İngiltere'nin gri havası ve yağmuru vurmuş olsa gerek beni bugünlerde. Bilmemkaç km ötedeki İngiliz aksanına vurgunum sanırım. Londra insanını severim. O'ları uzata uzata konuşan bir İngiliz'in ağzının içine bakarım bir daha konuşsun da kulaklarım bayram etsin diye.
Kimi zaman şehirler sorun olmuşken ilişkilerin bitişine, bir başka ülkedeki insanın hissettirdiği sevgiye hayranım ben. Bir kez daha gördük ki sorun şehirlerde, ülkelerde, lisanlarda değilmiş; insanın ta kendisindeymiş. İnsan istediği zaman milleri aşmayı biliyormuş. İngiltere aşkımı şimdilik bir kenara bırakalım.
Geldik yine Cohen'in "Famous Blue Raincoat" parçasının dinlenme zamanına. Her aya özel belli parçalar vardır ya. İşte bu da tam aralık sonu dinlenmesi gereken hatta mümkünse memleketinizde değil de bir başka ülkede dinlemeniz gereken bir parça. Christmas'a az kalan bugünlerde bir klasik olan Oviedo'muzu da analım. Adet yerini bulsun. Feliz Navidad diyelim.
Hiç çekinmeden dinleyiniz ve seviniz efenim.
23 Aralık 2011 Cuma
28 Kasım 2011 Pazartesi
nokta.
Kağıdın üzerine hiç zorlanmadan, kalemimizin tek bir hamlesiyle bıraktığımız noktayı insan ilişkilerinin sonuna koymanın ne kadar zor olduğunu tecrübe ettim. Ne kadar zor olursa olsun noktanın kimi zaman ne kadar gerekli bir noktalama işareti olduğunu kendi gözlerime gördüm, duydum, bildim.
Yılların getirdiği üç nokta ve virgüllerin de sonunun geldiğini, daha doğrusu gelmesi gerektiğini öğrendim. Aslında bu yıl oldukça fazla şey öğrendim. Hazır yıl sonuna da yaklaşırken tecrübeleri sırtımızda taşıdığımız çuvallarımıza iyice yerleştirip bir sonrakiler için yer açmamız gerekiyor.
Bu yılki en büyük tecrübem ise bir insan ilişkisinin sonuna nasıl nokta konur'a dair oldu. Noktanın gerekliliği aşikardı, insanlar da bunun farkındaydı. Ama yıllar kadar çok virgül vardı ortada, üç değil üç bin noktalar konulmuştu diyalogların sonuna...
Artık cümleler öyle uzamıştı öyle anlamını yitirmişti ki nokta koymaktan başka çözüm kalmamıştı adeta. Yüklemler öznelerini kaybetmiş, özneler başını alıp gitmiş noktalama işaretleri yalnız kalmıştı ortada. Nokta yetişti bu cümlelerin imdadına.
Sona gelindiyse bunca yıl sonra, açık sözlü olmak gerek her türlü duyguda. İşte o anda anladım açık sözlülüğün, karşındaki insana tamamen dürüst olmanın güzelliğini... Ben hem sevgimi hem hüznümü paylaştım, endişelerimi dile getirip noktamı koydum sonunda. O zaten hep açık sözlüydü bana, geçmişte güzel bir şeyler vardı ve güzel olanlar güzel olarak kalacaktı. Sevgi havada kaybolan bir gaz değildi. İnsanlar sevgilerini de sırtlarındaki çuvallarında saklıyorlardı. Hatta zamanı gelince geri çıkarılıyordu o çuvallardan sevgiler.
Bu sefer ise çuvalın ağzı sonsuza kadar kapanmıştı, daha da açılmazdı. Karşılıklı noktalar konmuştu, bir öykünün daha sonuna gelinmişti.
Alın bakalım Ezginin Günlüğü'nden gelsin.
Yılların getirdiği üç nokta ve virgüllerin de sonunun geldiğini, daha doğrusu gelmesi gerektiğini öğrendim. Aslında bu yıl oldukça fazla şey öğrendim. Hazır yıl sonuna da yaklaşırken tecrübeleri sırtımızda taşıdığımız çuvallarımıza iyice yerleştirip bir sonrakiler için yer açmamız gerekiyor.
Bu yılki en büyük tecrübem ise bir insan ilişkisinin sonuna nasıl nokta konur'a dair oldu. Noktanın gerekliliği aşikardı, insanlar da bunun farkındaydı. Ama yıllar kadar çok virgül vardı ortada, üç değil üç bin noktalar konulmuştu diyalogların sonuna...
Artık cümleler öyle uzamıştı öyle anlamını yitirmişti ki nokta koymaktan başka çözüm kalmamıştı adeta. Yüklemler öznelerini kaybetmiş, özneler başını alıp gitmiş noktalama işaretleri yalnız kalmıştı ortada. Nokta yetişti bu cümlelerin imdadına.
Sona gelindiyse bunca yıl sonra, açık sözlü olmak gerek her türlü duyguda. İşte o anda anladım açık sözlülüğün, karşındaki insana tamamen dürüst olmanın güzelliğini... Ben hem sevgimi hem hüznümü paylaştım, endişelerimi dile getirip noktamı koydum sonunda. O zaten hep açık sözlüydü bana, geçmişte güzel bir şeyler vardı ve güzel olanlar güzel olarak kalacaktı. Sevgi havada kaybolan bir gaz değildi. İnsanlar sevgilerini de sırtlarındaki çuvallarında saklıyorlardı. Hatta zamanı gelince geri çıkarılıyordu o çuvallardan sevgiler.
Bu sefer ise çuvalın ağzı sonsuza kadar kapanmıştı, daha da açılmazdı. Karşılıklı noktalar konmuştu, bir öykünün daha sonuna gelinmişti.
Alın bakalım Ezginin Günlüğü'nden gelsin.
20 Kasım 2011 Pazar
can bonomo candır.
Yine bir klasik olarak hayatımızı vize sonrasına erteledik. Her vize ve final döneminde olduğu gibi sanki zaman duruyormuş dışarıdaki insanlar bir süre için donup kalıyorlarmış da vizelerden sonra normal yaşam devam edecekmiş kıvamında ders notları, kitaplar arasında boğulmaya devam ediyoruz. Tek güzel bir şey varsa sınav dönemlerinde o da müzik eşliğinde ders çalışabiliyor olmaktır.
Misal şu an her şeyiyle farklı olan Can Bonomo'nun internet sitesi üzerinden verdiği online konserindeyim. Adamlar kendi evlerinin salonlarında müziklerini yapıp muhabbet ederken ben de kendi odamda zaman zaman ders çalışıp zaman zaman blog yazarak onlara şarkılarında eşlik ediyorum. Teknoloji hiçbir zaman tamamen algılayabildiğim bir şey olmadı, fakat üzümünü yeyip bağını sormuyorum genelde. Ayrıca bu perşembe yine sevgili Bonomo'nun Kadıköy'deki sokak konserine davetliyiz. Kadıköy de Bonomo da candır. Kadıköy'deki Can Bonomo ise en candır, diyoruz o vakit.
Çoğu zaman hayattan beklentilerimiz normalin üzerindeyken böyle "zor" dönemlerde (vizelerden bahsediyorum) insan aslında ne kadar küçük şeylerle mutlu olabileceğini fark ediyor. Misal okumak için delirdiğim Barış Bıçakçı romanımı geçen hafta almış olmama rağmen hala okuyamamış olmam, bunun üzerine bir de pek sevgili dostum B.D'nin doğum günümde hediye olarak bana Barış Bıçakçı'nın bir diğer romanını vermesine rağmen benim bırakın okumayı kitaba dokunamıyor olmam içimi sızlatıyor. Romanları bile 25 Kasım'dan sonrasına bıraktım anlayacağınız. Müzik eşliğinde kahvemi içerken romanımı okumanın bana nasıl huzur verdiğini ve mutlu olmam için yettiğini işte bu günlerde anladım ben.
Tamam belki bu sadece kısa bir sürelik erteleme, yani cuma gününden itibaren hayatım her zamanki rutinine dönecek; ancak biz bu ertelemeyi tüm hayatımız boyunca yapmıyor muyuz?
Erteleye erteleye bir hal olmadık mı zaten hayatı?
12 Kasım 2011 Cumartesi
henüz ölmedik.
Öyle dönemler geçiriyoruz ki her sabah gözümüzü yeni bir kötü haberle açıyoruz.. Depremler, bir daha depremler, İstanbul'un orta yerinde deniz otobüsü kaçıran teröristler ve daha nicesine uyanıyoruz her gün. Dedim ki; madem hala bir depremde ölmedik madem hala bir terörist tarafından kaçırılmadık o zaman daha zamanımız var güzel şeyler yapmak, yararlı şeyler yapmak için. Bir arkadaşım da ekledi lafımın üzerine, "Mutlu olmaktan başlamalı işe." Ne güzel dedi.. Gözümüze soka soka dedi hem de. Ölmedik, hala mutlu olmaya zamanımız var öyleyse!
Ama yok, mutluluğu öyle büyütmüşüz ki gözümüzde elimizdekilerin bizi tatmin etmesine imkan yok bu devirde. Hep dahasını istiyor, fazlasını arıyor bu bünye. Bir 'içimizdeki boşluk' kavramıdır gidiyor öylece. "Neymiş ulan bu boşluk, bu kadar doluluğun içinde ne boşluğuymuş bu?" da demiyor kimse...
Haberleri dinlemek, gazeteleri okumak istemiyorum adeta. Yalan olmasın, çok duyarlı bir vatandaşım demiyorum ulu orta. Bir de duyarlı olsam küfürler savurarak atardım kendimi sokağa. Onun yerine kendime sövüyor, kendime sayıyorum. İnsanlar kar altında evsiz barksız çadırlarda yaşam savaşı verirken ben evimde bilgisayarımın başında ona buna mırın kırın ediyorum. Bir de üzerine resmen vicdan azabı çekiyorum.
Neymiş; mutluluk içimizdeymiş demek, içten de gelmiyorsa şayet, dışarıda bulunmuyormuş bu meret.
Kulağıma küpe olsun.
9 Kasım 2011 Çarşamba
İhtiyaçlar Hiyerarşisi.
Hepimiz yazıyoruz. Hepimiz beynimizdekileri kusmak amacıyla, boşalıp rahatlamak amacıyla yazıyoruz. Kinyas ve Kayra'daki gibi ne kadar çok kelimeyi sesten yazıya dönüştürüp bir kağıt üzerinde bırakırsak, kafamızın o kadar boşalacağına ve zihinsel ölüme ulaşacağımızı düşünüyoruz belki de. Neyse ne, hepimiz yazarak bir çeşit yardım çığlığı savuruyoruz etrafımıza. Kim duyuyor bu çığlıkları, kim duyuyor da aldırmıyor, kim ilgileniyor da bir şey yapamıyor, kimler kimler duymuyor...
Ben biliyorum kendi derdimi. Zaten biliyormuşum da meğer, bugün ders çalışırken ders kitabında birden bire benden bahsedildiğini okuyorum sandım. Nasıl diyeceksiniz... Abraham Maslov'un ihtiyaçlar hiyerarşisine bakalım hep beraber. Kim bu Maslov? Amerikalı bir psikolog olan Maslov 1943 yılında şöyle buyurmuş, "Bireyin kendini gerçekleştirmesi, yaratıcılığını kullanabilmesi, üretken olabilmesi, dengeli bir hayat kurup ön yargılarından kurtulabilmesinin tek yolu ihtiyaçlar hiyerarşisinde son basamağa kadar sorunsuz bir şekilde çıkabilmesidir."
Biraz açıklayayım şimdi sizlere durumu. Maslov' a göre bir ihtiyaçlar hiyerarşisi var. İlk basamakta fizyolojik ihtiyaçlar bulunuyor, besin, su, cinsellik, uyku, boşaltım gibi. Bu basamağı sorunsuz bir şekilde atlayan birey ikinci basamağa geçiyor ki orada da güvenlik gereksinimi çıkıyor karşımıza. Yani sıhhi ve mülkiyet güvenliği diyebiliriz. Üçüncü basamağa başarıyla atlayan bireylerin gereksinimleri ise; sevgi, ait olma, sevecenlik oluyor. Dost, aile, sevgili, cinsel yakınlık gibi tanımlayabiliriz bunu da. Dördüncü basamakta, saygınlık gereksinimi duruyor ki bu basamakta birey artık öz güvene sahip sağlıklı bir varlık sürüyor. Geliyoruz sonuncu basamağa, beşinci basamakta tüm adımları sağlıklı bir şekilde atlayan birey kendini gerçekleştirmeye başlıyor. Yani yaratıcılığını ve üretkenliğini kullanıyor.
Şimdi bu kız bunları durduk yere niye açıkladı derseniz eğer... Maslov diyor ki, bu basamaklardan herhangi birini başarıyla geçemeyen, ya da sorunlu bir şekilde geçen bireylerin hayatlarında hep geriye dönük sıkıntılar ve sorunlar meydana gelir, birey kendisini gerçekleştirme gereksinimini bir türlü karşılayamaz ve dengesiz bir hayat yaşamaya devam eder. Maslov'un 'birey' diye tanımladığı varlığın yerine ben kendimi koyuyorum burada. Benim üçüncü basamakta baya sıkıntı var dostlar ki ben devamında da sıkıntı yaşıyorum. Dengesizliğimin, üretkenliliğimin tıkanıklılığını ve hayata dair tüm ön yargılarımın cevabını işte burada buldum. Yani sorunumuz; sevgidir, diyebiliriz.
Ortada bilimsel gerçekler var yani, bu sefer uydurmuyorum.
4 Kasım 2011 Cuma
düşünsel sıkışmışlık.
Artık bir süredir bazı şeyler daha da gözümüze sokuluyor, gerçekler saklanmıyor ve yardım çığlıklarını duymaya başlıyoruz. Daha fazla ortada, daha bilinçli bir şekilde, gözler önünde.. Son zamanlarda ve günlerde ülkemizde yaşananlar hangi birimizi korkutmuyor acaba? Hangimiz 'kadın olmak nedir' i sorgulamadık bu son yaşananlarla birlikte? Bu korkunç haberlerin üzerine bir de İstanbul Modern' de 'Hayal ve Hakikat' adlı bir sergiye gittim. Kadın'ın hayallerini, hakikatlerini, kimliğini, maskesini, yaşadıklarını, yaşayamadıklarını, bilincinde olmadıklarını, arzuladıklarını, arzulayıp ulaşamadıklarını açıkçası kadın' a dair her şeyi görmüştük bu sergide. Fotoğraflar, yağlı boya tablolar, kısa filmler... İzlerken, bakarken gözlerinizin dolmasına, kendinizi ve ülkemizdeki kadınlık bilincini sorgulamanıza neden olan manzaralar...
Kadın'ın hayallerini ve hakikatlarını buluşturan bu sergi bizi 'düşünsel sıkışmışlığımız' dan belki biraz daha kurtardı ve ufkumuzu genişletti. Kafamızdaki soruların bazılarına cevap verirken, onların yerlerine yeni soru işaretleri bıraktı.
2 Kasım 2011 Çarşamba
regrets? i've had a few.
Diyorum dayaklığım diye, öyleyim işte. Şimdi istediklerim dün istediklerimle bir değil mesela. Ne kadar programlı yaşamaya çalışsam da kafamın içini programlayamıyorum bir türlü. Ne yemek yiyeceğime karar verir gibi beynimdekileri de ortaya döküp karar verebileydim, bu gün bu durumda olmazdım zaten.
Ama öyle bir şey hissettim ki, tarif etmekle uğraşmayacağım da şimdi, hani acaba dedim hata mı ettim, kötü mü ettim, kendime yeni bir 'keşke' mi yarattım?
'Bilmiyorum' da en sevdiğim kelime bugünlerde. 45 dakika içinde kaç kere 'bilmiyorum' diyebilir bir insan? Karşıdaki gerçekten zor sorular sormaya başladıysa, cevaplar 'bilmiyorum' dur. Biliyorsam da bilmiyorum'dur.
"Bilip de söylemek istemediğin bir şeyler var."
Kolay değil o şeyleri söylemek. Bazen öyle sorular gelir ki tırnaklarınızla oynar, masayla oynar karşıdakinizle göz göze gelmemek için türlü şebeklikler yaparsınız. Bu, böyledir.
Gerekli Not: Bugün kendime Frank Sinatra'dan "My way" adlı parçayı armağan ediyorum.
Gereksiz Not: saçımın hayatımın en kısa versiyonunu yaşamakta. kuförde göz yaşlarına bozulmak üzereydim, ancak banyo yapmanın kolaylığını fark edince keyif duydum bu işten.
31 Ekim 2011 Pazartesi
serendipity.
On bir saat boyunca aynı mekanda kalmak ve tam 40 tane müzik grubunu dinlemek. Bilmemkaç saat ayakta kalmak onun haricinde buz gibi yere oturarak ayaklarımızı dinlendirmek sonra ısınmak için de çılgınca dans etmek. Tüm bunların üstüne Van'daki depremzedelere küçücük ufacık da olsa yardım ediyor olmak. Bunların hepsini bir güne sıkıştırdık pek keyifliydi. En önemlisi Redd vardı, ama ben o adamların kendi konserlerine gitmeden bu dünyadan göçmeyeceğim bunu da böyle bilin.
"Tesadüf diye bir şey var mıdır yoksa harbiden her şey planlı programlı önümüze mi geliyor?" sorunsalı zaman zaman gündemime oturuyor. Bugün yine gündemimde mesela. Biri de çıkıp cevabını versin lan, kızıyorum artık.
Bazen de tuhaf şeyler olur. Mesela bir gün uyandığınızda bir şeyin olmasını çok istersiniz, o şey gün içinde olur falan. Her zaman olmaz da 40 yılda bir olur.
Az önce romanımı teslim ettim, şu an işi gücü olmayan bir öğrenciyim. Garip bir his doğrusu ama uzun sürmemeli bu işsizlik, para gerekli şey tabii.
Gerçekten karman çorman bir kafaya sahibim bu günlerde, farklı kalp atışları yaşıyorum. Kasım'a da merhaba.
28 Ekim 2011 Cuma
tonight i'm all hung up in your green eyes.
İnsanlar şaşırtabiliyor. Her türlü.
Demek ki bazen de arkadaş kalınabiliyor-muş. Yaşanacak her şeyi tüketmediyseniz, birbirinizin gözünden düşmediyseniz bazı şeyler güzel devam edebiliyormuş. Herhangi bir anda gelen telefon insanı pek mutlu edebiliyormuş. Teşekkürü borç bilirim.
Evet her gün uyandığımda kafamda bir başka fikir olduğunu söylemiştim. İşte dün kafamda Boğaziçi Üniversitesi'nde Yazılı Çeviri Yüksek Lisansı fikriyle uyandım. Dedim eğer yükseleceksem yapacaksam kendi alanımda yükselmeliyim, Boğaziçi de zaten rüyalarımın okulu olduğundan... Sanki olur gibi geldi. Bilmiyorum, yarın yine İspanya diye uyanabilirim.
Bugün en sevgili hukuk hocamız, "Dert biterse, ömür biter," dedi. Çok güzel dedi. Bazen öyle laflar ediyor ki, filozof olduğunu düşünüyorum.
Her şeyin başı dürüstlük. Önce kendime dürüstlük sonra size.
Eskilere olan ilgimin büyük olduğunu bilirsiniz. İşte 60'lardan da böyle bir parça var: Sandy Posey-All hung up in your green eyes.
