümde bir türlü çiçekler açamıyor be canım!

Şehirlere sitem etmeyi bırakıp biraz da gelecek kaygısı gibi günümüzün klişe sorunlarına değinmek isterim. Şunun şurasında 2,5 ayımız kalmış öğrencilik hayatımızın sona ermesine. Kolay değildi İÜ de 4 yıl geçirmek, hatta çoğu zaman bir işkence gibi geldi bize üniversite. Ama her zaman olduğu gibi bir şeyin sonuna yaklaşınca gözünüz daha çok güzellikleri görüyor da kötüleri unutuveriyor. Şimdi İÜ bize cennet gibi gelmese de gayet eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz, keyifli arkadaşlıklar edindiğimiz, gerek ders gerek insanlık namına çok fazla şey öğrendiğimiz sıcacık bir eğitim yuvası gibi geliyor. (?)

Toplam 16 yıldır genel olarak bir sonraki sene nerede olacağımızı ya da ne yapacağımızı biliyorken birden bire bilmez bir duruma geldik. Bundan 5 ay sonra bile nerede olacağımı bilmiyor ve bu durumdan korkuyorken bir yandan da ilginç bir heyecan duyuyorum. İşte tam da bahsettiğim 'zamanın nasıl geçtiğini' anlamama durumu ortaya çıkıyor burada. 4 yıl önce kayıt yaptırmaya geldiğim okuldan 2 ay sonra mezun çıkacağım, sanki ben değil başkası okudu sanki ben 4 yıldır uyuyordum ve yaşamadım gibi gibi.

Biz kendimizi hazır hissetmiyoruz tıpkı bundan önceki hiçbir öğrencinin mezun olmaya hazır hissetmediği gibi.


25 Mart 2012 Pazar

Kafesimizin kapısı açıkken içeride durmak niye?

Dikkat! Aşırı optimist bir yazıdır!


Başımdan aşağı sıcak sular dökülürken banyoda fark ettim, nötrlüğün dayanılmaz hafifliğini. Sanki ben hiç olmadığım kadar hafif (kilo işini karıştırmayınız), içim de hiç olmadığı kadar temiz ve berraktı. (Bu temizliğin banyo yapıyor olmamla bir alakası olduğunu düşünmeyiniz.)

İçimde sanata, sanatçıya ve doğaya duyduğum aşktan başka bir aşk barındırmadığım şu güzel bahar günlerinde hayatın tadının her zamankinden (hmm çoğu zamankinden) daha keyifli olduğunu hissetmem bana çok şey öğretiyor.

Nötrlüğün güzelliğinin daha önce farkına varamamış olmam ne kadar acıklı! Sabah yataktan kalkarken içimde güzel duygulardan başka bir şey yeşermemesi de bir o kadar sevindirici bir haber, hem benim için hem de içinde bulunduğum ortamlardaki insanların her biri için. Ben kendimi her zamankinden daha özgür her zamankinden daha huzurlu hissederken etrafımda neler oluyor peki?

"İnsanlar genellikle ne yaptığını bilmiyor, ne tür bir kafes olduğunu bilmedikleri berbat bir kafeste yaşıyorlar." diyor Van Gogh tüm gerçeği suratımıza vurarak. Bilmezdim etrafımızdaki dört duvarı aslında kendimizin yarattığımızı, aslında kimsenin bizi zorla kafese tıkmadığını ama kendi kendimizi kafese tıktığımızı... İşte ben bugünlerde biraz daha kafesimin kapılarını açmış, biraz daha kendi hayatımın kontrolünü ele geçirmiş, biraz daha öyküyle baş başa kalmış gibi hissediyorum kendimi.

Akşam üstü Beşiktaş sahilinde güneşe yüzümüz dönükken dondurma yemek, ders arası keyiflerinin en büyüğü olarak çayınızı yudumlarken çene çalmak, ya da yazın gelmesini ve tabii Okan'ın gelmesini beklemek gibi keyiflerim var benim bu aralar. Hayat keyifli, yaşamasını bilene!

Not: Her şey bu kadar güzel olunca aklıma gelen 'Her şey çok güzel olacak' filminin müziğinden başka bir şey değildi.


21 Mart 2012 Çarşamba

okurun terk edilişi.

Okur yazarı bu kadar çok severse yazar da okuru sever mi?