Bu şarkıyı bana ilk dinleten babamı da seviyorum ayrıca.
Demek ki bazen de arkadaş kalınabiliyor-muş. Yaşanacak her şeyi tüketmediyseniz, birbirinizin gözünden düşmediyseniz bazı şeyler güzel devam edebiliyormuş. Herhangi bir anda gelen telefon insanı pek mutlu edebiliyormuş. Teşekkürü borç bilirim.
Evet her gün uyandığımda kafamda bir başka fikir olduğunu söylemiştim. İşte dün kafamda Boğaziçi Üniversitesi'nde Yazılı Çeviri Yüksek Lisansı fikriyle uyandım. Dedim eğer yükseleceksem yapacaksam kendi alanımda yükselmeliyim, Boğaziçi de zaten rüyalarımın okulu olduğundan... Sanki olur gibi geldi. Bilmiyorum, yarın yine İspanya diye uyanabilirim.
Bugün en sevgili hukuk hocamız, "Dert biterse, ömür biter," dedi. Çok güzel dedi. Bazen öyle laflar ediyor ki, filozof olduğunu düşünüyorum.
Her şeyin başı dürüstlük. Önce kendime dürüstlük sonra size.
Eskilere olan ilgimin büyük olduğunu bilirsiniz. İşte 60'lardan da böyle bir parça var: Sandy Posey-All hung up in your green eyes.
Bu şarkıyı bana ilk dinleten babamı da seviyorum ayrıca.
25 Ekim 2011 Salı
nothing compares 2 u.
Ne kadar rutin bir insan olduğumu buradan anlayabilirsiniz, her yılın 25 Ekimini hasta ve evde yatarak geçiriyor bir de üstüne ispanyolca kursuma gidemiyorum. Blog tutmayı bu gibi nedenlerden dolayı seviyorum zaten, geçen yıl nerede ne yapıyormuşum diye.. Gel gör ki geçen seneyle bu sene arasında hiçbir fark yok.
İmt den bazı insanlar olarak büyük hedeflerimiz var, Çeviribilim hakkında fanzin çıkarmak gibi mesela. Çok büyük bir hedef değilmiş tamam, ancak alanımızda bir şeyler yapıyor bir şeyler yazıyor olmak ileride bize kariyer olarak geri dönecektir.
Bu sıralar zaten herkeste bir kariyer kaygısı, ne oldum değil, ne olacağım' lar falan.. Ben on bin sınava birden gireceğim mesela. Ales, Üds ve Ielts. Ales'te pek sevdiğim matematiği çözmem bekleniyor benden. İşte bu nedenle dört yıl sonra yeniden matematik dersine başladım. Öğretmenim pek iyi dostlar. Şanslıyım, kim bilir bu yaştan sonra matematik sever bir insan olurum belki...
Böyle düşündüğümde her yılın aynı geçiyor olması kadar sıkıcı bir şey yok tabii. Yine Ekim sonu, yine hastalık, yine Kasıma girecek olmak, vizelerin yaklaşması.. Sanki kendimi tekrarlayıp duruyorum. İşte bu yüzden İspanya' ya gideceğim. Hedefimiz 2012 Eylül'de Barselona'dır.
Size son zamanların en sevdiğim parçasıyla veda ediyorum. Her ne kadar çok eski bir parça olsa da... Sinead O Connor'ın eşsiz sesinden "Nothing Compares 2 u"
İmt den bazı insanlar olarak büyük hedeflerimiz var, Çeviribilim hakkında fanzin çıkarmak gibi mesela. Çok büyük bir hedef değilmiş tamam, ancak alanımızda bir şeyler yapıyor bir şeyler yazıyor olmak ileride bize kariyer olarak geri dönecektir.
Bu sıralar zaten herkeste bir kariyer kaygısı, ne oldum değil, ne olacağım' lar falan.. Ben on bin sınava birden gireceğim mesela. Ales, Üds ve Ielts. Ales'te pek sevdiğim matematiği çözmem bekleniyor benden. İşte bu nedenle dört yıl sonra yeniden matematik dersine başladım. Öğretmenim pek iyi dostlar. Şanslıyım, kim bilir bu yaştan sonra matematik sever bir insan olurum belki...
Böyle düşündüğümde her yılın aynı geçiyor olması kadar sıkıcı bir şey yok tabii. Yine Ekim sonu, yine hastalık, yine Kasıma girecek olmak, vizelerin yaklaşması.. Sanki kendimi tekrarlayıp duruyorum. İşte bu yüzden İspanya' ya gideceğim. Hedefimiz 2012 Eylül'de Barselona'dır.
Size son zamanların en sevdiğim parçasıyla veda ediyorum. Her ne kadar çok eski bir parça olsa da... Sinead O Connor'ın eşsiz sesinden "Nothing Compares 2 u"
23 Ekim 2011 Pazar
victim of disaster.
Hay kendi ağzıma sıçayım diyorum bazen. Evet, bazı bazı sağlam salaklıklar yapıyorum.
Nereye çeksen oraya gelen insanı sevmedim, sevmeyeceğim. Hele iki yüzlü insana pek bir gıcığım var. Seviyorsan seviyorsundur, sevmiyorsan seviyorum triplerine girmezsin. Girme.
Evdeki gerginlik beni derhal yurt dışına gitmeye zorluyor. Evdeki gerginliğinin temel sebebi ise komik bir şekilde kardeşimin ağır ders çalışıyor olması. Nasıl bir insanın ders çalışması, evde sorunlara sebep olabilir diyecekseniz, şöyle; Kardeşim o kadar ama o kadar çok ders çalışıyor ki sürekli atarlı sürekli sinirleri bozuk ve evdeki herkes onun egemenliğinin altına girmiş ondan adeta korkuyor. Ben de bu egemenlik altına girme durumuna boyun eğmediğim için 'problem çocuk' sıfatını alıyorum hemen. Sonra da biri çok ders çalışıyorken biri gezip tozuyor oluyor, evet lan gezip tozuyorum. Böyle de devam edeceğim.
Bu çocuğun çok ciddi sorunları olacak diyorum kimse dinlemiyor, dinleseler de ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ben de ne yapılması gerekir bilmiyorum ama harbiden çok geç olmadan bir şey yapmalı, benden söylemesi.
Bugünlerde eşzamanlıyla aramız pek bir iyi. Kabin stresini aşmış gibiyim. Herkese söylediğim gibi, kabini bir terk ettim sonra rahatladım. Nasıl olsa kabini terk edip beklentileri düşürdüğüm için stres mitres hiçbir şey kalmadı bende. Çözüm buradaymış meğer: Beklentileri en aza indirgemek.
Bugünün özlü sözü de, 'geçmişinle hesaplaşmadan geleceğe bakamazsın' olsun.
21 Ekim 2011 Cuma
bey.
Hatalarından ders almayan insana her şey müstahak, yani evet bana müstahak.
Hatta ve hatta geçtim hatalarından ders almayı, nasıl sonuç vereceğini bildiği davranışlarını sürdürmeye devam eden insan tam dayaklık. Ben tam dayaklığım.
Bazen yersiz o kadar vicdan azabı çekiyoruz ki... Aslında hiç gerek yokken.
Ekimde bitirip Kasıma gireceğiz yakında ya, her Kasım başında içime dolan umutlar ay sonunda hüsrana uğramışlar onu fark ettim.
Günlerin bomba olayı tabii ki İspanya' da yüksek lisans mevzusu. Kolları sıvadım bununla uğraşıyorum, eğer her şey yolunda giderse 2012 eylülde size Barselona'dan kart atacağım.
Mesa de Español diye bir organizasyon var. Bu organizasyonda bir sürü güzel İspanyol insanları var. Her perşembemiz erasmus gecesi gibi geçsin e mi.
Günün olayı ise burada: Sene başında Uludağ'da tanışılan 38 yaşındaki insan takıntılı ve sapık bir insan çıkarak sizi Kadıköy'de takip edebiliyormuş. Bugün yanımda bir arkadaşım olmasına rağmen ve benim onu görmezden gelmeme rağmen tüm rıhtımda peşimden koşan hatta koşarken çingenelerden çiçek almayı ihmal etmeyen ve bana yetişip ilan-ı aşk eden herif, benim ona böyle bir olayın mümkün olmadığını söylememe rağmen laftan anlamayıp ısrar edebiliyormuş. "Ben sana ayak uydururum, enerjiğim sabahlara kadar diskoda dans edebilirim."
Ulan ben sabahlara kadar dans etmiyorum sana ne oluyor? Yaşın önemli olduğunu düşünmüyorum diyor, babam yaşındaki adam. Adamsan adamlığını bil, ben sana "abi" hatta "Bey" diyorum da senin bana dediklerin oldu mu şimdi?
Sakinleş. Sakin ol.
18 Ekim 2011 Salı
mekanizma.
"Şu an yanında olsa, ona ne söylemek isterdin?"
Üzerine sayfalarca konuşabileceğim, sayfalarca söylenip sayfalarca şiir yazıp sayfalarca küfür edebileceğim bir soru. Şu an yanımda olsa ona ne mi söylerdim?
Ona söylemek için biriktirdiklerimi söyleyemezdim büyük ihtimalle. Bir bir suratına vurmak istediklerimi vuramaz, sus pus olurdum. Ne öfkemin sınırlarından bahsedebilirdim ona, ne de sevgimin büyüklüğünden. Suratına boş boş baktıktan sonra ağzımdan hiçbir kelime çıkmamasına sinirlenir kendimle kavgaya girip onun karşımdaki varlığını unutabilirdim bile.
Şu an yanımda olsa... Konuşmayı beceremiyor isem, ona bir kitap yazmak isterdim ya da yılların yorgunluğunu barındıran bir şiir. Yazabiliyor olsaydım ona zaten bir öykü yazardım. Onun hayatını anlatan bir öykü, beni anlatan bir öykü yazabilmek isterdim.
Şu an eğer yanımda olsaydı, öfke ile sevginin nasıl bir arada yaşayabildiğinin somut örneği olabilirdim.
**Zihnimiz, kendini koruma mekanizması geliştirerek bizi çok derinden etkileyen olayların ve düşüncelerin üzerini kapatarak kendisini korumaktadır. Zihnime teşekkürü borç bilirim.
12 Ekim 2011 Çarşamba
huzursuz bacak sendromu.
Salt yaşama amacımız mutlu olmak iken şu hayatta, mutluluğun genelde kısa süreli karşımıza çıkması da ironinin ta kendisidir bence.
Şimdi bir odaya girdiniz, karşınızdaki koltukta sizden bir şeyler anlatmanızı bekleyen bir insan var. Ne anlatacağınızı bilmiyorsunuz ama sessizlik büyümesin diye konuşmaya başlıyor ve sonra da bir saat boyunca susmuyorsunuz. Terapi de böyle bir şeymiş işte.
Pek de sizi etkilemediğini düşündüğünüz olaylar da sizi çok etkiliyor olabilirmiş. Sadece bu durumu göremiyor olabilirsiniz.
Sorunlarımın büyük çoğunluğunun tek bir insandan kaynaklanıyor olma ihtimali büyük aslında. Ne insanmış arkadaş, biz en iyisi söz konusu şahsı kitle imha silahı olarak kullanalım. Bir işe yarasın bari.
Kabinlerde tıp çevirisi bile yapan insanlarız bizler artık. Demanstı, deliryumdu, huzursuz bacak sendromuydu hepsini bilirim. Ha doktor ha tıp çevirmeni canım. (wtf!?)
Huzursuz bacak demişken bende de huzursuz kafa sendromu var, tedavisi yok.
Not: Haluk Bilginer' le evlenmek istiyorum. (Seviyorum, ne yapayım!?)
11 Ekim 2011 Salı
oh la la beatrice.
Ekim tüm gariplikleriyle devam ediyor. Gariplik mariplik yok aslında latife yapıyorum ama eylülün hiç beklediğim gibi bir ay olmamasının ardından ekimin bana ne tür kelekler yapacağını merakla beklemekteyim.
Yarın psikolog ile ilk görüşmem gerçekleşecek. Kadın durup da bana "hadi anlat bakalım," der ise arkamı dönüp çıkarım herhalde odadan. Öyle anlat deyince anlatılabiliyor olsa sana ne diye geleyim değil mi ama? Ön yargıyla yaklaşmamak lazım tabii.
Hayatımdaki en büyük aşkı İspanyolca ile yaşıyorum ve sanırım kimse ya da hiçbir şey beni ondan daha mutlu edemeyecek. Derslerde ben ben olmaktan çıkıyor resmen bir canavara dönüşüyorum. Değişik bir psikoloji.
Beyoğlu' nun ara sokaklarının birindeki küçük Fransız pastanesi J'adore da 'oh la la beatrice' yiyerek zevkin doruk noktalarına ulaşabilirsiniz, benden söylemesi. Çikolata kaplı keki ve çilek, muz parçalarıyla mutluluk göz yaşlarına boğulacak ve birden bire Fransızca konuşmaya başlayacaksınız. (Bendeki bu Latin dilleri sevdası..)
10 Ekim 2011 Pazartesi
tekerrür.
Biraz boş zaman bulunca açtım bloğumu 2010 ekimde neler yapmışım neler yazmışım bir okuyayım dedim. Gözlerime inanamadım. Bu kadar sıkıcı bir insan mıyım ben yahu? Geçen senenin ekim ayıyla bu senenin ekim ayı arasında hiç mi fark olmaz, insan bir yılda hiç mi değişmez? Yaşadığı melankoli hiç mi kaybolmaz? Tarih gerçekten de tekerrürden mi ibarettir? Resmen ürküyorum kendimden. Biri beni durdursun bence.
Yeni bir şey şöyle olabilir, yüksek lisansı yurt dışında yapma fikri. Ha bu yurt dışı da tabii ki İspanya'm olacaktır. Bu da sadece önümdeki tercihlerden biridir ve her şeyde olduğu gibi yaşamak için para gereklidir. Okul parasını geçtim de yaşamak pahalı be anam. O euro var ya euro, her şey onun yüzünden.
Gece öyle bir rüya gördüm ki, ağlayarak uyandım uykumdan. Bunu da ilk defa yaşadım bak. Baya baya ağlıyormuş insan ya. Eski bir arkadaşın öldüğünü gördüm, ne korkunç şeydi öyle. Gelip de benim rüyamda ölmeyin lan, başıma kalırsınız sonra. Kendi rüyanızda ölün. (wtf?)
7 Ekim 2011 Cuma

"That's what the present is. It's a little unsatisfying because life is unsatisfying."
Dün izlediğim bir filmden alıntı yaparak başladım bu sefer. Canımın içi Woody Allen' ın yazıp yönettiği Midnight in Paris gibi güzel ve şeker bir film izledim dün. Woody Allen bu sefer Paris' i tanıtıyor bize. Evet, tam bir aşk şehri imiş Paris meğer. Fransızca da aşkın dili kesinlikle, ikna oldum. Filmin sadece hoş, güzel olmasını beklerken çok beklemediğim bir kurguyla karşılaştım. Şimdi burada filmin inciğini cıncığını anlatmayacağım sadece bu filmi bilin izleyin isterim.
Neyse, bugün öğrendim ki İÜ' nün öğrencilerine verdiği yepyeni bir hizmet varmış. Psikolojik Rehberlik ve Danışma Hizmeti. Dedim madem böyle bir hizmet veriyor sevgili İÜ o halde sonuna kadar kullanmak gerekmez mi? Verdiği hizmet ne kadar iyidir tartışılır, tabii. En azından bir psikolog tecrübesi yaşar ve ne olup ne olmadığını görürüm, diyorum ben. Bakalım.
Psikolojik durumumun iyi olmama sebebi bence tamamen haftada altı gün dersimin olmasıdır. Cumartesileri bile sabah dokuz buçuktan öğlen iki buçuğa kadar dersi olan bir insanın iyi olması nasıl beklenebilir? Belki de formasyon almıyor olsam, hayatım daha güzel olacaktı, bilemiyorum. Bir de hafta içi derslerimin tüm günümü alması, akşamları ispanyolca kursumun olup eve onbirlerde dönmem de cabası. Tamam ispanyolcama laf yok. En büyük aşkı yaşıyorum ispanyolcayla ama yorgunluk denen şey insanın hayat sevincini de elinden alıyormuş.
Yaşlanmışım gibi gibi geliyor. Sağlıcakla.
5 Ekim 2011 Çarşamba
iyilikler ve güzellikler.
Ben şu anki, eski ve hatta gelecekteki seni bile kabullenen kişiyim, o insan benim.
Karşılık beklemeden desem dürüst olmazdım pek; fakat üzerine titreyen de benim.
Çok fedakar bir insanım demiyorum sana burada, yalan olur, ama gidip adam da öldürsen hırsızlık da yapsan sonra gelip sığınacağın liman benim.
Büyük ihtimal hep oralarda bir yerlerde olacağım. Senin de bildiğin gibi, böyle olacak.
On yıl belki yirmi yıl sonra. Ben hep olduğum yerde olmaya devam edeceğim.
Çok zamanlar geçmiş olacak, çok köprüler ve çok sular. Çok öyküler, çok şiirler ve çok romanlar. Dillendiremediğimiz, anlamlandıramadığımız, belki korktuğumuz bir şeyler.
Tekerrürlerden, kısır döngülerden kaçışlar.
Birbirimizin gözlerine bakıp aradığımız sebepler; bulamayınca da cevaplarını, soruları bir kenara bırakışlarımız.
Olanı, olduğu gibi kabul etmek.
Göze göze, dişe diş.
Yalın ve basit.
Ama sonu hep iyilikler ve güzellikler.
Karşılık beklemeden desem dürüst olmazdım pek; fakat üzerine titreyen de benim.
Çok fedakar bir insanım demiyorum sana burada, yalan olur, ama gidip adam da öldürsen hırsızlık da yapsan sonra gelip sığınacağın liman benim.
Büyük ihtimal hep oralarda bir yerlerde olacağım. Senin de bildiğin gibi, böyle olacak.
On yıl belki yirmi yıl sonra. Ben hep olduğum yerde olmaya devam edeceğim.
Çok zamanlar geçmiş olacak, çok köprüler ve çok sular. Çok öyküler, çok şiirler ve çok romanlar. Dillendiremediğimiz, anlamlandıramadığımız, belki korktuğumuz bir şeyler.
Tekerrürlerden, kısır döngülerden kaçışlar.
Birbirimizin gözlerine bakıp aradığımız sebepler; bulamayınca da cevaplarını, soruları bir kenara bırakışlarımız.
Olanı, olduğu gibi kabul etmek.
Göze göze, dişe diş.
Yalın ve basit.
Ama sonu hep iyilikler ve güzellikler.
3 Ekim 2011 Pazartesi
nowhere to run.
Yeni bir romanın bitişinin mutluluğunu daha yaşıyoruz hep birlikte. Hep birlikte diyorum çünkü ben çeviri saatlerimi çılgınca sosyal paylaşım sitelerinde baya paylaştım ve artık alakasız insanlar bile gelip beni tebrik etmeye başladı. Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek kendimi teselli edeceğim. Romanın bitişi her ne kadar iş yükümü azaltmış olsa da böyle güzel ve heyecanlı bir romanı bitirmiş olmak da bir yandan beni üzdü. Romandaki dedektiflerle neredeyse kanka olmuş her gün beraber donat yeyip kahve içiyorduk sanki. Şimdi onlar yok ve ben çok yalnızım. Neyse, evet bir roman daha burada bitti. Şimdi teslime kadar kalan son bir ayda redaksiyon dönemine giriyoruz, hepimize hayırlı olsun.
Baya liseli ergenvari davranışlar sunarak dersi terk etmiş bir insanım ben. Komik olan böyle bir şeyi hiç lisede yapmamış gelip tam da son senede yapmış olmam. Dersi terk edişim ise kesinlikle hocalarımla ilgili değil, tamamen benim kendi sorunlarımdan ötürüdür. Başarıyı önceden tatmış bir insanın başarısızlığa katlanma gücü zayıf oluyormuş. Şimdi bunu öyle ben çok başarılıyım falan filan diye söylemedim, tek söylemek istediğim insan kendisinden bazı şeyler bekliyor daha doğrusu insan kendisinden çok şey bekliyor ve hayal kırıklığı sonunda kaçma isteği doğuruyor. İşte ben de bu yüzden geçen hafta dersten kaçtım. Artık bunu da yapmamıştım, üniversitede dersi terk edip çıkmamıştım demem ileride.
Aslında basit bir dayanamayıp dersten çıkma, fark ettiniz mi bilmiyorum, benim kişiliğimi gözler önüne seriyor. Benim yaşamdaki sorunlarla başa çıkma şeklimi gösteriyor. Demek ki ben sorunlarım karşısında çabuk pes edip kaçma şansım var ise oralardan uzaklaşmayı seçen bir insanım. Demek ki sabırsız bir insanım. Demek ki çok da güçlü bir insan değilim. Ama biliyorum, öyle bir an gelir ki kaçacak yeri olmaz insanın ve savaşmak zorunda kalır. Esen kalınız.
2 Ekim 2011 Pazar
anti klişe ayrılık sahnesi.
Öyle medeni insanlar haline geldik ki, artık duygularımız hatta ayrılıklarımız bile fazlasıyla medenileşti. Günümüzdeki kimseye bağlanmama ve özgürleşme takıntılarımız bizi zaman zaman insani duygulardan uzaklaştırıyor sanırım. Ben özgürüm, kimseyi takmam falan gibi cümleler kurarken aslında, 'kimseyi sevmem' dediğimizin farkında değiliz henüz.
Medenileştik; çünkü korkuyorduk. Daha önceleri bir şeyler görmüştük ve gördüklerimiz gözümüzü korkutmuş olmalıydı. O yüzden uzaklaştık, o yüzden yabancılaştık. Yabancılaşmak bizi güçlü hissettirdi ve medeniyetin ağına düşmüş bulunduk. 'Hissetmiyorum, o halde varım' diye bağırdık, bilmiyorduk ki aslında git gide insanlıktan çıktığımızı.
Neyse, dediğim gibi ayrılıklarımız bile artık o kadar medeni o kadar medeni ki, iki insan şakalaşıp gülerek ayrılabiliyor bu devirde. "Hahaha evet evet ben de artık seni sevmiyorum, ya geçen de şey oldu nasıl komik dur anlatayım," şeklinde oluşmaya başladı ayrılık cümlelerimiz. Ha bir ayrılığın drama dönüşmesinden, "benden daha iyisini hak ediyorsun, ben siyahım sen beyaz," klişelerinden oluşmasından da basit, yalın ve şaka dolu olması insanın hoşuna gidebiliyor. Ağlayarak ayrılacağımıza, gülerek ayrılırız arkadaş, diyor insan bir yerde; ama geniş açıdan baktığımızda gülerek ayrılan iki insanın birlikteyken gülmeye sebep bulamamış olmaları ya da ayrılırken içlerinde bir sızı olmaması da bir o kadar üzücü geliyor sonradan insana.
Medenileşerek yazı burada kapattık. Yeni sezonda insani duygularımızdan daha ne kadar uzağa savrulacağız, hep birlikte izleyelim.
26 Eylül 2011 Pazartesi
sessiz kalma hakkına sahipsin.
Aslında çoğu zaman gerçekleri görmezden geliyorum. Canımın acımaması için kendimce bir savunma mekanizması geliştirmişim ve sorunları kendime bile söylemekten kendimle dahi konuşmaktan çekiniyorum. Hal böyle olunca, kendime itiraf edemediklerimi bir başkasına hiç edemiyorum. Bir süre üstünü örtmeye çalıştıktan sonra sorunların, bu sefer dayanamayıp olur olmaz bir yerde koyuluveriyorum anlatmaya. Uzun süre saklıyorum ya hani sıkıntımı, sonrasında da fazla anlatıyorum karşımdakine. Her şekilde deneyip neredeyse bir deneme tahtası yarattım kendime. Eskiden susuyor, gizliyordum sırlarımı. Karşımdakinin gözümden ne hissettiğimi anlamasını bana sormamasını diliyordum ki olanlar oldu... Benim konuşmamı bekleyen insanlar bir süre sonra siktiri basıp sıkıldılar haliyle. Daha sonra ise tam tersini denedim. Hani önceki tecrübelerimden dersimi almıştım ya, bu sefer açık sözlü olacaktım. Dürüst olup saklamayacaktım derindekileri. Karşımdakinin anlamasını beklemeyecek ben söyleyecektim her şeyi suratına. Bunda da sakata geldik iyi mi... Bu sefer de fazla konuştuk galiba. Öyle fazla konuştuk ki seslerimiz sessizliğe dönüştü bir süre sonra ve kimse kimseyi duymamaya başladı. Öyle çok konuştuk ki, dinlemez olduk. Öyle çok anlattık ki, gizli kalması gerekenleri ifşa ettik. Hata mı ettik, doğu mu ettik? Orasını göreceğiz sonra. Esen kalın.
25 Eylül 2011 Pazar
timing.
Dermanı kimyevi maddelerde onda bunda sanan kafayı kırmak lazım. Yapay bir hissizliktense hüngür hüngür ağlamaktır güzel olan. Yeri gelince ağlar insan oğlu. Sağlıklıdır da bence hani. Böğyle sıkıntılarınız akıp gidiyormuş gibi hissediverirsiniz. En güzeli ağlamanız durduktan sonraki dinginlik anıdır. Ağlamaktan öyle yorulursunuz ki neye ağladığınızı unutur hayata devam edersiniz. Demem o ki, ağlayın, ağlayanı sevin ama aldatmayın.
İyilik yap denize at demişler. İyilik eden iyilik bulur da demişler. İyilik eden karşılığında kazık yer demişler mi ben onu soracaktım. İnsan oğlu kediye nankör diyor da kendisinin de en nankör hayvan olduğunu unutuyor. İnsanlar bir tuhaf, bir kötü, bir benciller. Eyvallah o zaman.
Zaman sandığımızdan daha etken hayatımıza. Zaman her şeyin ilacıdır deriz ama meğer bazen zaman, yaranın sebebi oluyormuş. Zaman en yakınınızla aranıza aşılması zor mesafeler sokabiliyormuş. Zamanlama en önemlisiymiş meğer. Aslındaki aldığımız doğru kararlar, zamanları doğru olduğu için doğruymuş. Yanlış kararlar ise yanlış zamanlarda alınanlarmış. Kısacası bir eylemden önce zamanı da hesaba katmak gerekiyormuş. mış da muş.
Ben çok sabırsız bir insan olmuşum. Tahammülsüz de olabilir. İkisi farklı şeyler. Her şey çabucak olsun, sonuçlar çabucak ortaya çıksın insanlar birbirlerini daha fazla yormasın istiyormuşum. İş boka saracaksa baştan bilelim, daha sonra sıkıntı olmasın demişim de fark etmeden işi boka saran benmişim.
20 Eylül 2011 Salı
Cinayet Romanı Çevirmeni
Şu sıralar 'bilmiyorum' göbek adım olabilir. Baya baya çok şeyi bilmiyorum. Misal, bu sene mezun oluyorum ancak okuldan sonra ne yapacağımı bilmiyorum. Yüksek lisans zımbırtısını nerede ne üzerine yapacağımı, ispanyaya ne amaçla gideceğimi, burada kalırsam nerede çalışıp çevirinin hangi kolu üzerinde yoğunlaşacağımı bilmiyorum. Neredeyse adımdan bile emin değilim bu günlerde. Milyonlarca fikir, plan, istek var ama aralarından 'ahanda bu' diyebileceğimi bulamıyorum. Bilmiyor ve bulamıyorum.
Geçelim romanıma.. Son 96 sayfanın heyecanı içerisindeyim. Cinayet romanı sevenlere güzel eserler yaratma çabalarındayım. Bana bundan sonra 'Cinayet romanı çevirmeni' diye hitap etsinler lütfen, arz ederim.
Ha bir de bugünlerde hayat çok hareketli. Vb' nin geri dönüşü, alman arkadaşın bir günlük istanbul ziyareti ve mü' nün son iki gündür burada oluşu. En güzel haftamı yaşıyor olabilirim ben ya. Hayatım hep bu haftaki gibi geçse daha da bir şey istemezdim yani. Bu hafta bittiğinde ölsem gözüm açık gitmem, o kadar yani.
Bildiğim bir iki şey var ki; ispanya özleminden yanıp tutuşuyorum. Ha bir de ben erkekte güzel burun seviyorum. O burun hep olsun ya. Haydi sağlıcakla.
13 Eylül 2011 Salı
zihin, ruh, beden, tahta.
Uzun süre heyecanla beklediğimiz şeylerin gerçekleşmesi artık herkes tarafından kesinleştiği zaman heyecanımızın artmasına değil; aksine tepkisizliğe sebep olur. Ne bileyim final dönemini başladığında "Ah ulan şu finaller bir bitsin eğlencenin dibine vuracağım!" diye atıp tutarken, son finalimizden çıktığımızda o beklediğimiz doruk noktasına ulaşamayız da "ee bitti işte?" tepkisiziliği tepkisini veririz. Ya da ben mesela bir önceki romanımı çevirirken "Var ya şu roman bir bitsin deli gibi gezeceğim" diyorken çevirinin bitmesiyle bir 'aptallaşma' bir 'ne olduğunun ayırdına varamama' durumları yaşamıştım. İşte uzun süredir gelmesi beklenen birinin birkaç güne gerçekten geliyor olması da garip bir aptallık yaratıyor bende. Sanki son iki aydır gün saymıyormuş da yokluğunu fark etmemişim gibi. Ama gerçek öyle değil. Beklenen an geldiğinde belki aptallık yerini yoğun duygu akımına bırakacaktır, bunu şu anda bilemiyoruz..
Roman çevirisinin en güzel yanı, söz konusu romandan bir okur olarak zevk almakmış. Bunu pek sevgili Cengiz Han' da fark etmemiş olabilirim ama bu sefer işin özünü kaptım. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu roman bomba gibi olacak ve cinayet, gerilim dalında okumayı seven insanlar bu romanı sevecekler. Kitabın yazarı Tami Hoag' a buradan teşekkür etmek istiyorum, her ne kadar kendisi kitabının çevirmeni olarak beni tanımasa da.
Bu yaz yaptığım yararlı işlerle bence bana hayatım boyunca yeter. Daha fazla yararlı bir iş yapmama gerek yok. İki staj ki birisi hukuk alanında diğeri ise her türlü alanda çeviri, üç hafta ilk staj yapılan yerde para karşılığı verilen çeviri hizmeti, tabii bir yandan da elimizdeki romanımız. Yani bu yaz ben toplam 2 hafta tatil yaparak hayatımda bir rekora imza attım. Tembel yaz aylarının ayağını kaydırdım resmen. Ruhumu tam elli yaşına getirdim ve bıraktım. Elli yaşındaki bir kadının yorgunluğunu taşımaya başladım. Bu sırada hayatımdaki insanları ve diğer aktiviteleri ihmal etmek durumunda kaldım. En acı kısmı da buymuş zaten iş dünyasının. Ama söz verdim son üniversite yılımı dolu dolu geçirmeye, 'dolu dolu' derken çeviriyle dolu demek istemiyorum tabii ki yanlış olmasın da.
Baya baya üzerimde yaz sonu yorgunluğu var benim, bir yandan da kış heyecanı var çaktırmayan. Zihnim ve ruhum kendilerini toparlamaya ve yeni bir mevsime hazırlanmaya çalışıyorlar. Sonbaharı selamlıyoruz hep birlikte.
7 Eylül 2011 Çarşamba
sonbahar temizliği.
Zaman dilimleri hepimiz için değişken özellikler gösterir. Yerine göre uzun gelen zaman, kimi zaman pek kısadır hani. Ofiste mesai saatinin bitmesini beklerken 1 saat bile bitmeyecekmiş gibi gelirken sınavdan önceki 1 saat hiçbir şekilde yetmez. İşte, 60 gün 365 günün içinde değerlendirildiğinde okyanustaki bir damla gibi görünse de, şu vaziyette 60 gün çok fazla bir zaman.. 120 günün içindeki 60 gün çok şeye sebep olabilir. Diğer 60 günün getirdiklerini yok etmeye başlayabilir.
Ama, insanın bırakmayı kabullenemeyeceği umutları vardır kafasında. 60 gün de sonunda geçer bir başka 60 gün hatta belki de yeni bir 365 gün başlar belli mi olur? der insan. Sonra insan, bazı anılarını canlı tutmaya çalışarak kurtarır, mesafelerin ve uzun zamanların götürmeye çalıştıklarını. İnsan istedi mi çok şey yapar; ama bazı şeyler çoktan 'kader, kısmet' diyerek oluruna bırakılmıştır.
Bir başka zaman diliminden bahsedecek olursam, şu ana kadar hayatımda planlı yaşamaya çalışmış olsam da tam şu an geleceğe dair ne yapmak istediğimi bilmiyormuşum meğer. Sanki önümde kargacık burgacık yazılar var, ana mesajı algılamaya çalışıyorum ve tüm harfleri yeniden düzenlemem gerekiyor. Çok fikir, çok plan, çok düşünmek her zaman iyi sonuç vermeyip kafa karıştırıyormuş. Tüm bu gelecek kaygısı haziran ayında mezun olacağım için, doğru. Tüm bu kafa karışıklılığının yanı sıra son üniversite senemi olabildiğince bir üniversiteli gibi eğlenerek geçirmek istediğim de doğru tabii.
Şöyle filmlerde yaptıkları gibi masamın üzerini elimle savurarak her şeyi temizlemek istiyorum. Üzerinde tek bir fikir kırıntısı bile bırakmayacak şekilde.
Ama, insanın bırakmayı kabullenemeyeceği umutları vardır kafasında. 60 gün de sonunda geçer bir başka 60 gün hatta belki de yeni bir 365 gün başlar belli mi olur? der insan. Sonra insan, bazı anılarını canlı tutmaya çalışarak kurtarır, mesafelerin ve uzun zamanların götürmeye çalıştıklarını. İnsan istedi mi çok şey yapar; ama bazı şeyler çoktan 'kader, kısmet' diyerek oluruna bırakılmıştır.
Bir başka zaman diliminden bahsedecek olursam, şu ana kadar hayatımda planlı yaşamaya çalışmış olsam da tam şu an geleceğe dair ne yapmak istediğimi bilmiyormuşum meğer. Sanki önümde kargacık burgacık yazılar var, ana mesajı algılamaya çalışıyorum ve tüm harfleri yeniden düzenlemem gerekiyor. Çok fikir, çok plan, çok düşünmek her zaman iyi sonuç vermeyip kafa karıştırıyormuş. Tüm bu gelecek kaygısı haziran ayında mezun olacağım için, doğru. Tüm bu kafa karışıklılığının yanı sıra son üniversite senemi olabildiğince bir üniversiteli gibi eğlenerek geçirmek istediğim de doğru tabii.
Şöyle filmlerde yaptıkları gibi masamın üzerini elimle savurarak her şeyi temizlemek istiyorum. Üzerinde tek bir fikir kırıntısı bile bırakmayacak şekilde.
25 Ağustos 2011 Perşembe
evireçevire.
Artık mağdur değilim. Az da olsa oradan şuradan buradan derken bir miktar para birikiyor işte. Günlerimin temposu pek değişmedi. Koşturarak ofise çeviriye gidiliyor ve önce hukuk ardından roman çevirisiyle geçiyor işte hayat. Zaman zaman gözlerim dolsa da çevirinin şiddetinden çoğu zaman bu durum beni pek rahatsız etmiyor. İşleyen demir ışıldar diyor anneannem, ben de ışıldayacağım bir gün. Çeviri haricinde ne var hayatımda diye bir bakıyorum... Valla bir şey yok lan. Ha tabii tatil sonrası kiloların verilmesi amacıyla yeniden spor salonu günleri başladı. Yeniden ağırlık çalışmalar falan sanki kas yapmak gibi bir iddiam varmışçasına.. Onu da geçelim de şu yaz tek bir açıdan yüzümü güldürmedi o da vb' nin tüm yazı Manisa da geçirmiş olması. Bon Jovi konseriyle şahane bir kapanış yaptık ve tatile girdik sanki. Eylül de okulun açılması gibi korkunç bir durum olmasına karşın güzel planlar da mevcut. Vb' nin geri dönecek olması ile mü' nün İstanbul' u iki günlüğüne ziyaret edecek olması. Eylül bana şans getirecek, inandım buna haydi bakalım.
imza: evirdimçevirdimbeynimdöndü.
imza: evirdimçevirdimbeynimdöndü.
4 Ağustos 2011 Perşembe
ben mağdurum!
Resmen mağdurum ben. Didinip duruyorum ama daha çabalarımın bir karşılığını alamadım. Neyden bahsediyorum? Hayatımın büyük bir bölümünü oluşturan mevzu para şu günlerde. Çünkü çeviri ofisi işi var, birinci romanımın basılmak üzere olması, ikinci romanımın çevirisi ve şu iki ay önce çalıştığımız BM konferansı var. Sürekli koşturup duruyorum da bir türlü elime para geçmiyor yahu! Buradan hiç çekinmeden isimlerini de vererek Teke Organizasyonu kınıyor, gençleri kandırarak mağdur etmelerini kabullenemiyorum. Her gün 'paranızı yarın yatıracağız' cümlesini duymama rağmen henüz elime para geçmedi, beklemedeyim. Üç koldan işle uğraşmama rağmen bir türlü paraya ulaşamıyorum. Paranın hayatındaki yeri ise git gide büyüyor ve böyle giderse tüm hayatımı bile kaplayabilir, korkuyorum. Mağdurum.
Birileri sürekli geliyor ve gidiyor. Gelenler çoğu zaman sevinç getirirken gidenler resmen boynu bükük bırakıyor insanı. Kısacası hem param yok, hem mağdurum hem de boynum bükük. Gerçi dün gece biricik kardeşimin Kanada' dan dönüşü boynumu biraz doğrulmuş olabilir ama yine de tam doğrulmuyor kalbim. Beklemedeyim ve mağdurum.
Yarın gece sonunda İstanbul' u terk ederek ben de gidenler arasına karışıyorum işte burada mağdurluğumdan kurtuluyorum. Şu hayatta en sevdiğim şey olan, deniz, kum, güneş üçlemesine kavuşacak olmak diğer tüm dertlerimi bir süreliğine unutturuyor o kadar da mağdur değilim diyorum.
Mağdurluk da renkler ve zevkler gibi göreceli bir kavram olsa gerek.
Birileri sürekli geliyor ve gidiyor. Gelenler çoğu zaman sevinç getirirken gidenler resmen boynu bükük bırakıyor insanı. Kısacası hem param yok, hem mağdurum hem de boynum bükük. Gerçi dün gece biricik kardeşimin Kanada' dan dönüşü boynumu biraz doğrulmuş olabilir ama yine de tam doğrulmuyor kalbim. Beklemedeyim ve mağdurum.