Sevgili Yazar'ıma,

Kadıköy'deki kitapçılarda gezerken anladım bundan sonra okuyacağım her romanda senden bir parça arayacağımı Sevgili Yazar'ım. Her baktığım roman her baktığım öyküye yabancı hissediyordum kendimi, ne ben onlara ne de onlar bana aitti. Dahası ise, sadece romanlarda ya da genel olarak edebiyat ürünlerinde değil; dinlediğim müziklerde de sen geleceksin aklıma bundan böyle. Mesela Leonard Cohen'den "Dance me to the End of Love", Nick Cave'den "The Weeping Song" ya da Orhan Gencebay'dan herhangi bir parça duyduğumda seni düşüneceğim uzun uzun ve içim sızlayacak, senin özlemini taşıyacağım bundan böyle.

Bilebilir miydim senden sonra böyle bir boşluğa düşeceğimi? Farkındaydım hayatıma kattığın güzelliklerin; ama sona geleceğimiz günü düşünmeyi reddetmiştim öncelerde. Kabullenmek istememiştim her şeyin biteceğini. Bir şekilde devam eder sanmıştım birlikteliğimiz, ama işte beynime ve gönlüme kazınan sözlerin haricinde yoksun şu an hayatımda.

Senden sonra kara bir delik gibi beni içine çeken boşluğu atlatmak için kitapçılardan kitapçılara bu yazardan o yazara koşuyorum. Romanlar deviriyor, aşırı doz okuma yapıyorum, ama nafile... Vermiyor hiçbiri seninle olan birlikteliğimizin verdiği tadı.

Komik ama gerçekten de 'güldürürken düşündüren' üslubunla bende yarattığın haz, öyle hemen geçecek gibi durmuyor. Seninle saatler süren otobüs yolculuklarımızda yanımızdaki insanlara çaktırmadan kıs kıs güldüğümüz, kimi zaman ise her şeyi bir kenara koyup camdan dışarı bakıp uzaklara daldığımız ve düşündüğümüz zamanları nasıl hiçe sayabilirim ki?

Seninle çok şey paylaştık Sevgili Yazar'ım. Seninle olmak demek, bir kaosun ortasında dahi gülmeye sebep bulabilmek demekti. Şimdi ise ben dermanı başka yazarların kollarında arıyorum ama bil ki yeni eserlerini dört gözle bekliyorum.

Sevgilerim, saygılarım, teşekkürlerimle,
Okur'un.


Not: Yazar'a yazılan bu mektup 'hiç gönderilmeyecek mektuplar' arasında yerini almıştır.


19 Mart 2012 Pazartesi

oksijen gibisin, iyi ki varsın.

"İnsanlar ise esasen moral güçleriyle hayata tutunurlar."

En büyük başarı sabahları uyanabilmektir. Uyanmak için her gün bir başka nedene ihtiyacımız vardır. Ya genel olarak işler yolunda gidiyordur ve zaten tebessüm etmek için çok fazla neden düşünmeniz gerekmiyordur, ya da o yataktan kalkabilmek için kendinize sabahını gördüğünüz her gün için küçük mutluluklar küçük küçük sebepçikler yaratmaya çalışırsınız.

Çünkü gerçekten de moral gücü her şey demektir, moral gücü hayatta kalmak için ihtiyacımız olan oksijenden çok da farklı değildir. Oksijen vücudumuzdaki bir takım sistemlerin işlerini yapmasını sağlarken moral de psikolojimizin yeni bir güne daha başlamak için müsait olmasını sağlar. Zira moralsiz bir insan oksijensiz insandan yani bir ölüden çok da farklı değildir.

Bir de işaretler meselesi var. Nedir bu işaretler, bu işaretleri kim gönderiyor, varlığından çokça emin olamadığımız ama aslında evet ya bir güç var dediğimiz ilahi kuvvetlerden bahsetmeyeceğim burada. Bahsetsem çok geyik olabilirdi gerçi, neyse. Söylemeye çalıştığım şey daha çok bir eylemi yapıp yapmamaya kararsız kaldığımız zamanlarda 'bir işaret gönder' diye çığırındığımız zamanlarımızla ilgili.

Darda kalmışsınızdır, iki ucu boklu bir değnek vardır ve hangi ucun daha az boklu olduğunu bir türlü göremiyorsunuz, kokusunu alamıyorsunuzdur. Bu durumda ben işaretlere bakarım. Hangi uca gitmem gerektiğini gösteren bir işaret geleceğini düşünür ve sonra da olur olmaz şeyleri kendime işaret bellerim. En azından beller-dim. Sonra ne kadar büyük bir çılgın olduğumu anladım.

Yazımın sonlarına yaklaşırken demek istediğim tam olarak; işaret mişaret olmadığı. Kendi istediklerimizi görüp istemediklerimize gözümüzü yumduğumuz sonra da 'ay bu bir işaret olmalı' ayağına bilinçaltımızın bir sonucu olarak aldığımız kararın bizi bozguna uğratması ve hayal kırıklığı yanında bolca kırık hayaller.