Yarın gece sonunda İstanbul' u terk ederek ben de gidenler arasına karışıyorum işte burada mağdurluğumdan kurtuluyorum. Şu hayatta en sevdiğim şey olan, deniz, kum, güneş üçlemesine kavuşacak olmak diğer tüm dertlerimi bir süreliğine unutturuyor o kadar da mağdur değilim diyorum.
Mağdurluk da renkler ve zevkler gibi göreceli bir kavram olsa gerek.
15 Temmuz 2011 Cuma
öyle.
üniversite, bahar şenliği, sandalye, depo, milyon saat aynı yerde oturmak ve konuşmak, kaybedenler kulübü, karga, hakan günday, kadıköy, kinyas ve kayra, oğuz atay, hoş sohbet, kahkaha, fransızca, galatasaray üniversites, ispanyolca, BM, çalışmak, the typist, kahvaltı, depo, görmek-görememek, beklemek, salamlı sandviç, mayonez, yine mayonez, yine salam, meyve, suyu, kek, facebook, duvar, barbaros ofis, marmara, akreditasyon, telefon numarası, öğle yemeği, ekranı çatlak telefon, şarj aleti, mesaj, bizim büyük çaresizliğimiz, okumak, dinlemek, iş çıkışı, taksim, beyoğlu, yürümek, ahmet ümit, yazmak, cervantes, cuma akşam, nevizade, sanat, içki, muhabbet, otobüs, beşiktaş, kısa film,cumartesi, kadıköy, bahane, moda, whiterussian, mavi, j'adore, kahve, cervantes, sarılmak, ortaköy, galatasaray üniversitesi, kovulmak kovulmak ve kovulmak, the revolters, aydilge, dudaklar, öpüşmek, moda, kemal' in yeri, huzur, bolca huzur, sohbet, bira, patates, taksim, cervantes, nevizadede kahve içmek, karga, pshyco, Bbase, tünel, sahaf, ortaköy, ev, six feet under, nate, brenda, bira, kanepe, eric clapton, tears in heaven, wonderful tonight, dans, manisa, izmir, uzak, dönüş, kadıköy, karga, yengeç, votka portakal, aşk, dudak, burun, göz, saç, koku, iksv, cazz, tünel, sokak, içki, müzik, eğlenmek, galata kulesi, kadıköy, kokoreç, grange, uzun sohbetler, ortaköy, ev, soya soslu tavuk, pilav, ıssız adam, bira, kanepe, oda, dudaklar, bon jovi, saatlerce beklemek, kovboy şapkası, bon, türk telekom arena, stad, redd, konser, always, metro, manisa, kuş adası, özlemek.
26 Haziran 2011 Pazar
yerden yüksek.
Bir apartmanın 7. katında oturmak cesaret ister. Çünkü; mutfak balkonundan çıkıp bilmemkaç metre yüseklikten aşağı baktığınızda içinizden gelen atlama hissinin önüne geçmek bazen çok zor gelir. Bu his delice değil, bu his sadece içimizdeki heyecan aşkıdır.
Her ne kadar heyecan arayışımız bizi zaman zaman oradan oraya götürse de herkesin belli sığınma limanları olduğuna inanırım. O limanlar, korktuğunuzda yorulduğunuzda veya sadece huzur ve tanıdık bir duygu aradığınızda sığındınız yerlerdir. Aslında o limanların dünyadaki en güzel yerler olduğunu düşünürken geminizle okyanusa açılmadığınız zaman da kendinizi kapana kısılmış hissedersiniz. Keşif aşkı büyüktür. Huzur içinizdeki açlığı doyurmaya yetmez bazen.
Sınırlar gerçekte olmamalarına rağmen, kafamızda yer ediyorlar. Biz kafamızda yer eden sınırları sadece somutlaştırıyor, gerçekleştiriyoruz. Yapamam, edemem, olmadı, beceremedim, zaten olmazdı ve saire' lerin hepsi bizim kendimizi kandırmak için ürettiğimiz yalanlarımız.
Tek bir şey bilirim, gerçekten yapmak istiyorsan yaparsın. Gitmek istiyorsan gidersin.Özgürlük istiyorsan alırsın. Para istiyorsan kazanırsın. İstediğini yapmayan insan, bir tembel ya da korkaktan başka bir şey değildir. Nokta.
Her ne kadar heyecan arayışımız bizi zaman zaman oradan oraya götürse de herkesin belli sığınma limanları olduğuna inanırım. O limanlar, korktuğunuzda yorulduğunuzda veya sadece huzur ve tanıdık bir duygu aradığınızda sığındınız yerlerdir. Aslında o limanların dünyadaki en güzel yerler olduğunu düşünürken geminizle okyanusa açılmadığınız zaman da kendinizi kapana kısılmış hissedersiniz. Keşif aşkı büyüktür. Huzur içinizdeki açlığı doyurmaya yetmez bazen.
Sınırlar gerçekte olmamalarına rağmen, kafamızda yer ediyorlar. Biz kafamızda yer eden sınırları sadece somutlaştırıyor, gerçekleştiriyoruz. Yapamam, edemem, olmadı, beceremedim, zaten olmazdı ve saire' lerin hepsi bizim kendimizi kandırmak için ürettiğimiz yalanlarımız.
Tek bir şey bilirim, gerçekten yapmak istiyorsan yaparsın. Gitmek istiyorsan gidersin.Özgürlük istiyorsan alırsın. Para istiyorsan kazanırsın. İstediğini yapmayan insan, bir tembel ya da korkaktan başka bir şey değildir. Nokta.
24 Haziran 2011 Cuma
loş.
Aklımda kalan manzara; Ortaköy' de herhangi bir apartmanın herhangi bir katının loş bir odasında duyulan Eric Clapton şarkılarında dans eden kadın ve adam.. Heyecanın, tedirginliğin, merakın aynı anda barındığı bir oda.. Oda, masalardan, kanepeden, camdan, duvardan ve iki insandan oluşan oda.
Sıcağın getirdiği mayışıklıkla buz gibi biraların birleşiminden ortaya çıkan çakır keyiflik. Sonrası çalan müzik, dans eden insanlar. Merak eden, sabreden, özleyen, diğer tüm insanlıktan kendilerini soyutlamış insanlar.
Uzun süreler sonra ortaya çıkmış iki insan. Uzun süreçler nedeniyle beklentileri en aza indirgenmiş karşılarında bulduklarını sevmeyi becerebilen insanlar. Artık olgunlaşmış insanlar, işlerini bok etmemeyi bilen, bok olursa da umursamayan insanlar. Güzellikleri fark eden ve tadını çıkarmaya çalışan insanlar.
Ortaköy' ün herhangi bir odasında Clapton' ın 'Wonderful Tonight' ı eşliğinde dans eden milyonlarca insan onlar.
Sıcağın getirdiği mayışıklıkla buz gibi biraların birleşiminden ortaya çıkan çakır keyiflik. Sonrası çalan müzik, dans eden insanlar. Merak eden, sabreden, özleyen, diğer tüm insanlıktan kendilerini soyutlamış insanlar.
Uzun süreler sonra ortaya çıkmış iki insan. Uzun süreçler nedeniyle beklentileri en aza indirgenmiş karşılarında bulduklarını sevmeyi becerebilen insanlar. Artık olgunlaşmış insanlar, işlerini bok etmemeyi bilen, bok olursa da umursamayan insanlar. Güzellikleri fark eden ve tadını çıkarmaya çalışan insanlar.
Ortaköy' ün herhangi bir odasında Clapton' ın 'Wonderful Tonight' ı eşliğinde dans eden milyonlarca insan onlar.
20 Haziran 2011 Pazartesi
i don't give a fuck.
Ben ölümden korkmam cahilden korktuğum kadar. Ama sorun şu; her yer cahil kaynıyor be anacım. Hümanist çabalarıma rağmen bazen insanlara olan nefretim baskın çıkıyor ve ürküyorum. Bu, böyle. Nefret de bir duygudur, hatta duygusuzluktan da iyidir. Nefret eden sevmeyi de öğrenir falan filan ve saire, gibi. Evvet, geldim kafa yeme noktasına.
Sıcak beni tahammülsüz yapıyor. Soğuk havada katlanabileceğim durumlar sıcakta son derece sinirimi bozuyor. Ben kendi sinirimi bozuyorum, var mı ötesi? Bu tahammülsüz halimde finallerden sonra başlanılan stajın da etkisi vardır bence. İlla vardır, varsa var yoksa yoktur, yoktan var olmamıştır. Susuyorum ben.
Bu arada bence dünyadaki en güzel şey birinin suratına fak yu diyebilecek samimiyete sahip olmaktır. O zaman hepinizi fak. Sevgiler.
Not: Küfür etmenin dayanılmaz hafifliği bambaşka. fuckfuckfuckfuck (ve kelime anlamını kaybeder..)
Sıcak beni tahammülsüz yapıyor. Soğuk havada katlanabileceğim durumlar sıcakta son derece sinirimi bozuyor. Ben kendi sinirimi bozuyorum, var mı ötesi? Bu tahammülsüz halimde finallerden sonra başlanılan stajın da etkisi vardır bence. İlla vardır, varsa var yoksa yoktur, yoktan var olmamıştır. Susuyorum ben.
Bu arada bence dünyadaki en güzel şey birinin suratına fak yu diyebilecek samimiyete sahip olmaktır. O zaman hepinizi fak. Sevgiler.
Not: Küfür etmenin dayanılmaz hafifliği bambaşka. fuckfuckfuckfuck (ve kelime anlamını kaybeder..)
13 Haziran 2011 Pazartesi
paldırküldür
Biraz ne yaptım'ı, neredeydim'i, ne yapacağım'ı konuşayım dedim. Artık hayatımın düzeni ve rutini koşuşturmaca oldu benim. Her an bir iş, yapılacak çeviri, gidilecek konferans, girilecek sınav, öğrenilecek dil derken patlamaya hazır bir bomba haline geldim, patlamak için finallerin bitişi bekleniyor.
Yine final haftam, yine kahvenin hayatımdaki ana besin kaynağı olduğu ve alkole bol ihtiyaç duyulan bir hafta. Korkarım hayatımın bundan sonraki hali bu olacak. Çünkü finallerin bitmesiyle 3 gün tatil yapacak olan ben 20 Haziran itibariyle staja başlayacağım. Yaz planların kaç ay öncesinden yapılmış. Temmuzun ortasında staj biter, Ağustos başı güneye uzanılır, Ağustos ortası ikinci staja gidilir. Tüm bunlar gerçekleşirken bir de roman çevirisine devam edilir. Sonrasında ise yine Eylüle uyanırız.
Böyle paldır küldür yürüdüğüm zamanlarda hayatımın güzel insanları ile soluklanmak da en keyiflisi. Cuma gününden itibaren bir özgürlük kutlaması yapılır illa ki.. Bu cumartesi sevgili Mü de geliyor mesela..
Ayrıca kendisi şu an İstanbul' da bulunmayan pek bir sevgili şahsın gelişine de az kalmış bulunmakta ve onun dönüşü de çeşitli kutlamalarla kutlanacaktır. 8 temmuzda konsere gelen Bon Jovi ve ön grup olan Redd bu birlikteliği kutlarlar mesela bizimle.
Bu aralar aklımda hep içinde Eric Clapton parçaları çalan loş bir odada dans eden insanlar.. Bu odanın hikayesi de anlatılacak bir gün.. You look wonderful tonight, diyelim o zaman.
Yine final haftam, yine kahvenin hayatımdaki ana besin kaynağı olduğu ve alkole bol ihtiyaç duyulan bir hafta. Korkarım hayatımın bundan sonraki hali bu olacak. Çünkü finallerin bitmesiyle 3 gün tatil yapacak olan ben 20 Haziran itibariyle staja başlayacağım. Yaz planların kaç ay öncesinden yapılmış. Temmuzun ortasında staj biter, Ağustos başı güneye uzanılır, Ağustos ortası ikinci staja gidilir. Tüm bunlar gerçekleşirken bir de roman çevirisine devam edilir. Sonrasında ise yine Eylüle uyanırız.
Böyle paldır küldür yürüdüğüm zamanlarda hayatımın güzel insanları ile soluklanmak da en keyiflisi. Cuma gününden itibaren bir özgürlük kutlaması yapılır illa ki.. Bu cumartesi sevgili Mü de geliyor mesela..
Ayrıca kendisi şu an İstanbul' da bulunmayan pek bir sevgili şahsın gelişine de az kalmış bulunmakta ve onun dönüşü de çeşitli kutlamalarla kutlanacaktır. 8 temmuzda konsere gelen Bon Jovi ve ön grup olan Redd bu birlikteliği kutlarlar mesela bizimle.
Bu aralar aklımda hep içinde Eric Clapton parçaları çalan loş bir odada dans eden insanlar.. Bu odanın hikayesi de anlatılacak bir gün.. You look wonderful tonight, diyelim o zaman.
6 Haziran 2011 Pazartesi
bu da böyle bir anımdır.
Bir zamanlar ben daha ergenliğimin baharındayken henüz sevgili muhabbetlerine adım bile atmamışken birinden hoşlanıvermiştim. Tesadüfe bak ki o da benden hoşlanmışmış. Tabi bir ilişki için hani önce o çok önemli soru sorulacaktır ya.. "Benimle çıkar mısın?"
Eh ben de bu çocuğun teklifi karşısında biraz naza çektim kendimi sanırsam. Bir de doğrusu mu çok da emin değilmişim onunla çıkmak istediğimden. Çıkmak da ne kötü bir tabirdir! Neyse çok uzun değil bir kaç hafta bir süründürme sürecinden sonra bir öğlen artık sürekli peşimde olan bu çocuğun teklifine, biraz da arkadaşlarım tarafından baskı altında kalarak, 'evet' yanıtı verdim. Tüm gün peşimden kuyruk misali ayrılmayan beni ilgiden ilgiye boğan bu pek muhterem şahıs benden 'evet' yanıtını aldıktan sonra bir daha gün boyu hiç ortalarda görünmedi. Tabi alışmış da kudurmuştan beterdir ya, ilgiyi gördü bünye bir kere istiyor da istiyor ne yaparsın. Tam 24 saatlik süren ' çıkma' serüvenimizin ardından ben artık kendisine bu 'ilişkinin' yürümeyeceğini ama arkadaş kalabileceğimizi falan anlattım(Sorun sende değil bende, muhabbeti yapmamıştım hatırladığım kadarıyla).
Tabi bu delikanlımız değil arkadaş kalmak arkamdan türlü türlü dedikodular yaparak güya onurunu kurtarıp benim onurumu da yerle bir etti. Neyse, gençtir yapar dedik de aldırmadık. Nihayetinde bugün hala yüz yüze bakan insanlarız.
Bu da harbiden böyle bir anımdır.
Eh ben de bu çocuğun teklifi karşısında biraz naza çektim kendimi sanırsam. Bir de doğrusu mu çok da emin değilmişim onunla çıkmak istediğimden. Çıkmak da ne kötü bir tabirdir! Neyse çok uzun değil bir kaç hafta bir süründürme sürecinden sonra bir öğlen artık sürekli peşimde olan bu çocuğun teklifine, biraz da arkadaşlarım tarafından baskı altında kalarak, 'evet' yanıtı verdim. Tüm gün peşimden kuyruk misali ayrılmayan beni ilgiden ilgiye boğan bu pek muhterem şahıs benden 'evet' yanıtını aldıktan sonra bir daha gün boyu hiç ortalarda görünmedi. Tabi alışmış da kudurmuştan beterdir ya, ilgiyi gördü bünye bir kere istiyor da istiyor ne yaparsın. Tam 24 saatlik süren ' çıkma' serüvenimizin ardından ben artık kendisine bu 'ilişkinin' yürümeyeceğini ama arkadaş kalabileceğimizi falan anlattım(Sorun sende değil bende, muhabbeti yapmamıştım hatırladığım kadarıyla).
Tabi bu delikanlımız değil arkadaş kalmak arkamdan türlü türlü dedikodular yaparak güya onurunu kurtarıp benim onurumu da yerle bir etti. Neyse, gençtir yapar dedik de aldırmadık. Nihayetinde bugün hala yüz yüze bakan insanlarız.
Bu da harbiden böyle bir anımdır.
5 Haziran 2011 Pazar
unexpected visitor.
Gecenin bir körü gelen telefonla başlıyor birbiri ardına kabuslar.. Her gece sessize alıp öyle uyuduğum telefonumu şansa bak ki(!) titreşime almışım o gece. Telefonun sanki acı bir haber vermek istercesine titremesiyle uyanmıyor ama gözlerimi açıyorum. Zihinsel bir uyanma yaşanmıyor yani. Telefondaki ismi gördüğümde ise güzel bir küfür ediyorum arayana. Telefonu açmıyor; aksine kapatıyor ve tekrar uyumaya devam ediyorum. Uyumak denirse..
O andan itibaren türlü kabuslara ev sahipliği yapıyor derin uykum. Kabusların baş rolünde de uykumun bölünmesine sebep olan zat-ı muhterem. Kendisini çeşitli zor durumlarda görüyorum rüyalarımda. Her birinden telaşla uyanarak telefonu açmadığıma pişman oluyor sonra yeniden dalıyorum ve bir rüya daha..
Sabaha kadar yarı uyanık yarı uyur vaziyette kıvranıyorum. Bana böyle kötü bir gece yaşatan şahısa karşı kızgınlık, telefonu suratına kapadığım için pişmanlık ve daha bir çok duygunun karışımı bir türlü huzur bulmamı engelliyor.
Sabah artık pes edip tamamen uyanmaya karar verdiğimde ise telefonumu elime alıp gece gelen aramanın gerçek olup olmadığına bakmak istiyorum. Çünkü her şey o kadar bulanık geliyor ki artık rüyayla gerçeği karıştırıyorum. Telefondaki en son gelen aramalar kısmında gördüğüm isim "anne" oluyor. Her şeyin aslında bir rüyadan ibaret olduğu o saçma sapan korku filmlerinden birindeymiş gibi hissediyorum kendimi ve abuk subuk geçirdiğim gecemle kalıyorum.
O andan itibaren türlü kabuslara ev sahipliği yapıyor derin uykum. Kabusların baş rolünde de uykumun bölünmesine sebep olan zat-ı muhterem. Kendisini çeşitli zor durumlarda görüyorum rüyalarımda. Her birinden telaşla uyanarak telefonu açmadığıma pişman oluyor sonra yeniden dalıyorum ve bir rüya daha..
Sabaha kadar yarı uyanık yarı uyur vaziyette kıvranıyorum. Bana böyle kötü bir gece yaşatan şahısa karşı kızgınlık, telefonu suratına kapadığım için pişmanlık ve daha bir çok duygunun karışımı bir türlü huzur bulmamı engelliyor.
Sabah artık pes edip tamamen uyanmaya karar verdiğimde ise telefonumu elime alıp gece gelen aramanın gerçek olup olmadığına bakmak istiyorum. Çünkü her şey o kadar bulanık geliyor ki artık rüyayla gerçeği karıştırıyorum. Telefondaki en son gelen aramalar kısmında gördüğüm isim "anne" oluyor. Her şeyin aslında bir rüyadan ibaret olduğu o saçma sapan korku filmlerinden birindeymiş gibi hissediyorum kendimi ve abuk subuk geçirdiğim gecemle kalıyorum.