Moral konusundan işaret konusuna nasıl geçtim bilemiyorum sevgili dostum. Hani işaretleri de moralimiz düzelsin diye k.çımızdan uyduruyoruz ya belki de o hesap. Demem o ki sen sen ol moralini yüksek tut, iki ucu boklu değneklerden de uzak dur.

Not: En baştaki alıntı Murat Menteş'in 'Korkma Ben Varım' adlı kitabından alınmıştır.

11 Mart 2012 Pazar

bir elim Doğu'da, bir elim Batı'da.

'Doğu ile Batı sentezi' tamlamasının ortaya çıktığı yerde yaşıyorum. Bir elim Doğu bir elim Batı. Aynı hafta içinde gerçekleştirdiğim aktivitelere şöyle bir bakınca "Ne güzelmiş lan İstanbullu olmak!" diyorum. Neden mi diyorum?

Öncelikle hayatımda ilk defa örneğini gördüğüm bir sergiyle başlamak isterim muhabbetime. Duymuşsunuzdur Van Gogh amcanın sergisi geldi yakınlarda. Mayıs'a kadarda burada. Ama bu sergi bildiğimiz sergilerden değil. Bu sergi dijital, yani projektörler ve ekranlar aracılığıyla dijital bir tablonun içinde buluyorsunuz kendinizi.

İçeri girdiğiniz anda nereye hangi ekrana bakacağınıız şaşırıyorsunuz. Karanlık bir salon, duvarlara kolonlara ve yerlere yerleştirilmiş ekranlar ve ekranlarda sürekli değişen tablolar. Van Gogh'un en ünlü tablolarından oluşturulmuş bir koleksiyon ve bu arkadan gelen klasik müzik. Öyle bir müzik ki her bir tabloyla uyum içerisinde ayarlanmış, en klasik müzik sevmeyen insana bile sevdirecek bir müzik.

Bir yandan da tabloların geçtiği ekranların aralarına yerleştirilmiş birkaç ekranda Van Gogh'un aşk, sanat, resimler, şiirler ve yalnızlık üzerine söylediği en güzel sözleri akıyor. İşte içeri girdiğinizde alışma sürecine ihtiyacınız oluyor çünkü tablolara mı bakacaksınız, sözleri mi okuyacaksınız yoksa müziği mi dinleyeceksiniz bilemiyorsunuz... Ama bir süre sonra siz de yere oturmuş ve kendisini bu serginin büyüsüne kaptırmış insanların arasında buluyorsunuz kendinizi ve hatta iki saat boyunca içeride kalıp çıkmak bile istemiyorsunuz. Bir Dali değildi belki benim için ama Van Gogh'un da hayatıma kattıklarını az görmemek gerek...

Neyse gelelim haftanın bir başka kültürle iç içe geçirilen gününe... Yine hayatımda ilk defa yaptığım bir şey: Hamama gitmek. Sultanahmet arkası Cağaloğlu'nda bulunan Cağaloğlu Hamamı'nda bulduk kendimizi. Pek yol yordam bilmeyenler gibi benim de gözüm sürekli etrafta dolanıyor ve içerisinde bulunduğum sistemi anlamaya çalışıyordum. Bir süre sonra iş köpük banyosuna ve masaja geldiğinde ise dünyaya yeni gelmiş gibi bir hafiflik ve bir huzur karşıladı beni.

Hamamda misler gibi olduktan sonra gidilecek yer belliydi: Çemberlitaş'taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi ve Türk kahvesi ile elmalı nargile keyfi. Sultanlara layık bir gün geçiriyorduk ve ben ilk defa o semtlerde okuldan ayrı bir sebep için bulunuyor ve sonsuz sevgi duyuyordum bu semtlere. Ardından Gülhane'ye doğru yapılan bir yürüyüş ile son buldu gezimiz.

Bu hafta fark ettim ve hissettim Doğu ile Batı'nın sentezlendiği yerde yaşadığımı. Keyfini çıkarmaya bakmak lazım, zira hepsini bir arada yaşamak herkese kısmet olmaz.

3 Mart 2012 Cumartesi

Heaven is a place on earth with you.

Çikolata aromalı tütsümden çıkan duman gelip burnuma konunca yazmamak pek mümkün olmuyor şuraya. Odam çikolata kokusunda boğuldukça kameradaki görüntü flulaşıyor ve bazı müzikler kendiliğinden çalmaya başlıyor; Heaven is a place on earth with you...

Şu günlerde güneşe duyduğum özlem gibi size duyduklarım. Bir süre güneşe maruz kaldıktan sonraki sıcaklık gibi.. Ben güneşe gülümseyerek baktım hep, size de öyle bakmıyor muyum zaten? İnandım ruhumu aydınlattığına güneşin, tıpkı sizin gönlümü aydınlattığınız gibi.

Karşınıza çıkıp bunları söylemek öyle zor geliyor ki, ancak bu şekilde dile getiriyorum özlemimi. Aynı masada karşılıklı otururken kulaklarımızda şen kahkahalar, kendime soruyorum sürekli: "En son ne zaman bu kadar 'gerçek' güldüm ben?" diye. Sonra ise bir kez daha zamanı durdurma yeteneğim olmadığı için sinirleniyorum. Bir kez daha anılara dönüşüyor her şey ve engel olamıyorum somuttan soyuta geçişlere..

İşte karın ve yağmurun bol olduğu bu günlerde güneşe duyduğum özlem kadar büyük size duyduğum... Bir yaz akşamında güneş batarken gök yüzünde oluşan tablodaki renkler kadar coşkuluyum ben, yanaklarımda güneş sonrası kırmızılığı varken. Peki ya siz? Siz de benim gibi özlediniz mi güneşi yoksa memnun musunuz bu ardı arkası kesilmeyen yağmurlardan?


Güneşe duyduğum özlem gibi, sana duyduğum. Güneş tenimi kavuruyor, tıpkı senin gibi.

26 Şubat 2012 Pazar

bilakis.

"Çok canım acıyor," dediğinde bahsettiği acı öyle tanıdıktı ki sadece sustum.

Susuyor olmam onu önemsemediğim anlamına gelmiyordu, bilakis çok önemseyip bu hisleri doyasıya yaşaması, bu durumda acıyı, için ona zaman tanıyordum. Zamana muhtaçtık.

Gelişi güzel kurduğumuz cümleler içinde öylesine kullandığımız Zaman, farkındalık seviyemizin çok üzerinde bir yerlerden bize bakıyor ve bizimle alay ediyordu.

Saniyeler saatler gibi geliyor, saatler ise ilerlemiyor adeta üzerimizde eriyordu.

"Neden böyle oldu ki?" sorusuna verecek bir cevabım gerçekten yoktu, sustum.

Susuyor olmam o an başka bir şey düşündüğüm anlamına gelmiyor, bilakis gerçekten de neden böyle olduğunu bulmam için zamana ihtiyacım olduğunu gösteriyordu. Zamana git gide daha da muhtaç hissediyordum kendimi. Zaman ise pis pis sırıtmaya devam ediyordu.

Her şeyin bir sebebi, hayatımıza giren ve çıkan her insanın bir nedeni olduğuna inanmak istiyor, kendimi adeta buna zorluyordum. Söyleyecek akıllıca cümleler yoktu aslında, bu durumun hiçbir kısmı akıllıca değildi çünkü. Akıl da neydi?

"Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.." diyordu okuduğum kitapta. Böyle cümleler okuduğumda kitabı kapatıyor ve duruyordum öylece. Sadece bu cümleyle başlayıp devamına kendi hayatımı yazabilirdim; çünkü bendim düşüneceği yerde duygulanan ve duygulanacağı yerde düşünen...

"Canım acıyor," dediğinde benim de canım acıyordu. Onu böyle görmeye katlanamıyor olmamın yanı sıra içimde bastırdığım kendi acılarım çıkmıştı su yüzüne ki, sustum.

Ben böyle zamanlarda konuşamaz susardım. Susuyor olmam, onu önemsemediğimi değil, bilakis acısına saygı duyduğumu gösteriyordu.


"Kâh giderim medreseye, ders okurum Hak için
Kâh giderim meyhaneye, dem çekerim aşk için."

20 Şubat 2012 Pazartesi

son dönem.

Annemin bir kitapçıdan alıp koşa koşa eve getirdiği şimdi ise salonumuzda duran bir kitap, adı Sır. En güzeli anne ve babanın suratındaki o mutluluk sanırım. Kitaba dokunup ismi okumak da güzel ama. Benim kelimelerim, benim cümlelerim, benim sayfalarım.. Şimdi ise herkesin oldular. Güzel, ben sevdim bu işi. Maddi olarak değil belki; ama manevi tatmini yüksek.

Acayip bir sömestr tatili geçirdim 2012 yılında. Bol koşturmacalıydı. İzmir'le başlayan tatil, Mü'nün gelmesi, romanın çıkması, türlü gezmeler, türlü insanlar, sohbetler ve muhabbetler. Şimdi artık biraz durulabilir son okul döneminin tadını çıkartabilirim gibi geliyor. Tadı? (Lafın gelişi)

Gerçi hangi büyüğümüzle konuşsam "Ahh öğrencilik gibisi var mı?" gibi cevabını bilmediğim sorular yöneltiyorlar bana. Var mı? Bilemedim. Zaten öğrencilik hayatım sona eriyor değil, daha önümde (inşallah,maşallah) Eleştiri ve Kültür Çalışmaları bölümünde yapılacak 2 senelik bir yüksek lisans dönemi olacak. Yani sonuç olarak sanım bir süre daha Türkiye sınırları içerisindeyim ben. Önümdeki en yakın yurt dışı seyahati 2013 yazı gerçekleşecektir, bilgilendirmesini de yapayım buradan.