3 Haziran 2011 Cuma
"Çocuklar kadar şenim, sevgilim."
Yazmazsam şu an içimdeki duyguları bir şekilde ifade etmediğim için delireceğimi ve pişman olacağımı düşündüm..
Geçen gün televizyonda yine bir türk filmi var.. Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun başrollerde.. 20 dakikasını izleyebildim filmin ancak. İzlemeye başladığımda filmdeki herkes imkansız bir şekilde mutluydu ve her şey güzel gidiyordu. Ediz Hun' la Hülya Koçyiğit el ele parklarda koşuyorlar "Çocuklar kadar şenim sevgilim." replikleri ağızlarda dolanıyordu. Çocukları da annesiyle babasının arasına geçmiş "Bir daha hiç ayrılmayacağız değil mi anne? baba?" diye soruyordu. Ulan, dedim, bu işte bir terslik var her şey bu kadar da güzel olamaz.
Bunu dememle asıl olay ortaya çıktı.. Alsında Ediz Hun' un kötü adamların arasında olduğu, çocuğun gerçek babası olmadığı, ve asıl amacının Hülya Koçyiğit' i öldürüp onun servetine konmak olduğu anlaşıldı. Hah, dedim, şimdi türk filmine benzedin. Tabi filmin sonunda kötü adam, masum kadına aşık oluyor ve kötü amellerinden vazgeçiyordu.
Ben çok fazla iyi giden bir şeyler olunca çok da fazla korkuyorum.. Çocukluğumdan beri izlediğim türk filmleri beynimde kocaman yer kaplıyor olsa gerek.. Kesin bir terslik var, her şey bu kadar güzel olamaz, düşünceleri beni rahatsız ediyor.
Sevgili editörümden bugün aldığım bir habere göre elinde tam bana göre olan "Secrets to the Grave" adlı, Tami Hoag' ın yazdığı bir gerilim, dedektif romanı varmış. Ben çevireceğim. Şu zamanlarda en çok istediğim şeyin gerçekleşmiş olması..
Ayrıca günümün büyük bir kısmını Onunla geçirmiş ve çok eğlenmiş olmam.. "Çocuklar kadar şenim, sevgilim." diyeceğim de kötü adamlar ortaya çıkar diye korkuyor ve susuyorum.
Geçen gün televizyonda yine bir türk filmi var.. Hülya Koçyiğit ve Ediz Hun başrollerde.. 20 dakikasını izleyebildim filmin ancak. İzlemeye başladığımda filmdeki herkes imkansız bir şekilde mutluydu ve her şey güzel gidiyordu. Ediz Hun' la Hülya Koçyiğit el ele parklarda koşuyorlar "Çocuklar kadar şenim sevgilim." replikleri ağızlarda dolanıyordu. Çocukları da annesiyle babasının arasına geçmiş "Bir daha hiç ayrılmayacağız değil mi anne? baba?" diye soruyordu. Ulan, dedim, bu işte bir terslik var her şey bu kadar da güzel olamaz.
Bunu dememle asıl olay ortaya çıktı.. Alsında Ediz Hun' un kötü adamların arasında olduğu, çocuğun gerçek babası olmadığı, ve asıl amacının Hülya Koçyiğit' i öldürüp onun servetine konmak olduğu anlaşıldı. Hah, dedim, şimdi türk filmine benzedin. Tabi filmin sonunda kötü adam, masum kadına aşık oluyor ve kötü amellerinden vazgeçiyordu.
Ben çok fazla iyi giden bir şeyler olunca çok da fazla korkuyorum.. Çocukluğumdan beri izlediğim türk filmleri beynimde kocaman yer kaplıyor olsa gerek.. Kesin bir terslik var, her şey bu kadar güzel olamaz, düşünceleri beni rahatsız ediyor.
Sevgili editörümden bugün aldığım bir habere göre elinde tam bana göre olan "Secrets to the Grave" adlı, Tami Hoag' ın yazdığı bir gerilim, dedektif romanı varmış. Ben çevireceğim. Şu zamanlarda en çok istediğim şeyin gerçekleşmiş olması..
Ayrıca günümün büyük bir kısmını Onunla geçirmiş ve çok eğlenmiş olmam.. "Çocuklar kadar şenim, sevgilim." diyeceğim de kötü adamlar ortaya çıkar diye korkuyor ve susuyorum.
31 Mayıs 2011 Salı
Ego' n batsın!
Ego, ego, ego... Nasıl da seviyoruz kendimizi yahu, nasıl da mütemadiyen kendimiz geliyor herkesten, her şeyden önce! Ben, bana, beni, benden, benle ve çeşitleri ile kuruluyor cümlelerimiz. Her durumdan, her güzellikten ve hatta her kötülükten kendimize pay çıkarmamız da cabası. Hele şu dünyada tek yaşam amacımız var ya o da işte çevremiz tarafından sevilmek, beğenilmek ve ilgi çekmek başka da bir amacımız yok lan!
Hele sen dostum sen şu kendisinden nefret ettiğini tüm dünyaya ilan eden arkadaşım. Sen var ya kendine taparsın aslında.. Sadece diğerini iddia etmek daha kolay geliyor işte, mesele bu.
Bir diğeri de süper ego' sunu saklamaya bile ihtiyaç duymayan, kendisine olan sevgisini hayatın her alanında göstermeye çalışan arkadaş.. Sen daha bir fenasın ya. Sen iyice çekilmezsin. Hani al birini vur ötekine..
İşin ilginç yanı severken bile şart koşuyoruz, önce o sevsin, o daha çok sevsin, en çok o sevsin, o en çok beni sevsin.. Fedakarlık denen şey zaten hiç olmamış, bünyelerimize ters.
Hepimizin toptan ego' muz batsın e mi!
Hele sen dostum sen şu kendisinden nefret ettiğini tüm dünyaya ilan eden arkadaşım. Sen var ya kendine taparsın aslında.. Sadece diğerini iddia etmek daha kolay geliyor işte, mesele bu.
Bir diğeri de süper ego' sunu saklamaya bile ihtiyaç duymayan, kendisine olan sevgisini hayatın her alanında göstermeye çalışan arkadaş.. Sen daha bir fenasın ya. Sen iyice çekilmezsin. Hani al birini vur ötekine..
İşin ilginç yanı severken bile şart koşuyoruz, önce o sevsin, o daha çok sevsin, en çok o sevsin, o en çok beni sevsin.. Fedakarlık denen şey zaten hiç olmamış, bünyelerimize ters.
Hepimizin toptan ego' muz batsın e mi!
27 Mayıs 2011 Cuma
bahar gelir.
Kafamdaki düşüncelerimi bir türlü tamamlayıp da şuraya iki satır bir şey yazmayı beceremiyorum bir süredir.
Oysa anlatmak istediğim bir iki önemli mevzu bulunmakta..
Ben bugün 4 ay savaşarak çevirdiğim savaş romanımın parasını almış bulunmaktayım. Gerçi parayı elimde görmediğim için çok bir şey hissedemedim, bankada yatan paranın bana hiçbir yararı yokmuş gibi. Galiba para öyle art arda gelen rakamlara bakıldığında anlaşılmıyor da onu harcamaya başladığında anlaşılıyor. Para ne pis bir şey. Para ne lanet bir şey, para nasıl da geldiği gibi hop diye gidiyor? Parayla ilgili bu duygularımın tabi ki nedenleri var. Bu parayı harcayacak mıyım? Öyle bir dünya yok efendim. Bu para gayette benim seneye İspanya' ya gidebilmem için uslu uslu bankada yatacak. Hatta sırf bu para mı, BM' den alacağım para ve bundan sonra elime geçecek tüm paralar için de aynı durum geçerli.
Roman çevirisine iki ay ara verdikten sonra dün tramvayda Taksim' e giderken beynime bir fikir düştü. Ben ikinci romanımı da çevirmeli daha çok daha da çok paralar kazanmalıyım! dedim kendi kendime. Sonra hemen yayınevine bir mail atarak bu durumu belirttim. Ancak bu sefer bir talebim vardı; polisiye, gerilim türünde bir roman varsa onu istediğimi söyledim. Maalesef ellerinde o kalmamış; ancak romans türünde varmış. Bir aşk romanı? Aşk romanı çevirmeye çok gönüllü olduğumu söyleyemeyeceğim; gerçi savaş romanı çevirmeye de gönüllü değildim. Henüz kararımı vermedim, ancak para ihtiyacım bana bunu da yaptıracak. Para için aşk romanı da çevireceğim gibi görünüyor.
Okulun bitmesine son 2 hafta.. Bu yıl bana sanki 10 yıl gibi geldi. Size de öyle oldu mu? 3. sınıf bir türlü bitmedi. Uzadı da uzadı ve aslında BM' den sonra benim okul hayatım kapandı. İş hayatım olsun ben para kazanayım. Ofisim olsun benim, iş arkadaşlarım falan olsun. Kahve molalarımız, öğle yemeklerimiz olsun. Okul olmasın! Sanırım yazın bu hayatı yeteri kadar tadacağım, haziranda ve ağustosta yapacağım stajları bir düşününce...
Neyse para, para, para ve okul dedikten sonra gelelim başka bir muhabbete.. Hayat bu baharda bana, "Sen cezanı yeteri kadar çektin, şimdilik mutluluğu hak ettin." diyor. Eyvallah, sağ olsun. Çok sık gelmez başa hani böyle şeyler. Çok sık böyle mutlu olunmaz falan. Eh ben de madem öyle, diyorum, o zaman yaşarım bu mutluluğu. Hayat, seni mi kıracağım?
Oysa anlatmak istediğim bir iki önemli mevzu bulunmakta..
Ben bugün 4 ay savaşarak çevirdiğim savaş romanımın parasını almış bulunmaktayım. Gerçi parayı elimde görmediğim için çok bir şey hissedemedim, bankada yatan paranın bana hiçbir yararı yokmuş gibi. Galiba para öyle art arda gelen rakamlara bakıldığında anlaşılmıyor da onu harcamaya başladığında anlaşılıyor. Para ne pis bir şey. Para ne lanet bir şey, para nasıl da geldiği gibi hop diye gidiyor? Parayla ilgili bu duygularımın tabi ki nedenleri var. Bu parayı harcayacak mıyım? Öyle bir dünya yok efendim. Bu para gayette benim seneye İspanya' ya gidebilmem için uslu uslu bankada yatacak. Hatta sırf bu para mı, BM' den alacağım para ve bundan sonra elime geçecek tüm paralar için de aynı durum geçerli.
Roman çevirisine iki ay ara verdikten sonra dün tramvayda Taksim' e giderken beynime bir fikir düştü. Ben ikinci romanımı da çevirmeli daha çok daha da çok paralar kazanmalıyım! dedim kendi kendime. Sonra hemen yayınevine bir mail atarak bu durumu belirttim. Ancak bu sefer bir talebim vardı; polisiye, gerilim türünde bir roman varsa onu istediğimi söyledim. Maalesef ellerinde o kalmamış; ancak romans türünde varmış. Bir aşk romanı? Aşk romanı çevirmeye çok gönüllü olduğumu söyleyemeyeceğim; gerçi savaş romanı çevirmeye de gönüllü değildim. Henüz kararımı vermedim, ancak para ihtiyacım bana bunu da yaptıracak. Para için aşk romanı da çevireceğim gibi görünüyor.
Okulun bitmesine son 2 hafta.. Bu yıl bana sanki 10 yıl gibi geldi. Size de öyle oldu mu? 3. sınıf bir türlü bitmedi. Uzadı da uzadı ve aslında BM' den sonra benim okul hayatım kapandı. İş hayatım olsun ben para kazanayım. Ofisim olsun benim, iş arkadaşlarım falan olsun. Kahve molalarımız, öğle yemeklerimiz olsun. Okul olmasın! Sanırım yazın bu hayatı yeteri kadar tadacağım, haziranda ve ağustosta yapacağım stajları bir düşününce...
Neyse para, para, para ve okul dedikten sonra gelelim başka bir muhabbete.. Hayat bu baharda bana, "Sen cezanı yeteri kadar çektin, şimdilik mutluluğu hak ettin." diyor. Eyvallah, sağ olsun. Çok sık gelmez başa hani böyle şeyler. Çok sık böyle mutlu olunmaz falan. Eh ben de madem öyle, diyorum, o zaman yaşarım bu mutluluğu. Hayat, seni mi kıracağım?
21 Mayıs 2011 Cumartesi
kıyamet günü.
Dediler ki 21 Mayıs 2011' de kıyamet kopacakmış. Eh duyar duymaz "ama daha yapacaklarım vardı benim," dedim. Dinlemediler. Haydi diyelim ki bugün kıyamet kopacak, tüm ölüler dirilecek, sonra işte tipik hikaye evli evine köylü köyüne dağılacağız. Gerçekten bunun bilincinde olsaydım, kendimi tutamaz tüm sevdiklerimi arar onları sevdiğimi falan söylerdim. Aramın bozuk olduğu insan var ise onları da arardım. Kesin konuşmam gereken bir insan var mesela. Onu aramalıyım. Biliyorum ki o da benim telefonumu bekliyor zaten. Biraz sinirli olabilir bana, ama öleceğimizi duyunca o da sinirini bir kenara bırakacaktır. Sonra ikimizi de bir pişmanlık sarar. Bu konuşmayı neden daha önce değil de öleceğimiz gün yaptığımızı düşünür, üzülürüz.
Annemle babamı şu an uyandırıp onları karşıma almalı ve güzel bir konuşma yapmalıyım. Onları sevdiğimi bilmeliler. Her şey için teşekkür etmeliyim onlara. En kötü kısmı kardeşimle olur herhalde. Fazla ders çalıştığı için kendisiyle bir yıldır falan çok bir iletişimimiz yok. Bu kadar çabuk öleceğimizi bilse, bu kadar çok ders çalışır mıydı hiç! Daha çok takılır, muhabbet ederdik. Ona bunları anlatmalıyım.
İ.K. Urfa' da şimdi. Hani son kez göreyim desem yok. Mü, İzmir'de.. Bir de önümüzdeki ay buraya gelecekti. Ben böyle şansın.. En azından bu hafta ödev yetiştirmek için kasmayacağız yahu. Bu da en güzel kısmı işte. (güzel kısmı falan yok da)
Bana kalsa, ölmeyelim. En azından şimdi değil, bu gece hiç değil. Tam ben yaşamaya başlamışken değil yani. Ben daha mutlu olacaktım, benim planlarım vardı.
Annemle babamı şu an uyandırıp onları karşıma almalı ve güzel bir konuşma yapmalıyım. Onları sevdiğimi bilmeliler. Her şey için teşekkür etmeliyim onlara. En kötü kısmı kardeşimle olur herhalde. Fazla ders çalıştığı için kendisiyle bir yıldır falan çok bir iletişimimiz yok. Bu kadar çabuk öleceğimizi bilse, bu kadar çok ders çalışır mıydı hiç! Daha çok takılır, muhabbet ederdik. Ona bunları anlatmalıyım.
İ.K. Urfa' da şimdi. Hani son kez göreyim desem yok. Mü, İzmir'de.. Bir de önümüzdeki ay buraya gelecekti. Ben böyle şansın.. En azından bu hafta ödev yetiştirmek için kasmayacağız yahu. Bu da en güzel kısmı işte. (güzel kısmı falan yok da)
Bana kalsa, ölmeyelim. En azından şimdi değil, bu gece hiç değil. Tam ben yaşamaya başlamışken değil yani. Ben daha mutlu olacaktım, benim planlarım vardı.
19 Mayıs 2011 Perşembe
the dice are loaded.
Bir şeyin 'tam' olması, 'mükemmel' olması belki de en olasılıksız durumlardan biridir. Belki, durumlar, insanlar, kavramlar ya da maddeler mükemmelliği zorlarlar; ancak mükemmel olmazlar. Şu ana kadar, mükemmel' in bir insanoğlu tarafından tam anlamıyla karşılandığını sanmıyorum. Güzel, vardır. Çok güzel, vardır. En güzel, bile vardır. Ancak, ben mükemmel' i görmedim beyler. Belki de gördüğüm gün yer yüzüne toprağın altından selam ediyor olacağım. Belki o zaman bile görmemiş olacağım. Sıkıntı yapmayalım.
Korkum, doluya tutulmaya çalışırken ahmak ıslatanla yetinmektir belki. Ahmak ıslatan sıkıntı yaratmaz iken dolu canımı acıtır, ancak can bir kere acımaya alıştıysa gerisi ona yavan gelir. Beklenilen, yağmurun hızının şiddetinin artması ve şimşeklerin çakıp göğün yarılırcasına gürlemesidir.
Çölde dolaşırken kutup ayısına rastlamaksa beklediğim, o bir tek Lost' ta falan olur. Kandırmayalım birbirimizi şimdi a dostlar.
Korkum, doluya tutulmaya çalışırken ahmak ıslatanla yetinmektir belki. Ahmak ıslatan sıkıntı yaratmaz iken dolu canımı acıtır, ancak can bir kere acımaya alıştıysa gerisi ona yavan gelir. Beklenilen, yağmurun hızının şiddetinin artması ve şimşeklerin çakıp göğün yarılırcasına gürlemesidir.
Çölde dolaşırken kutup ayısına rastlamaksa beklediğim, o bir tek Lost' ta falan olur. Kandırmayalım birbirimizi şimdi a dostlar.
17 Mayıs 2011 Salı
gone.
Huzurun karşısına ne anda, ne günde, ne ara çıkacağını bilemez insan. Buldu mu da huzuru,çabuk alışır hani rahata. İnsan, aslında her şeye çabuk alışır ya. Ölüme, huzura ve soruna da çabuk aşina olur insan. İnsan, insana çabuk alışır en önemlisi.
Korkum, gecenin sakinliği arasında bir çığlık sesi duymak. Puzzle' ı tam da bitirmek üzereyken son parçanın kaybolması da bir başka korkum. Ben evi terk edip giderken, pencereden bana seslenen bir insan olmasından korkuyorum. Bu sefer tam da yola çıkmış uzaklaşırken kötü alışkanlıklarımın esiri olmak da korkutuyor beni.
Ben, sırtını dönmeyi becerebilen bir insan olamadım. Döndüysem de zaman aşımına uğradı küskünlüklerim. İşte bu sefer kapıyı kapattım, bavulum elimde, sırtım dönük. Bazı kapıların bir daha açılmaması mecburidir, aksi takdirde tüm kötülükler etrafa yayılır.
Bir parçacık huzurumuz da bozulur.
Korkum, gecenin sakinliği arasında bir çığlık sesi duymak. Puzzle' ı tam da bitirmek üzereyken son parçanın kaybolması da bir başka korkum. Ben evi terk edip giderken, pencereden bana seslenen bir insan olmasından korkuyorum. Bu sefer tam da yola çıkmış uzaklaşırken kötü alışkanlıklarımın esiri olmak da korkutuyor beni.
Ben, sırtını dönmeyi becerebilen bir insan olamadım. Döndüysem de zaman aşımına uğradı küskünlüklerim. İşte bu sefer kapıyı kapattım, bavulum elimde, sırtım dönük. Bazı kapıların bir daha açılmaması mecburidir, aksi takdirde tüm kötülükler etrafa yayılır.
Bir parçacık huzurumuz da bozulur.
6 Mayıs 2011 Cuma
the typist.
Of, of, of... Yorgunluğumu derecelendirecek bir 'of' sesi henüz keşfedilmedi. Çoktandır yaz(a)madığımın farkındayım; ancak sabah 7 de uyanıp işe gitmek ve sonra akşam en erken8 en geç 11 gibi eve gelmek bir kaç internette oyalandıktan ve belki bir bölüm dizi izledikten sonra yatakta uyuyup kalmak, sonra yine sabah 7de kalkmak işe gitmek.... İş hayatımdan dolayı pişman mıyım peki? Hayır. Yine olsa yine yapar, yine yorgunluğumu çekerdim ki daha önümde kocaman bir hafta mevcut.
Kısaca işimden bahsetmeliyim tabi. 9-13 Mayıs arasında BM En az Gelişmiş Devlet Bakanları Zirvesi gerçekleşecek Lütfi Kırdar' da. Bizler de (bir sürü üniversite öğrencisi) bu zirvede BM personeli olarak bir çok BM yetkilisi ile birlikte çalışmaktayız. Pazartesi başladı işim be önümüzdeki hafta sonuna kadar da devam edecek. Gayet yorucu, zaman alıcı ve zor bir iş olmakla beraber böyle bir ortamda bulunmak da gerçekten önemli bir fırsat. Görev tanımım: typist. (the typist, diye bir korku filmi çekilsin bence) Diğer 'typist' arkadaşlarla kendimize ait bir ofisimiz var ve tüm gün zirveye katılacak olan tam 192 ülkeden gelecek delegelerin kayıtlarını yapmaktayız.
İşin yanı sıra salı ve perşembe akşamları akşam 7 ile 10 arasındaki ispanyolca kursum da yorgunluğuma yorgunluk katmaya devam ediyor. İspanyolca aşkım bile bazen bu yorgunluğu engelleyemiyor, düşünün.
İş sayesinde yüzlerce insanla tanıştım tam beş gün içerisinde. O kadar uzun süre vakit geçirmek zorunda kaldık ki bazılarını sanki 10 yıldır tanıyormuş gibi hissediyorum. Ayrıca bu beş gün de o kadar gevezelik ettim ki, bence daha önceki 20 yılımda toplam bu kadar konuşmamış olabilirim. (Abartsaydım!)
Neyse, neyse demem o ki dün pazartesiydi bugün bir baktım cuma olmuş. Arada ne olmuş ne olmamış dünyadan haberim yok. Bir koşuşturmacadır, gider. En güzeli belki de benim için bu iki hafta okul olmamasıdır.
Şimdilik Birleşmiş Milletler' den haberler bu kadar, daha sonra yeni haberlerle karşınızda olacağım.
Kısaca işimden bahsetmeliyim tabi. 9-13 Mayıs arasında BM En az Gelişmiş Devlet Bakanları Zirvesi gerçekleşecek Lütfi Kırdar' da. Bizler de (bir sürü üniversite öğrencisi) bu zirvede BM personeli olarak bir çok BM yetkilisi ile birlikte çalışmaktayız. Pazartesi başladı işim be önümüzdeki hafta sonuna kadar da devam edecek. Gayet yorucu, zaman alıcı ve zor bir iş olmakla beraber böyle bir ortamda bulunmak da gerçekten önemli bir fırsat. Görev tanımım: typist. (the typist, diye bir korku filmi çekilsin bence) Diğer 'typist' arkadaşlarla kendimize ait bir ofisimiz var ve tüm gün zirveye katılacak olan tam 192 ülkeden gelecek delegelerin kayıtlarını yapmaktayız.
İşin yanı sıra salı ve perşembe akşamları akşam 7 ile 10 arasındaki ispanyolca kursum da yorgunluğuma yorgunluk katmaya devam ediyor. İspanyolca aşkım bile bazen bu yorgunluğu engelleyemiyor, düşünün.
İş sayesinde yüzlerce insanla tanıştım tam beş gün içerisinde. O kadar uzun süre vakit geçirmek zorunda kaldık ki bazılarını sanki 10 yıldır tanıyormuş gibi hissediyorum. Ayrıca bu beş gün de o kadar gevezelik ettim ki, bence daha önceki 20 yılımda toplam bu kadar konuşmamış olabilirim. (Abartsaydım!)
Neyse, neyse demem o ki dün pazartesiydi bugün bir baktım cuma olmuş. Arada ne olmuş ne olmamış dünyadan haberim yok. Bir koşuşturmacadır, gider. En güzeli belki de benim için bu iki hafta okul olmamasıdır.
Şimdilik Birleşmiş Milletler' den haberler bu kadar, daha sonra yeni haberlerle karşınızda olacağım.
25 Nisan 2011 Pazartesi
Cenazemde Cohen çalsın; vasiyetimdir.
Öncelikle attığım başlıkta çok ciddi olduğumu belirtmek istiyorum. Ben öldüğümde cenazemde Leonard Cohen çalsınlar. Artık Halleluaj mı olur ne olur bilmem, orası fark etmez. Ben bu adamın sesiyle ölüp gideyim, sesinde kaybolayım. Size vasiyetim budur.
Konuya ölümden girmek pek hoş olmadı tabi gece gece. Bir de demin izlediğim filmin de hala etkisinde olduğum için hani ağlamamak için kendimi kastığımdan dolayı boğazım biraz düğüm düğüm. Uzun zamandır dram izlememiştim sanırım ki biraz fazla etkilendim. 'Never let me go' izleyiniz ama gece ve yalnız başınıza değil.
Hayır, normalde de ölümden korkan bir insan değilim aslında ama filmin etkisi olacak bir ölüm korkusu kapladı içimi sormayın gitsin. Şu an bunu düşünmeyeceğim, düşünmüyorum. Tamam.
Yaşamsal faaliyetlerden bahsetmek en iyisi olacak şu an. Mesela, iş. Çalışmak vs. Ölümüne çalışasım var. (Hsktr niye ölümüne lan?) Dün aldığım telefonla bir kaç hafta önceki iş başvurumun kabul edildiğini öğrendim. 2 Mayıs ile 15 Mayıs arası BM personeli olarak Devlet Başkanları Zirvesi' nde çalışacağım. Çok bir para mı, yok ancak iyi bir referans.
Oh böyle iş, çalışma derken unuttum ölümü şu an. Koşuşturmalarıma rağmen bir kaç haftadır da garip bir ruh hali içerisinde olduğumu söylemem gerek. Aslında iyiyim evet, iyi hissediyorum bahar falan hani, 'ehe'. Bazı bazı gereksiz korkulara saplanıp kalıyorum. Tek sorun o.
Tabi, şaka bir yana eninde sonunda öleceğiz, kaçışı yok bu işin. Hani izin verirlerse cenazelerde falan diyorum, Cohen çalın da mutlu vedalaşalım.
Konuya ölümden girmek pek hoş olmadı tabi gece gece. Bir de demin izlediğim filmin de hala etkisinde olduğum için hani ağlamamak için kendimi kastığımdan dolayı boğazım biraz düğüm düğüm. Uzun zamandır dram izlememiştim sanırım ki biraz fazla etkilendim. 'Never let me go' izleyiniz ama gece ve yalnız başınıza değil.
Hayır, normalde de ölümden korkan bir insan değilim aslında ama filmin etkisi olacak bir ölüm korkusu kapladı içimi sormayın gitsin. Şu an bunu düşünmeyeceğim, düşünmüyorum. Tamam.
Yaşamsal faaliyetlerden bahsetmek en iyisi olacak şu an. Mesela, iş. Çalışmak vs. Ölümüne çalışasım var. (Hsktr niye ölümüne lan?) Dün aldığım telefonla bir kaç hafta önceki iş başvurumun kabul edildiğini öğrendim. 2 Mayıs ile 15 Mayıs arası BM personeli olarak Devlet Başkanları Zirvesi' nde çalışacağım. Çok bir para mı, yok ancak iyi bir referans.
Oh böyle iş, çalışma derken unuttum ölümü şu an. Koşuşturmalarıma rağmen bir kaç haftadır da garip bir ruh hali içerisinde olduğumu söylemem gerek. Aslında iyiyim evet, iyi hissediyorum bahar falan hani, 'ehe'. Bazı bazı gereksiz korkulara saplanıp kalıyorum. Tek sorun o.
Tabi, şaka bir yana eninde sonunda öleceğiz, kaçışı yok bu işin. Hani izin verirlerse cenazelerde falan diyorum, Cohen çalın da mutlu vedalaşalım.
22 Nisan 2011 Cuma
bin bir gece öyküleri.
Garip bir vize haftası geçirildi İÜ' de. Sıfır çalışmayla, çok çalışma arasında pek bir fark olmadığını kanıtlamış olabiliriz bu dönem, geçen dönemin tam tersine. Artık yorulmuş ve yıpranmış olmalıyız ki ders çalışacak takatimiz kalmamış. İnan bana sorun değil, fark etmez.
Bir ben vardır bende benden içeri. Bir değil on ben vardır bende benden içeri. Her biri farklı kafadadır. Hangisi daha ön plandadır hangisi saklar derinlere kendini bilmem. Hangi öykü kime nasıl davranır kimi nasıl görür, insanlar bu bin bir öyküyü nasıl görür dışarıdan bilmem. Bu bin bir öyküler kendi aralarında uzlaşmaya varamaz bazen; ancak şu ana kadar sorunlara bir çözüm hep bulundu, bundan sonra da bulunur.
İstediğini yapan insana hayranım ben. Düşünüp karar veren, tutkusunun peşinden gidene saygım sonsuz. Herkes, toplumun bir kurbanı olmadan zevklerine göre yaşamayı hak ediyor, bunu çok azı başarıyor. Başarmayı kafasına takmış pes etmeyen insanı da ayakta alkışlarım.
Dün gece lise zamanlarında yazdığım bir günlüğümü açıp okumuş bulundum. Yapmaz olaydım. Bir genç nasıl ergenliğinin doruk noktalarına çıkar, nasıl depresyondan depresyona atlar hepsini gözlerime gördüm ve okudum. "Bunları ben yazmış olamam," dediğim sayfalar çoktu. Bu günlük bence derslerde "bir ergenin acı dolu dramı" adlı konu başlığı altında örnek olarak sunulabilir.
Tek bir nokta vardı kafamı allak bullak eden; uzun seneler geçmiş olmasına rağmen bazı sorunlarımı aşamamış olmam beni düşündürdü. Bu durum, bazı sorunların yıllarca çözülemeyebileceklerini belki de hiç bir zaman çözülmeyeceklerini gösterdi.Bu noktada diyecek pek de fazla bir şey kalmadı. Sustum.
Bir ben vardır bende benden içeri. Bir değil on ben vardır bende benden içeri. Her biri farklı kafadadır. Hangisi daha ön plandadır hangisi saklar derinlere kendini bilmem. Hangi öykü kime nasıl davranır kimi nasıl görür, insanlar bu bin bir öyküyü nasıl görür dışarıdan bilmem. Bu bin bir öyküler kendi aralarında uzlaşmaya varamaz bazen; ancak şu ana kadar sorunlara bir çözüm hep bulundu, bundan sonra da bulunur.
İstediğini yapan insana hayranım ben. Düşünüp karar veren, tutkusunun peşinden gidene saygım sonsuz. Herkes, toplumun bir kurbanı olmadan zevklerine göre yaşamayı hak ediyor, bunu çok azı başarıyor. Başarmayı kafasına takmış pes etmeyen insanı da ayakta alkışlarım.
Dün gece lise zamanlarında yazdığım bir günlüğümü açıp okumuş bulundum. Yapmaz olaydım. Bir genç nasıl ergenliğinin doruk noktalarına çıkar, nasıl depresyondan depresyona atlar hepsini gözlerime gördüm ve okudum. "Bunları ben yazmış olamam," dediğim sayfalar çoktu. Bu günlük bence derslerde "bir ergenin acı dolu dramı" adlı konu başlığı altında örnek olarak sunulabilir.
Tek bir nokta vardı kafamı allak bullak eden; uzun seneler geçmiş olmasına rağmen bazı sorunlarımı aşamamış olmam beni düşündürdü. Bu durum, bazı sorunların yıllarca çözülemeyebileceklerini belki de hiç bir zaman çözülmeyeceklerini gösterdi.Bu noktada diyecek pek de fazla bir şey kalmadı. Sustum.
19 Nisan 2011 Salı
the interpreter.
Elimde kahvem, müziğim, masa lambam falan en güzel mutluluklardan biri bu değil midir? Keyifli bir sözlü çeviri gününün ardından en keyiflisi içilen kahveyle kafa boşaltma eylemidir. (yarın almanca sınavım olduğunu unutuyorum bu arada tabi.) Tıpkı geçen sene eylül sonu gittiğimiz gibi yine bir Yaratıcı Drama Sempozyumu sürmekte iki gündür. Hem de bu sefer Kadir Has da değil de İÜ Rektörlüğünde.
Bu sefer, bu organizasyona geçen seferki gibi mihmandar olarak değil, tamamen çevirmen olarak katıldık. Beyazıt Kampüsü' ne girerken kendimizi İÜ öğrencisi olarak değil, çevirmenler olarak tanıtmamız en zevkli kısımlardan biriydi. Kuul' duk baya. Bu sefer 90 yaşındaki bir dede değil de 65 yaşındaki Norveçli bir amca olan Mr. Eriksson' la çalıştık. İlk ciddi ardıl tecrübemizi kazandık, geldik. İlginç ama her şey çok güzel geçti. Hiçbir sorun yaşamadım ve atölyede drama yaparken çok eğlendim. Zaten Yaratıcı Drama' yı sana bana ona buna öneriyorum, herkesler yapmalı.
Yorucu, bol koşuşturmalı ve çok keyifli bir günün ardından ise yarın almanca sınavının olması naısl br işkencedir? Galiba sınıfça çalışmadık biz bu sınava.(elbet bir iki çalışan vardır, hep vardır onlar.) Tam bir 'kader, kısmet' kafasında olduğum için stres de yapmıyor hala kuul' luğuma devam ediyorum.
Ne olursa olsun insanın sevdiği işi yapması kadar güzel bir şey olamaz şu hayatta.Ondan alınan zevk bambaşka. Dün kabinde eş zamanlı yapan sevgili Rana Hocamızı izlerken suratımda aptal bir gülümseme var idi. Ya da bugün ardıl çeviriye giderken tatlı bir heyecan ile büyük bir sevinç vardı içimde.Çeviri aşkım da olmasa kendimi odun gibi hissederdim sanırım. Sözün özü; herkes sevdiği işi yapsın dostlar. Ancak bu şekilde yaşanır oluyor hayat.
Not: Atölye çevirisinden çıkarken, insanların size gelip "Tebrikler, çok güzel çevirdiniz, çok başarılıydı." demelerinden daha onur verici bir durum söz konusu mudur?
Bu sefer, bu organizasyona geçen seferki gibi mihmandar olarak değil, tamamen çevirmen olarak katıldık. Beyazıt Kampüsü' ne girerken kendimizi İÜ öğrencisi olarak değil, çevirmenler olarak tanıtmamız en zevkli kısımlardan biriydi. Kuul' duk baya. Bu sefer 90 yaşındaki bir dede değil de 65 yaşındaki Norveçli bir amca olan Mr. Eriksson' la çalıştık. İlk ciddi ardıl tecrübemizi kazandık, geldik. İlginç ama her şey çok güzel geçti. Hiçbir sorun yaşamadım ve atölyede drama yaparken çok eğlendim. Zaten Yaratıcı Drama' yı sana bana ona buna öneriyorum, herkesler yapmalı.
Yorucu, bol koşuşturmalı ve çok keyifli bir günün ardından ise yarın almanca sınavının olması naısl br işkencedir? Galiba sınıfça çalışmadık biz bu sınava.(elbet bir iki çalışan vardır, hep vardır onlar.) Tam bir 'kader, kısmet' kafasında olduğum için stres de yapmıyor hala kuul' luğuma devam ediyorum.
Ne olursa olsun insanın sevdiği işi yapması kadar güzel bir şey olamaz şu hayatta.Ondan alınan zevk bambaşka. Dün kabinde eş zamanlı yapan sevgili Rana Hocamızı izlerken suratımda aptal bir gülümseme var idi. Ya da bugün ardıl çeviriye giderken tatlı bir heyecan ile büyük bir sevinç vardı içimde.Çeviri aşkım da olmasa kendimi odun gibi hissederdim sanırım. Sözün özü; herkes sevdiği işi yapsın dostlar. Ancak bu şekilde yaşanır oluyor hayat.
Not: Atölye çevirisinden çıkarken, insanların size gelip "Tebrikler, çok güzel çevirdiniz, çok başarılıydı." demelerinden daha onur verici bir durum söz konusu mudur?
18 Nisan 2011 Pazartesi
güneşli (bir) öykü.
Bazı şeyler hiç bitmez. Sen bitti sanırsın sadece, döner gelir seni bulur. Kaçamaz, kaçmaktan vazgeçersin.
Sonra bazı şeyleri artık görmek, duymak, hissetmek istemediğin için derinlere gömersin onları. Kurtuldun sanırsın da hortlayıverir sakladıkların yatağın altından bir gece. Sandığın içindekilerden korkmamayı öğren-meli-sin.
Unuttuğunu sandığın karşına çıkan hatıralarına rağmen önce dumur olup sonra kısa bir süre içerisinde kendini toparlayıp hayatını sürdürmeyi başardığın anda işler tıkırında demektir. Yapabileceğinin en iyisi, elinden gelen budur.
Bazı duygular öyle karşılıksız ve sonsuzdur ki daha önce onlarsız yaşadığını bilmez, onlarsız yaşamayı da düşünemezsin.
Oysa en ihtiyaç duyduğun şey,kimi zaman farkına varmasan da, özgüvendir, -ebilmek' tir, sahiplenilip sahiplenmektir.
Sonra bazı şeyleri artık görmek, duymak, hissetmek istemediğin için derinlere gömersin onları. Kurtuldun sanırsın da hortlayıverir sakladıkların yatağın altından bir gece. Sandığın içindekilerden korkmamayı öğren-meli-sin.
Unuttuğunu sandığın karşına çıkan hatıralarına rağmen önce dumur olup sonra kısa bir süre içerisinde kendini toparlayıp hayatını sürdürmeyi başardığın anda işler tıkırında demektir. Yapabileceğinin en iyisi, elinden gelen budur.
Bazı duygular öyle karşılıksız ve sonsuzdur ki daha önce onlarsız yaşadığını bilmez, onlarsız yaşamayı da düşünemezsin.
Oysa en ihtiyaç duyduğun şey,kimi zaman farkına varmasan da, özgüvendir, -ebilmek' tir, sahiplenilip sahiplenmektir.
17 Nisan 2011 Pazar
give me the words that tell me everything.
Artık bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincindeydim. Bu çok sık olmazdı bana. Yani her pazartesi başlanan diyet ya da her yıl başında "Bu yıl her şey bambaşka olacak," gibi bir şey değildi. Çünkü öyle zamanlarda zaten hiçbir şey değişmezdi. 1 Ocak' ta aniden güzel bir şeyler olmazdı, hayatın bok gibiliği hiç de kendisinden taviz vermeden yoluna devam ederdi. Sadece sen hiç düşünmediğinde birden bire içinde doğan bir azim ve güç ile değişirdi bazı şeyler. Bu güç sanki dışarıdan bir takviye yardımıyla gelirdi. Bu güç, güçlüydü. O zaman dünyayı baştan yaratacak kuvveti bulurdun kendinde. Maalesef bu güçlülük hissi çok uzun süre kalmazdı, o yüzden en kısa sürede ne kadar olumlu değişiklik yaparsan o kadar kazançlı çıkardın. Bir dakika sonra, bir saat ya da bir gün sonra eski yılgınlığına geri döner kendini yine bir nokta olarak görmeye devam ederdin kaldığın yerden.