Hayatıma giren en önemli insanlardan biri de Dexter şu sıralar. İçimdeki insan öldürme arzusunu keşfetmiş bulunmakla birlikte cinayete teşebbüs etmekten de bir o kadar korkuyorum. Six Feet Under'daki David olarak hayatıma giren sonrasında ise Dexter ile tekrar kavuştuğum Michael C. Hall'a sevgilerimi sunarken, kendime de güzel bir SON dönem diliyorum.

Un cordial saludo.

16 Şubat 2012 Perşembe



Böyle bir adamla aynı yıllarda yaşadığım için, onun sesini duyabildiğim, onu dinleyebildiğim, onu tanıdığım, onu görebildiğim için minnettarım.

Amen.





15 Şubat 2012 Çarşamba

gökyüzü, n'aber?

Kendi başıma açtığım işlerin haddi hesabı yok dostlar. Kimi zaman "Kendim ettim kendim buldum gül gibi sararıp soldum," şeklinde devam eden türkünün benim için yazıldığı yanılgısına da kapılıyorum. Yalnızlık ve sıkıntı insanın başına çorap örüyor. Yalnızlığın katlanılamaz ağırlığı insanın kendisini türlü saçma konumlarda bulmasına sebep olabiliyor. Ama her şeyin bir kırılma noktası var. Öyle bir an geliyor ki, insan toparlanmaya başlıyor ve üzerindeki ağırlığı kaldırıp "Heyt, yaşamaya hazırım ulan var mı bana yan bakan?" şeklinde naralar atıyor.

"Heyt! Yaşama hazırım ulan, var mı bana yan bakan?" diye bağırıyorum ben de bugün. Akıllanmak için illa kötü bir şeyler yaşamaya ihtiyaç duyan bir bünyem var. O kötü şeyden sonra "işte şimdi boku yedik" deyip başımı kendi kendime soktuğum karanlık çukurun içinden çıkarıyorum. Sonra gökyüzüyle tanışıyorum. Merhaba sevgili gökyüzü, n'aber?

Gün geçmiyor ki yeni şeyler öğrenmeyeyim. Etrafımızdaki çirkin, öküz, aptal insanlara toslamadan nasıl yaşanır ki? sorusu gündemimde bu aralar. Onlara çarpmadan geriye kalan güzel insanlara ulaşmayı nasıl başaracağız bilmiyorum. Uzaktakine takıldığımız için burnumuzun ucundakini görmüyoruz ya hani kimi zaman, o hesap bu da.

Ama şunu biliyorum ki ihtiyacımız olduğunda telefonun diğer ucunda duran birinin varlığını bilmek güzel. Ne demişti, hah hatırladım. "Asıl önemli olan insanın zorlanarak gelmesi, isteyerek zaten herkes gelir." Hala iyi adamlar var, azlar özler ama varlar...


İspanyol Sürrealist.


Şiir yazabiliyor olsaydım kuşkusuz ilk şiirim İspanyolca'ya olurdu. Bir sonraki de sürrealizmle ilgili olabilirdi. Buradan geleceğim nokta tabii ki İspanyol sürrealist ressam Dali'den başka bir yer değildir. Ziyarete gittim kendisini geçen hafta, Sürrealizm İzleri'nden başlayıp Dante'nin büyük eseri İlahi Komedya'yla devam eden ve Gala ile Akşam Yemeği'nde son bulan bir serüven oldu bizimkisi. Ben o sergiye gitmeden önce de seviyordum Dali'yi evet, ama oradayken anladım sürrealizmin beni nasıl etkilediğini...

Öncelikle bir Freud sever olarak Freud'un birçok terimini resmetmişti Dali. Bunlardan en ilginci bana kalırsa yamyamlıkla ilgili olan kısımdı. Dali'nin yamyamları çizmesinin bir sebebi vardı; Freud' a göre 'bir insanı yemeği istemek' o insana duyulan sevginin en üst basamağı ve o insanla 'bir' olma arzusundan ileri geliyordu. İşte bizim de karşımızdaki insanı çok sevimli bulup "Ay, yerim seni" dediğimizde bilmiyorduk ki bu işin sonu yamyamlıktı.

Dali'nin resimlerinde gördüğümüz bir başka Freud terimi ise, kol değnekleriydi. Çünkü; Freud'un "İnsan sosyal bir varlıktır, dış dünyaya her şekilde ihtiyaç duyar" şeklindeki yaklaşımını, Dali kol destekleriyle sembolize ediyordu. Bu yüzden tablolarda değişik açılarda farklı kol değnekleri bulunuyordu.

Beni en çok etkileyen tablo ise şüphesiz hepimizin ezbere bildiği eriyen saatler tablosuydu. Biz saatlerin eridiğini görüyorduk da sormuş muyduk hiç bu saatler niye eriyor diye? Şöyle diyordu Dali; "Biz zamanın ilerlediğini sanırız, aynı zaman çizgisinde yaşarız. Bugün akşam 6'da ya da yarın sabah ne yapacağımı hepimizin kullandığı bu zaman çizgisine göre belirlerim. Oysa, zaman ilerlemez. Zaman erir. Yaşadıklarımız eriyerek üzerimizde birikir, öylece gelip geçmez. Biz ise zamanın ilerlediğini düşünerek teselli ederiz kendimizi."

Gala ile Akşam Yemeği'ne geçtiğimiz zaman ise Dali bizi "Ben her türlü yemeğe farklı bir ahlaki ve etik değer ithaf ederim," diyerek karşıladı. Bu noktada kendimi bir başka yakın hissediyordum Dali'ye. O yemeği sırf bir ihtiyaç olarak değil bir haz olarak görüyordu. Amma ortak noktamız var idi onunla...

O ziyaretimden aklımda kalan daha pek çok anım oldu Dali'ye ilişkin, ancak hepsini burada anlatmıyor bir kısmını da kendime saklayarak sizi de kendi keşifleriniz için özgür bırakıyorum.

11 Şubat 2012 Cumartesi

ara.

Bazı şeyleri görmek istemiyor göz. Dış görüntüye kapılıp gitmek istiyor kimi zaman insan, doğru. Tutku ise çok sık çıkmıyor insanın karşısına. Sadece kimi zaman...

Öyle bir çukura düşmüştü ki bu sefer, çıkmak kolay olmuyor sadece debeleniyordu. Karşıdakinin bir gülümsemesi bir dokunuşu ona dünyayı veriyor olabilirdi belki, ama götürdükleri verdiğinden çok daha fazlaydı.

Böyle bir durumda da yapması gereken tek bir şey vardı; pılısını pırtısını toplayıp oradan uzaklaşmak. İnsan kendini böyle bir güzellikten yoksun koymak istemiyordu tabii ki, burası arzular ile mantığın çakıştığı yerdi. Yapılması gereken belliydi.

Susup uzaklaşırken içinde verdiği savaş büyüktü, çok büyük. Doğruyu seçmek için verdiği çabaların bir gün ona iyilik olarak geri dönmesini umut etmekten başka bir çaresi yoktu. Zaten ya kendisine göre doğruyu seçtiği için iyilik görecekti, ya da hayatı boyunca 'sıkıcı' doğrularla yaşamaya çalıştığı için basit ve sıkıcı bir hayatı olacaktı. O da beklemeye koyuldu.

7 Şubat 2012 Salı

kümelerimiz kesişiyor mu?

Bir süredir kümeler beliriyor gözümün önünde. Önce, bunun bir tür görüş bozukluğu olduğunu düşündüm; ama değillerdi. Şöyle ki, herkesin evrendeki her şeye dair kümeleri vardı. Bunu bir tür düşünce baloncuğu olarak düşünmek de mümkün tabii. Kümelerimiz kesişiyorsa anlaşıyorduk pek güzel, aksi takdirde ilgimiz alakamız kalmıyordu. Bazı zamanlarda benim kümem büyüktü ve kapsıyordum sizi, bazı zaman ise yutulan ben oluyordum. Boş kümeleri olan da ne kadar çok insan vardı hatta...

Bir de cebimde listelerim vardı. Tuvalet kağıdına yazılmış uzayıp giden listeler. Kenarında tik işaretleri olan ve olmayan maddeler.. Her şeyin bir sistemi vardı benim düşünce dünyama göre. O da şöyleydi; insanlar ya da nesneler, hiç fark etmeksizin, elimdeki listelere %90 oranında uygunluk göstermeliydiler. Bu listede neler neler bulunmuyordu ki... Müzikler, yemekler, filmler, romanlar, hayat görüşleri; yani kısaca kümelerimin elemanlarını liste şeklinde göstermiştim bu sefer. Kümeme en çok uyanı arıyor ufak kesişmelere dudak kıvırıyordum ki hatamın farkına vardım. Bir başka 'ben' yoktu.