"En doğru sandığımız yanlışlıkları da beraber yapmadık mı, bir yanlış daha yapsak ne olacak sanki?" dediğinde karşıdaki ona "Hayır ben yanlışlardan sıkıldım artık." diyebilirdin bu güce sahip olunca. Bu güç bir ganimet, en büyük hazineydi. Aksi takdirde yılgınlık insanı yanlışlarına devam ettirirdi. Yanlış zaman, yanlış karar, yanlış kafa, yanlış beden, yanlış zihin, teker teker tüm doğrular silinirdi sonra.
"Beni kimse anlamıyor, çok yalnızım." zihniyeti ise tam bir dayaklık zihniyetti. Tabi, sen dehaydın, sen kimsenin düşünemediğini düşünürdün, kimsenin yazamadığını yazar, kimsenin çalamadığını sen çalardın sen film çekerdin, sen oynardın, sen, sen, sen sen sen..... Ne kadar çok 'sen' vardı kafanda gördün mü? Tek sorun buydu. Sen hep senden bahsederdin, seni belki de kimse anlamıyordu çünkü sen hep ve sadece sendin. Çünkü sen başkasını anlamayı hiç denemedin. Düyanın en açık görüşlü insanı olduğunu savunup aslında kendi kendine kurduğun küçük dünyanda yaşadın. Sonra insanların o dünyayı takmadıklarını gördüğünde ise "İnsanlar beni anlamıyor." oldu bunun adı. Sen bir başkasını hiç anladın mı? Anlamayı istedin mi?
Bir şeyleri bozmak, kırmak ve parçalamak gerekiyor. Önce teker teker parçalarımıza ayrılıp daha sonra yeni baştan oluşacağız. Değişim,tam da böyle bir şey işte.
"En doğru sandığımız yanlışlıkları da beraber yapmadık mı, bir yanlış daha yapsak ne olacak sanki?" dediğinde karşıdaki ona "Hayır ben yanlışlardan sıkıldım artık." diyebilirdin bu güce sahip olunca. Bu güç bir ganimet, en büyük hazineydi. Aksi takdirde yılgınlık insanı yanlışlarına devam ettirirdi. Yanlış zaman, yanlış karar, yanlış kafa, yanlış beden, yanlış zihin, teker teker tüm doğrular silinirdi sonra.
"Beni kimse anlamıyor, çok yalnızım." zihniyeti ise tam bir dayaklık zihniyetti. Tabi, sen dehaydın, sen kimsenin düşünemediğini düşünürdün, kimsenin yazamadığını yazar, kimsenin çalamadığını sen çalardın sen film çekerdin, sen oynardın, sen, sen, sen sen sen..... Ne kadar çok 'sen' vardı kafanda gördün mü? Tek sorun buydu. Sen hep senden bahsederdin, seni belki de kimse anlamıyordu çünkü sen hep ve sadece sendin. Çünkü sen başkasını anlamayı hiç denemedin. Düyanın en açık görüşlü insanı olduğunu savunup aslında kendi kendine kurduğun küçük dünyanda yaşadın. Sonra insanların o dünyayı takmadıklarını gördüğünde ise "İnsanlar beni anlamıyor." oldu bunun adı. Sen bir başkasını hiç anladın mı? Anlamayı istedin mi?
Bir şeyleri bozmak, kırmak ve parçalamak gerekiyor. Önce teker teker parçalarımıza ayrılıp daha sonra yeni baştan oluşacağız. Değişim,tam da böyle bir şey işte.
15 Nisan 2011 Cuma
aylak adam.
Eğer hala aklı başında, düzgün, iyi adamlardan değil de bir kaç kötü adamdan, aylak adamdan hoşlanıyorsa insan, psikolojik gelişimi daha tamamlanmamış demektir. Misal, ben. Yeterli olgunluğa eriştiğimi düşünmüyorum, ya da yeterli mantık düzeyine gelemedim. Bir sıkıntı var orası belli yani ve düşündüm, eğer daha olgunlaşmamı tamamlayamadıysam ve kendi kendime yetecek seviyeye gelemediysem karşı cinsten mümkün olduğunca uzak durmam gerekir, aksi takdirde farklı sıkıntılar doğacaktır ortaya, nitekim hep sıkıntılar doğdu. O yüzden sonra dedim ki kendi kendime, ben en iyisi 'o' seviyeye gelene kadar kendimi büyüteyim. Tek başına kalan insan daha çabuk büyür, orası da acı bir gerçek.
Sonra işte fazla düşünmekten kafam bulandı falan küfürü bastım kendime. Fazla sinirlendim kendime, ama bana mısın demedi. Neyse yine bir koşuşturmaca kurtardı beni bu düşünme sorunsalından. Bir gün olur da yapacak şeyim olmazsa, fazla düşünmekten değişik psikolojik durumlar da yaşayabilirim ben. Havanın kapalı olması bile depresyona girmeme yetiyorken, bunlar çok fazla bana.
Düzgün, ciddi psikolojik sorunları olmayan, aklı başında, aylak olmayan bir adam ilgimi çektiği gün "işte!" diyeceğim, "ben oldum artık." Tabi umarım şu an çevremdeki o bazı aklı başında ama benden ilgi görmeyen insanlar, benim aklım yerine geldiğinde hala burada olurlar. (Genelde olmazlar da.)
Sonra işte fazla düşünmekten kafam bulandı falan küfürü bastım kendime. Fazla sinirlendim kendime, ama bana mısın demedi. Neyse yine bir koşuşturmaca kurtardı beni bu düşünme sorunsalından. Bir gün olur da yapacak şeyim olmazsa, fazla düşünmekten değişik psikolojik durumlar da yaşayabilirim ben. Havanın kapalı olması bile depresyona girmeme yetiyorken, bunlar çok fazla bana.
Düzgün, ciddi psikolojik sorunları olmayan, aklı başında, aylak olmayan bir adam ilgimi çektiği gün "işte!" diyeceğim, "ben oldum artık." Tabi umarım şu an çevremdeki o bazı aklı başında ama benden ilgi görmeyen insanlar, benim aklım yerine geldiğinde hala burada olurlar. (Genelde olmazlar da.)
10 Nisan 2011 Pazar
doymadım, doyamadım.
Merhaba, ben üniversite 3. sınıf öğrencisiyim ve sınıf arkadaşlarımı daha yeni tanımaya başladım. Geç oldu güç olmadı, dedik de avuttuk kendimizi. Kim demiş İmt' den kafa adam çıkmaz, inektir onlar falan diye? ( Ben demiş olabilirim zamanında.) Kim demişse yalan demiş, hata etmiş. İmt' den acayip kafa dengi insanlar, içilecek insanlar çıkıyormuş, çıktı.
Cuma akşamı kitap çevirilerimizi kutlayalım diyerek 6 kişi Victor Levi' de bütçemizin üstünde bir akşam geçirdik. Her şeyiyle güzel bir akşamdı, hani öle olunca insan paraya da acımıyor lan! Gece sonunda hesapları yapamayacak kadar kafamız iyiydi belki ama güldük eğlendik. Ancak Levi şarapları bize yetmeyince tekelden köpek öldürenimizi alarak sokakta içmeye devam eyledik. Barlar Sokağı uzun zamandır bu kadar gürültülü bir grup insan görmemişti. Hani ben o gece o grupta olmasam çok rahatsız olurdum belki. Ancak Barlar Sokağı insanları bizi sevdi, şarkılarımıza türkülerimize eşlik etti. (uyku saatleri gelmiş teyzeler hariç, onlar pek sevmediler galiba)
Cuma yetmiyormuş gibi cumartesi akşamı da eski bir orta okul arkadaşıyla buluşuldu ve içmeye kalınan yerden devam edildi. Anladım ki eskisi kadar genç değilim ve bünyem artık üst üste içmeleri kaldırmıyor. Anladım ki iki akşam üst üste içtikten sonra insan beş parasız kalıyor. Ha, yine olsa yine yaparım pişman değilim. İşte böyle güzel iki akşamdan sonra yine ders çalışılan bir pazara düştük. Yarın da vize olması çok hoş oldu, iyi oldu. Toparlanmak lazım beyler.
İçkiye doydum mu? Hayır. Öyle bir kafa yok galiba,hiç doyulmuyor.
Cuma akşamı kitap çevirilerimizi kutlayalım diyerek 6 kişi Victor Levi' de bütçemizin üstünde bir akşam geçirdik. Her şeyiyle güzel bir akşamdı, hani öle olunca insan paraya da acımıyor lan! Gece sonunda hesapları yapamayacak kadar kafamız iyiydi belki ama güldük eğlendik. Ancak Levi şarapları bize yetmeyince tekelden köpek öldürenimizi alarak sokakta içmeye devam eyledik. Barlar Sokağı uzun zamandır bu kadar gürültülü bir grup insan görmemişti. Hani ben o gece o grupta olmasam çok rahatsız olurdum belki. Ancak Barlar Sokağı insanları bizi sevdi, şarkılarımıza türkülerimize eşlik etti. (uyku saatleri gelmiş teyzeler hariç, onlar pek sevmediler galiba)
Cuma yetmiyormuş gibi cumartesi akşamı da eski bir orta okul arkadaşıyla buluşuldu ve içmeye kalınan yerden devam edildi. Anladım ki eskisi kadar genç değilim ve bünyem artık üst üste içmeleri kaldırmıyor. Anladım ki iki akşam üst üste içtikten sonra insan beş parasız kalıyor. Ha, yine olsa yine yaparım pişman değilim. İşte böyle güzel iki akşamdan sonra yine ders çalışılan bir pazara düştük. Yarın da vize olması çok hoş oldu, iyi oldu. Toparlanmak lazım beyler.
İçkiye doydum mu? Hayır. Öyle bir kafa yok galiba,hiç doyulmuyor.
8 Nisan 2011 Cuma
yut beni.
Sabahları uyanmak zordur. Sadece sabahları mı, öğlenleri ve akşamları da uyanmak zordur. Uyanmak zordur, uyanmak demek tüm sıkıntıların yeniden başına üşüşecek olması, bir yerde savunma mekanizması görevi gören uykunun çalışmayı durdurması ve biraz daha yalnız hissetmen demektir. İşte bu yüzden uyanmak zordur.
Bugün geçmişte incittiğim insanlar için farklı bir suçluluk hissi duyuyorum. Hepsini bağrıma basıp onlardan özür dileyesim bile var, "Böyle olmasını istememiştim." tadında cümleler kurarım belki. Kimseyi bilerek isteyerek kırdığım yok da hani istemeden kırdıklarım, istemeden yaşadıklarım falan.
Bilmiyorum, ya da diyorum ki beni kıranlarla benim kırdıklarımı karşı karşıya getireyim birbirlerini yutsunlar. Ortada içi boş bir sıfır kalsın. Ben de kalmayayım. Ben zaten baştan yutulayım. Yut beni, yutsana. Glup.
Öyle abartılı cümlelerimiz var ki bizim, en sadeyi basiti ve kelimelerin özünü göremiyoruz gevelemekten. Hani her şey aslında çok basitti ya, hala öyle işte çok basit. Biz basiti yorup zorlaştırıyoruz, ama süsleri kenara atıp geriye kalana baktığında yani çekirdeği gördüğünde çok daha kolay olacak bir şeyler.
Bugün geçmişte incittiğim insanlar için farklı bir suçluluk hissi duyuyorum. Hepsini bağrıma basıp onlardan özür dileyesim bile var, "Böyle olmasını istememiştim." tadında cümleler kurarım belki. Kimseyi bilerek isteyerek kırdığım yok da hani istemeden kırdıklarım, istemeden yaşadıklarım falan.
Bilmiyorum, ya da diyorum ki beni kıranlarla benim kırdıklarımı karşı karşıya getireyim birbirlerini yutsunlar. Ortada içi boş bir sıfır kalsın. Ben de kalmayayım. Ben zaten baştan yutulayım. Yut beni, yutsana. Glup.
Öyle abartılı cümlelerimiz var ki bizim, en sadeyi basiti ve kelimelerin özünü göremiyoruz gevelemekten. Hani her şey aslında çok basitti ya, hala öyle işte çok basit. Biz basiti yorup zorlaştırıyoruz, ama süsleri kenara atıp geriye kalana baktığında yani çekirdeği gördüğünde çok daha kolay olacak bir şeyler.
Blogger' s Base.
Bugün biraz reklam yapayım dedim. Beyoğlu' ndan Galataya' ya doğru inerken sol tarafta kalan bir kafe, Blogger's Base. İçeri girdiğiniz anda oranın herhangi bir kafe olmadığını anlıyorsunuz. Kde tıpkı bir ev gibi dizayn edilmiş. Kenepesi, televizyonu, müzik çaları, çalışma masası, vitrini, rafları ve raflarında kitapları hatta kenarda sessizce duran bir elektro gitarı bile var bu kafenin. Çünkü bu kafenin sahibi, bu eşyaları baya baya evinden getirmiş, evet. Kendisi ilginç bir insanmış, bugün tanıştık.
Aslında kafeye takılan insanların hepsi bir tuhaf zaten. Tuhaf derken öyle kötü anlamda değil hani sanatla iç içe, belki biraz fazla iç içe insanlar bunlar. Kafaları bir garip insanlar. Neyse, kafede bir kanepeye geçip elinizde kahveniz muhabbete başladığınız an sanki evinizde oturuyormuşsunuz hissi veriyor bu mekan. Kısacası, samimi ve güzel.
Into the Wild ya da 127 Saat gibi filmleri ya da Simyacı gibi bir kitabı okuduktan sonra nasıl gaza geldiğimi çekip gitmek her şeyi bırakmak istediğimi bilirsiniz. İşte bugün o kafede bunları gerçekleştirmiş biriyle tanıştım. Adamın anlattıkları ne kadar doğruydu ne kadar yanlış bilmiyorum, ancak hikayesi şöyle;
Bu adam, iyi bir şirkette genel müdür olarak uzun süre çalışığı iyi yerlere geldikten sonra bir gün bir rahatsızlık geçiriyor ve birden bire artık hayatından stresi çıkarmak istediğine karar veriyor. İşini bırakıyor, her şeyini bırakıyor ve yürümeye başlıyor. O gün bugündür yürüyormuş. Her yere yürüyerek gidermiş. Sokakları yürüyerek harcarmış. Mutluymuş, istediği yaşam şekli buymuş. Kendi kendisine yetermiş, başka hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, paraya bile.
Ütopik gelmiyor mu? Bana geldi. Baya sorguya çektim bu elemanı. Belki özendiğim içindi, bilmiyorum. Benim neden böyle olamadığımdan yakındım bir ara, benim de canım ara ara gitmek istiyordu çünkü! O da bana nasıl yaşıyorsam yaşayayım kendi tercihimi yaşadığımı söyledi. Bu ev, bu okul, bu meslek bu arkadaşlar ve bu yaşam şekli benim tercihimdi. Ben bunları zorunluluktan yaptığımı düşünürken, öyle olmadığını söyledi.
Düşündüm sonra, gerçekten gitmek istesem gidemez miydim? Yeteri kadar istemiyordum demek ki.
Aslında kafeye takılan insanların hepsi bir tuhaf zaten. Tuhaf derken öyle kötü anlamda değil hani sanatla iç içe, belki biraz fazla iç içe insanlar bunlar. Kafaları bir garip insanlar. Neyse, kafede bir kanepeye geçip elinizde kahveniz muhabbete başladığınız an sanki evinizde oturuyormuşsunuz hissi veriyor bu mekan. Kısacası, samimi ve güzel.
Into the Wild ya da 127 Saat gibi filmleri ya da Simyacı gibi bir kitabı okuduktan sonra nasıl gaza geldiğimi çekip gitmek her şeyi bırakmak istediğimi bilirsiniz. İşte bugün o kafede bunları gerçekleştirmiş biriyle tanıştım. Adamın anlattıkları ne kadar doğruydu ne kadar yanlış bilmiyorum, ancak hikayesi şöyle;
Bu adam, iyi bir şirkette genel müdür olarak uzun süre çalışığı iyi yerlere geldikten sonra bir gün bir rahatsızlık geçiriyor ve birden bire artık hayatından stresi çıkarmak istediğine karar veriyor. İşini bırakıyor, her şeyini bırakıyor ve yürümeye başlıyor. O gün bugündür yürüyormuş. Her yere yürüyerek gidermiş. Sokakları yürüyerek harcarmış. Mutluymuş, istediği yaşam şekli buymuş. Kendi kendisine yetermiş, başka hiçbir şeye ihtiyacı yokmuş, paraya bile.
Ütopik gelmiyor mu? Bana geldi. Baya sorguya çektim bu elemanı. Belki özendiğim içindi, bilmiyorum. Benim neden böyle olamadığımdan yakındım bir ara, benim de canım ara ara gitmek istiyordu çünkü! O da bana nasıl yaşıyorsam yaşayayım kendi tercihimi yaşadığımı söyledi. Bu ev, bu okul, bu meslek bu arkadaşlar ve bu yaşam şekli benim tercihimdi. Ben bunları zorunluluktan yaptığımı düşünürken, öyle olmadığını söyledi.
Düşündüm sonra, gerçekten gitmek istesem gidemez miydim? Yeteri kadar istemiyordum demek ki.
5 Nisan 2011 Salı
run, baby, run.
Hayat hiç temposunu bozmadan koşmaya devam ediyor. Peşinden de biz tabi.. Geçen cuma romanımı teslim ettim. Garip bir huzurdu yaşadığım, sanki çevirmemiş de roman yazmışım gibi. Ya da onun gibi bir şey işte. Sonuç olarak huzurluyum evet. Büyük bir yük kalkmış omuzlarımdan, akşamları evde bekleyen kocam varmış gibi koşa koşa eve gelmiyor biraz daha yaşamakla ilgileniyorum artık. Güzel, sevdim bunu. Daha güzeli ise eminim, kitabın basılmış halini ve kapağını açtığım anda Çevirmen: Dilek Öykü Güneşli, yazısını görmek olacaktır. O an dünyalar benim olabilir işte. Tabi bir de Haziran ayında emeğimin karşılığı( her ne kadar tam karşılığı olmasa da) olan parayı almak güzel olacaktır. Yaza paralı gireceğim, ne hoş.
Roman falan bir yana şimdi baya bir iş var önümüzde. 18' inde Uluslararası Çağdaş Drama Kongreleri daha sonra Mayısın ilk iki haftası da Devlet Bakanları Zirvesi' nde çalışacağız. Bir sakatlık çıkmazsa yazın bu paralar keyifle harcanabilir.
Bir sürü güzel şeye rağmen garip bir yorgunluk ve hüzün de var üzerimde. Hüzün kısmını her zamanki gibi çözemiyorum, meraktayım bu sefer neler yumurtlayacak bu beyin. Her şeye rağmen bir yok olma isteği var içimde. Yok olsak, fena olmazdı bak, neyse.
İş güç, güzel hoş da bir yandan acayip kafa dinlemek, gezmek, eğlenmek ve içmek istiyor bünye. 4 aydır çeviri yaparken bir sürü insana birlikte şarap içme sözü vermişim. Şimdi birer birer o sözleri yerine getirmek gerek falan. Böyle sözleri yerine getirmek pek sorun olmasa gerek.