Gözlerimi sımsıkı kapamış klonlamayı düşünüyordum. Bir tane daha 'ben' klonlamak. Nasıl bir bataklığa saplanıp kalmıştım böyle? Yaşamın bu kadar kesin hatlarla çizilmediğinin farkına varmam gerekiyordu bir an önce, o zaman anladım. Her an bir sıfat üstlenmemiz gerekmiyor, bazen bir 'hiç' olabiliyorduk. Normaldi bu. 'Hiç' de olacaktık, 'her şey' de. Gördüm ki kümemdeki tüm elemanların eşleşmesine ihtiyacım yoktu. Kesişmemiz yeterliydi.









6 Şubat 2012 Pazartesi

sır.


Bir gece şöyle bir şey olmuştu; sanki insanlar en azından birçoğu iyi şeyler yapıyorlardı eserler üretiyorlardı ve o eserlerin üzerine isimlerini yazıyorlardı. Belki çok da harika değillerdi, sadece uğraşmaktan vazgeçmiyorlardı işte. Onlardaki bu 'azim' ve işlerine, sanatlarına o her neyse ona duydukları 'sevgi' ye hayran kalmış kendime "hmm peki ya ben?" diye sormuştum.

Zaman zaman kendimi oldukça değersiz ve beceriksiz hissettiğim oluyordu, ama "Hangimiz kendimizi değersiz hissetmedik ki?" diye sormuştu Barış Bıçakçı. O yüzden bıraktım bu 'değersizlik' duygusunu bir kenara ki o anda hatırladım kendi yaptığım, severek ve çaba harcayarak yaptığım o işi, sanatı. Ben bir kitap çevirmiştim yazın. "Secrets to the Grave". O kitabı Türkçe adıyla "Sır" ı 10 Şubat'tan itibaren kitapçılarda bulabileceksiniz efenim. Tabii ki harika bir çeviri olduğunu düşünmememe rağmen, sevgimi kattığım ve basılan ilk roman çevirim olduğu için yeri bende ayrıdır. Reklam bitti. Gerilim ve polisiye severlerine iyi okumalar.

5 Şubat 2012 Pazar

her şey tek tek çözülecekti.

Önümdeki 10 yılı falan planlamaya çalışırken algıladı beynim böyle bir kabiliyetim olmadığını. Sırf ben değildim tabii bu kabiliyetten yoksun, tüm insanlıktı. Haziran'da mezun olunacak sonra yüksek lisansta şu okunacak sonra bu olunacak da falan da filan, diye giden listelerimi buruşturup attım çöpe. Tek tek adımlarla ilerlemek gerekiyordu; yüksek lisansa evet peki ne okunacaktı?

Yaklaşık 4 ay gibi bir süre beynimde dönüp duran bu sorunun cevabı bir gece de çıkıvermişti. Böyle oluyordu işte çözüm yokmuş gibi görünen tüm soruların cevapları burnumun dibindeydi de büyük bir ısrarla kör numarası yapıyordum. Yanlış noktaya odaklanmıştım. Okuduğum bölümden sonra ne yapacağım ne işe gireceğim' i soruyordum ki asıl sormam gerekenin neyi okumak istiyorum? sorusu olduğunu keşfettim. 4 aydır bu bloğa bin bir çeşit fikirle geldim kafamda yüksek lisansa dair, ama en yere basan fikrim bu oldu sanırım. Eleştiri ve Kültür Çalışmaları isimli bölümden oldukça zevk alacağımı düşünüverdim. Geriye ise bunun için uğraşmak kaldı. Ama zor olan kısmı hedefi belirlemekti, hedef olduktan sonra motivasyon sağlanırdı.

Küçük bir adım bile insana bir nebze huzur getiriyordu, en güzeli de buydu. Eğitim hayatındaki fikirler netleştikçe sanki duygu dünyasındaki buğulanma artıyordu. Aralarındaki ters oranın sebebi ise ortalarda değildi. Ahiret günü misali kalabalıktı ortalık; ama iş o köprüden geçmeye gelince herkes tekliyor bir bir azalıyordu nicelik. Keramet nicel olarak az nitelik olarak çok olandaydı ya, kalabalık bu yüzden huzur getirmiyordu bir türlü.

Sağ ve sol omuzlarımızda var mıydı gerçekten melekler, bilmiyordum. Ola ki vardı, son günlerde onların bile kafası karışmıştı. Dememiş miydik her iyiliğin içinde kötülük her kötülüğün içinde iyilik vardır diye, işte o sebeple sevapla günahı çok fazla ayıramaz olmuştuk. Bilemiyor ve bulamıyordum yapılması gerekeni, yalancılıkta da baya geliştirmiştim kendimi. En güzel kendimi kandırıp en güzel kendimle oynayıp yine en güzel kendimle alay ediyordum. Bir şeylerin üzerini kapatmaya çalışarak eremeyecektim ya huzura, gerçekleri dile getirmek için ihtiyacım vardı biraz zamana.

30 Ocak 2012 Pazartesi

los abrazos rotos.


Kadına duyduğu aşkın saplantıya dönüşmesiyle ona fiziksel ve manevi zarar veren bir iş adamı ile kadını gerçekten seven ve kadının da aşık olduğu başarılı bir yönetmen/yazarın hikayesini anlatıyor orijinal adıyla "Los Abrazos Rotos", Türkçe'siyle "Kırık Kucaklaşmalar".

Beni filme çeken tabii ki Almodovar ile Penelopé'nin buluşmasından kötü bir şey çıkmayacağına inanmamdı. Yeni de değil film hani 2009 yılı yapımı, ancak ben 3 sene kadar geç kalmışım izlemek için.

Bir dile aşık olmak şöyle bir şey; ağızlarında yuvarlaya yuvarlaya söyledikleri kelimeleri suratınızda büyük bir gülümsemeyle anlamaya çalışma çabası. En mükemmel his de anladıktan sonra gelen başarı duygusudur efenim. Neyse.

Filmde zengin iş adamının saplantılı bir şekilde duyduğu aşkın yanı sıra, Mateo ve Lena arasındaki insanı özendirecek derecede güzel yaşanan bir aşk vardı. Sonu pek mutlu bitmiyor filmimizin ve bir izleyici olarak benim canımı yakıyor. Ama olayın akışı, film boyunca ortaya çıkan sırlar ve saire derken pür bir merakla izliyor insan bu filmi. Bir de üzerine Penelopé'nin güzelliği eklenince...

Geçirdikleri kaza üzerine Lena'nın ölümü Mateo'yu çok derinden yaralarken Mateo'nun da kör kalması bence aşkını kaybeden bir adamın hayatta karanlığa hapsolmasını anlatıyor bize. Mateo'nun konuştuğu bazı sahnelerde de ekranın kararması, bize dünyayı bir körün gözünden (körün gözü ne kadar ironik olsa da) gösteriyor.

Aşklarıyla ve ölümleriyle bir Türk filmini aratmayacak film, Kırık Kucaklaşmalar. Bence orijinal ismi de çevirisi de çok fazla uymuş filmin kendisine. Bir kucaklaşma ancak bu kadar kırık olabilirdi...

Mateo Blanco ve Lena gibi aşık olmak, onlar gibi küçük bir sahil kasabasına yerleşmek ve sahilde çıplak ayakla yürüyüp sonsuz aşk yaşamak istiyor bendeniz izleyici.

29 Ocak 2012 Pazar

diyemediydim.

"Arayamadıydım, diyemediydim, söyleyemediydim, elim telefona gitmediydi, üzüldüydüm de belli edemediydim, pişmandım da anlatamadıydım."

Yukarıdaki cümlenin karşılığında siktiri çekmekten daha güzel bir cevap olabilir mi yani? Hayır. En iyi kafa ayık kafadır. İçki sonrası sarhoşluğu ile dile gelenler yanılsamadan ibarettir. İçki yardımı olmaksızın konuşmayı beceremeyen insan, bir korkaktan başka da bir şey değildir zaten. Alkol yardımı çerçevesinde dahi konuşamayan insana ise uygun bir sıfat bulamadım şu vakit.

Sabırlıyım, diyemem demem. Sabretmek, benim en yoksun olduğum yeteneklerden biridir. Bir şey olacaksa olsun, olmayacaksa da yok olsun isterim. Bekleme fakiriyim. Ne beklemeyi severim ne de bekletmeyi... İşte bu sebepten ötürü karşımdakinin bir diyeceği var ise anında demesini isterim. Kelimeleri saklayıp saklayıp anlamlarını yitirdikten sonra değil, her şey yaşanırken çıkarsın isterim ağzından.

İnsan yeri geldiğinde kütür kütür ya da daha iyisi patır patır olmalı. Ruhum fiziksel eylemler açısından ne kadar tembel olsa da, duygusal açıdan da bir o kadar ivedidir efenim. Sonra söylenmek üzere saklananları zaman kaybı olarak değerlendiririm. Hayatımın her anında da bu kadar net değilimdir laf aramızda.

Edemediydim'ler çoğalırken kayıplar da çoğalıyor aynı oranda. Ben ise çoğu zaman sonradan 'tüh' demektense önceden cesur olup yine önceden üzülmeyi seçtim. Hata da ettim bazı bazı, ama hatalarımı kabul ettim.


Yıllar böyle hızlı akıp geçiyorken şimdi korkaklığın zamanı mı be canım?