Roman falan bir yana şimdi baya bir iş var önümüzde. 18' inde Uluslararası Çağdaş Drama Kongreleri daha sonra Mayısın ilk iki haftası da Devlet Bakanları Zirvesi' nde çalışacağız. Bir sakatlık çıkmazsa yazın bu paralar keyifle harcanabilir.
Bir sürü güzel şeye rağmen garip bir yorgunluk ve hüzün de var üzerimde. Hüzün kısmını her zamanki gibi çözemiyorum, meraktayım bu sefer neler yumurtlayacak bu beyin. Her şeye rağmen bir yok olma isteği var içimde. Yok olsak, fena olmazdı bak, neyse.
İş güç, güzel hoş da bir yandan acayip kafa dinlemek, gezmek, eğlenmek ve içmek istiyor bünye. 4 aydır çeviri yaparken bir sürü insana birlikte şarap içme sözü vermişim. Şimdi birer birer o sözleri yerine getirmek gerek falan. Böyle sözleri yerine getirmek pek sorun olmasa gerek.
30 Mart 2011 Çarşamba
parazit.
Bugün sizlere tıbbi bir durumdan bahsedeceğim.
Beynimizdeki parazitlerle birlikte yaşadığımızın farkında mısınız? Her gün beynimizden bir parça daha kemiren ve beyin fonksiyonlarımızı zaman içerisinde ağır ağır kaybetmemize neden olan parazitler.
İnsanlardan bahsediyorum, beynimizde yer edinmiş, çıkıp gitmek bilmeyen insanlardan.. Öyle ya da böyle bir şekilde öğreniyoruz parazitlerimizle yaşamayı. Önceleri, beynimizden kopardıkları parçalar büyük acılara sebep olabiliyor. Sadece beynimizde görülmüyor verdikleri hasarlar, tüm vücudumuzda farklı belirtilerle ortaya çıkıyor; kalp atışındaki inkoordinasyon, midede bulantı, zaman zaman baş dönmesi şeklinde.Bir süre sonra her şeye karşı bir bağışıklık sistemi geliştiren mükemmel vücudumuz, beynimizdeki parazitlere karşı da geliştiriyor. Bağışıklık sisteminin oluşmasından sonra, etkiler yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Ancak, grip ve üşütme gibi durumlarda zayıf düşen bağışıklık sistemimizle birlikte parazitlerin etkileri yeniden ortaya çıkabiliyor. Antibiyotiğin pek bir etkisi olmadığı gözlemlendi. Kesin bir tedavisi olduğu bilinmiyor. Bu nedenle, onlarla yaşamayı öğrenmeniz gerekiyor.
Geçmiş olsun.
Beynimizdeki parazitlerle birlikte yaşadığımızın farkında mısınız? Her gün beynimizden bir parça daha kemiren ve beyin fonksiyonlarımızı zaman içerisinde ağır ağır kaybetmemize neden olan parazitler.
İnsanlardan bahsediyorum, beynimizde yer edinmiş, çıkıp gitmek bilmeyen insanlardan.. Öyle ya da böyle bir şekilde öğreniyoruz parazitlerimizle yaşamayı. Önceleri, beynimizden kopardıkları parçalar büyük acılara sebep olabiliyor. Sadece beynimizde görülmüyor verdikleri hasarlar, tüm vücudumuzda farklı belirtilerle ortaya çıkıyor; kalp atışındaki inkoordinasyon, midede bulantı, zaman zaman baş dönmesi şeklinde.Bir süre sonra her şeye karşı bir bağışıklık sistemi geliştiren mükemmel vücudumuz, beynimizdeki parazitlere karşı da geliştiriyor. Bağışıklık sisteminin oluşmasından sonra, etkiler yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Ancak, grip ve üşütme gibi durumlarda zayıf düşen bağışıklık sistemimizle birlikte parazitlerin etkileri yeniden ortaya çıkabiliyor. Antibiyotiğin pek bir etkisi olmadığı gözlemlendi. Kesin bir tedavisi olduğu bilinmiyor. Bu nedenle, onlarla yaşamayı öğrenmeniz gerekiyor.
Geçmiş olsun.
28 Mart 2011 Pazartesi
based on a true story, no: bilmem kaç.
Onu çevir, şunu oku, bunu izle, oraya git derken yazacak şeyler birikmiş meğer.
Öncelikle sevinçten çığlık atmak istiyorum izninizle: Dün gece saat 3 sularında roman çevirisi bitti. 550 sayfa bitti. Dört aylık bir çeviri sürecinden bahsediyorum, az uz değil. Bu hafta da düzeltme işlemleriyle uğraşıp hafta sonu romanımı teslim edeceğim. Cengiz Han' la ilişkimizin sonuna geldik sayılır. Ancak onun hayatımdaki yerini asla unutmayacağım. Çünkü,o benim ilklerimden biri. Evet, şu an abartıyorum.
Bir kaç haftadır insan ilişkilerine dair gözlemlediğim bazı noktaları paylaşmayı borç bilirim;
Yakın erkek arkadaşın, arkadaşlıktan çıkıp başka konumlara geçmeye çalışma çabaları insanı derinden yaralayabilir. Yakın erkek arkadaş, konumunu bilmeli ve düzeni bozmamalıdır. Aksi takdirde, yakın arkadaşlıktan uzak arkadaşlığa geçiş yaşar. (based on a true story) Tüm yakın erkek arkadaşlara sesleniyorum, kendinize gelin beyler.
Ha bir de yüz yıllardır süre gelen inanışın bir kez daha doğruluğu kanıtlanmıştır: Kaçan kovalanır. Aylardır hayran hayran seyrettiğim M' nin şu an bana iki günde bir mesaj attığını ve benim onu bazen bahanelerle reddettiğimi ya da ona hiç cevap vermediğimi düşünecek olursak, erkek basit bir canlıdır. Erkek, kadının oyununa çok çabuk gelir. Kadın ise bir türlü, erkeğin basit bir canlı olduğunu öğrenemediğinden enayi konumuna düşer.
Gözlemlerim, fark ettiğiniz gibi aslında çok alışılagelmiş hepimizin önceden bildiği detaylardır. Ancak; yukarıda bahsettiğim iki durumu da belki defalarca yaşamış insanlar bile bir sonrakinde aynı hayatı yapmaktan geri kalmıyor ve gözünü gerçeklere yumuyor. Hata yapmaktan çekinmem, hata insana öğretir. Fakat, aynı hatanın bir ikincisi olmaz, demiştim kendi kendime aynı hataları binlerce kez yapan biri olarak.
Çünkü; bazı hatalar alışkanlık haline geliyormuş. Siz hatalardan vazgeçseniz de hatalar sizden geçemiyormuş.
Öncelikle sevinçten çığlık atmak istiyorum izninizle: Dün gece saat 3 sularında roman çevirisi bitti. 550 sayfa bitti. Dört aylık bir çeviri sürecinden bahsediyorum, az uz değil. Bu hafta da düzeltme işlemleriyle uğraşıp hafta sonu romanımı teslim edeceğim. Cengiz Han' la ilişkimizin sonuna geldik sayılır. Ancak onun hayatımdaki yerini asla unutmayacağım. Çünkü,o benim ilklerimden biri. Evet, şu an abartıyorum.
Bir kaç haftadır insan ilişkilerine dair gözlemlediğim bazı noktaları paylaşmayı borç bilirim;
Yakın erkek arkadaşın, arkadaşlıktan çıkıp başka konumlara geçmeye çalışma çabaları insanı derinden yaralayabilir. Yakın erkek arkadaş, konumunu bilmeli ve düzeni bozmamalıdır. Aksi takdirde, yakın arkadaşlıktan uzak arkadaşlığa geçiş yaşar. (based on a true story) Tüm yakın erkek arkadaşlara sesleniyorum, kendinize gelin beyler.
Ha bir de yüz yıllardır süre gelen inanışın bir kez daha doğruluğu kanıtlanmıştır: Kaçan kovalanır. Aylardır hayran hayran seyrettiğim M' nin şu an bana iki günde bir mesaj attığını ve benim onu bazen bahanelerle reddettiğimi ya da ona hiç cevap vermediğimi düşünecek olursak, erkek basit bir canlıdır. Erkek, kadının oyununa çok çabuk gelir. Kadın ise bir türlü, erkeğin basit bir canlı olduğunu öğrenemediğinden enayi konumuna düşer.
Gözlemlerim, fark ettiğiniz gibi aslında çok alışılagelmiş hepimizin önceden bildiği detaylardır. Ancak; yukarıda bahsettiğim iki durumu da belki defalarca yaşamış insanlar bile bir sonrakinde aynı hayatı yapmaktan geri kalmıyor ve gözünü gerçeklere yumuyor. Hata yapmaktan çekinmem, hata insana öğretir. Fakat, aynı hatanın bir ikincisi olmaz, demiştim kendi kendime aynı hataları binlerce kez yapan biri olarak.
Çünkü; bazı hatalar alışkanlık haline geliyormuş. Siz hatalardan vazgeçseniz de hatalar sizden geçemiyormuş.
26 Mart 2011 Cumartesi
23 Mart 2011 Çarşamba
noksan
Bugün aklıma bir şey düştü yolda yürürken. Lise zamanlarında, üç aylık klasik gitar dersi aldım ben. Dersi veren hocam, aslında profesyonel bir gitar hocası değildi. Sadece annemin arkadaşının yeğeniydi ve bir üniversite öğrencisiydi. Benden beş yaş büyüktü. Haftanın üç günü, annemin çalıştığı iş yerinde buluşur, iş yerinin beşinci katında( iş yeri eniştemin olduğundan herhangi bir sıkıntı çıkmadan)normal bir ev dairesinde dersimizi yapıyorduk. Ben ona ismiyle hitap etmekten utanır, isminin yanına 'Abi' kelimesini de koyardım. Aradaki beş yaş az değil derdim, kendi kendime.
Gitar hocamın, yakışıklı bir üniversite öğrencisi olması hayatımı büyük ölçüde etkilemişti doğrusu. Üniversite öğrencisi olmak önemliydi o zaman benim için. Farklı bir büyüsü vardı onun. Daha bilgili, daha kültürlü, daha esprili yani bütün daha' lar sanki ondaydı.
Ben ise ergenlik çağlarının tam en zorlu zamanlarında, kendimi çirkin bulduğum, yüzümü, vücudumu kısaca bana ait hiçbir şeyi beğenmediğim o korkunç dönemdeydim. Bir üniversite öğrencisinin benle gülüyor, konuşuyor, benimle beraber gitar çalıp şarkı söylüyor olması beni çok heyecanlandırmıştı.
Artık, sürekli ders günlerinin gelmesini bekler olmuştum. Her derse giderken, karşımdaki erkeği etkilemek üzere farklı kıyafetler giyiyor farklı saç şekilleri yapıyordum. Diyete başlamıştım, kilo vermeye kararlıydım. (yıllardır değişmeyen alışkanlıklar) Utangaçtım, çekingendim kısacası henüz çok çocuktum.
O ise, benim gözümde olgun bir insandı. Ders zamanı sadece gitar çalıp şarkı söylemezdik, sohbet de ederdik. Bana üniversite hayatını anlatırdı. Aslında İzmirliydi ancak Ankara' da okuyordu. Yaz tatilinde annesinin yanına gelmişti, İstanbul' a. Tatilin bitmesiyle tekrar, Ankara' ya dönecekti. Büyük ihtimalle bir sevgilisi vardı. Ders sıralarında telefonunun çalmasını ben buna yormuştum en azından.
Beni küçük bir çocuk olarak gördüğünü düşünüyor bir de buna üzülüyordum. Onu etkilemenin tek yolu güzel gitar çalmaktı(ben böyle düşünmüştüm) ve bu yüzden üç ay hiç durmadan gitar çalıştım. Evde gitar çalışırken, ertesi gün derste yeni bir şarkı öğrendiğimi ona söyleyecek ve şarkıyı çalacaktım. Çok etkilenecekti. Etkilenince ne olacaktı bilmiyorum, beni beğenecek miydi, bana sarılacak mıydı? O an karşımdaki erkekten ne isteyebilirdim ki? Büyük ihtimalle sadece kendimi önemli hissetmek istiyordum.
Şarkı söylerkenki ciddiyeti, ders aralarındaki espritüelliği, sesinin güzelliği, kısa saçı ancak arka tarafta bıraktığı ve ördüğü bir tutam, bunların hepsini gözlerimi dört açarak inceliyordum. Gitar tellerinin fazladan kalan kısımlarına her bir sevgilisinden bir toka bağlaması da aşk hayatının hareketli olduğunu gösteriyor ve beni üzüyordu. Yine bir ders arasında evdeki pinpon masasını fırsat bilerek pinpon oynamamız, evin terasına hava almaya çıktığımızda onun sigara içişi, her şeyini ama her şeyini ezberlemiştim.
Aradaki beş yaşın bana dağlar gibi görünmesine rağmen yine de hayallerimi kurmaktan geri kalmıyordum. Şimdi anlıyorum, aradaki beş yaş değildi belki önemli olan; ancak bir lise ve bir üniversite öğrencisi arasında dağlarca fark vardı. Ayrıca ben çok toy ve çok saf bir lise öğrencisiydim.
Hikayenin pek sonrası yok. Ben üç ayımı onunla aynı mekanda bulunduğum her anı eğlenerek ve onu etkilemeye çalışarak geçirdim Öyle bir şey tabi ki olmadı. Üç ay bittikten sonra Ankara' ya döndü ve gitar derslerimiz de sonlanmış oldu. O gittikten sonra uzun bir süre dışarıda gördüğüm tüm erkekleri ona benzetmem çok ilginçti.Sonra geçti tabi bunlar ve her şey normale döndü. Ara ara gelir aklıma, telefonumda numarasını görürüm bazen ama hiç aramam. Tamamlanmamış hikayeleri daha çok seviyorum; çünkü hiçbir şekilde bozulmuyorlar.
Gitar hocamın, yakışıklı bir üniversite öğrencisi olması hayatımı büyük ölçüde etkilemişti doğrusu. Üniversite öğrencisi olmak önemliydi o zaman benim için. Farklı bir büyüsü vardı onun. Daha bilgili, daha kültürlü, daha esprili yani bütün daha' lar sanki ondaydı.
Ben ise ergenlik çağlarının tam en zorlu zamanlarında, kendimi çirkin bulduğum, yüzümü, vücudumu kısaca bana ait hiçbir şeyi beğenmediğim o korkunç dönemdeydim. Bir üniversite öğrencisinin benle gülüyor, konuşuyor, benimle beraber gitar çalıp şarkı söylüyor olması beni çok heyecanlandırmıştı.
Artık, sürekli ders günlerinin gelmesini bekler olmuştum. Her derse giderken, karşımdaki erkeği etkilemek üzere farklı kıyafetler giyiyor farklı saç şekilleri yapıyordum. Diyete başlamıştım, kilo vermeye kararlıydım. (yıllardır değişmeyen alışkanlıklar) Utangaçtım, çekingendim kısacası henüz çok çocuktum.
O ise, benim gözümde olgun bir insandı. Ders zamanı sadece gitar çalıp şarkı söylemezdik, sohbet de ederdik. Bana üniversite hayatını anlatırdı. Aslında İzmirliydi ancak Ankara' da okuyordu. Yaz tatilinde annesinin yanına gelmişti, İstanbul' a. Tatilin bitmesiyle tekrar, Ankara' ya dönecekti. Büyük ihtimalle bir sevgilisi vardı. Ders sıralarında telefonunun çalmasını ben buna yormuştum en azından.
Beni küçük bir çocuk olarak gördüğünü düşünüyor bir de buna üzülüyordum. Onu etkilemenin tek yolu güzel gitar çalmaktı(ben böyle düşünmüştüm) ve bu yüzden üç ay hiç durmadan gitar çalıştım. Evde gitar çalışırken, ertesi gün derste yeni bir şarkı öğrendiğimi ona söyleyecek ve şarkıyı çalacaktım. Çok etkilenecekti. Etkilenince ne olacaktı bilmiyorum, beni beğenecek miydi, bana sarılacak mıydı? O an karşımdaki erkekten ne isteyebilirdim ki? Büyük ihtimalle sadece kendimi önemli hissetmek istiyordum.
Şarkı söylerkenki ciddiyeti, ders aralarındaki espritüelliği, sesinin güzelliği, kısa saçı ancak arka tarafta bıraktığı ve ördüğü bir tutam, bunların hepsini gözlerimi dört açarak inceliyordum. Gitar tellerinin fazladan kalan kısımlarına her bir sevgilisinden bir toka bağlaması da aşk hayatının hareketli olduğunu gösteriyor ve beni üzüyordu. Yine bir ders arasında evdeki pinpon masasını fırsat bilerek pinpon oynamamız, evin terasına hava almaya çıktığımızda onun sigara içişi, her şeyini ama her şeyini ezberlemiştim.
Aradaki beş yaşın bana dağlar gibi görünmesine rağmen yine de hayallerimi kurmaktan geri kalmıyordum. Şimdi anlıyorum, aradaki beş yaş değildi belki önemli olan; ancak bir lise ve bir üniversite öğrencisi arasında dağlarca fark vardı. Ayrıca ben çok toy ve çok saf bir lise öğrencisiydim.
Hikayenin pek sonrası yok. Ben üç ayımı onunla aynı mekanda bulunduğum her anı eğlenerek ve onu etkilemeye çalışarak geçirdim Öyle bir şey tabi ki olmadı. Üç ay bittikten sonra Ankara' ya döndü ve gitar derslerimiz de sonlanmış oldu. O gittikten sonra uzun bir süre dışarıda gördüğüm tüm erkekleri ona benzetmem çok ilginçti.Sonra geçti tabi bunlar ve her şey normale döndü. Ara ara gelir aklıma, telefonumda numarasını görürüm bazen ama hiç aramam. Tamamlanmamış hikayeleri daha çok seviyorum; çünkü hiçbir şekilde bozulmuyorlar.
21 Mart 2011 Pazartesi
yes, you will die; did you expect me to lie?
Pink Martini' nin içimde dans etme hissiyatını yaratan ezgileri ve ispanyolca sözcükleriyle bezenmiş şarkılarını dinleyerek elimde içkim, kokteylden yeni çıkmışım üzerimde de tuvaletim varmış gibi dans etmek istiyorum. "La Soledad" ın sözlerini ezberleyip benimsedim. Yaylı çalgılar olsun her yerde istiyorum. Uçuyormuşum gibi bir his oluyor o zaman.
Neyse Pink Martini' nin büyülü müziğinden gerçek hayata geçersek, her ne kadar geçmek istemesem de, kitabın son haftasındayım, kalan sayfa sayısı 59. Bugün ağlayacaktım çeviri esnasında. Cengiz Han, içimi yaktı ve kitap tarih romanı olmaktan çıkıp drama dönüştü. Kitap, anca son 50 sayfada heyecanlı olmaya başladı. Okuyacaksanız son 100 sayfayı okuyun yeter, ha okumayacaksanız ona da eyvallah. Ama sonra göbeğinize falan imza istemeyin. (bknz. Mü)
Okulu bitirmeme 1 buçuk seneden az kala keşfettim metrobüsle daha hızlı eve geldiğimi. Geç oldu güç olmadı. Her gün kazanacağım 50 dk' ları hesaplarsam ki,yaparım deliyimdir, ortaya baya uzun zaman süreçleri çıkacaktır.
Neyse, Subutay' ın Cuci' ye dediği gibi. "Yes, you will die; did you expect me to lie?" (Türkçesini kitapta bulursunuz.) Öleceğiz lan bir gün, valla bak.
Neyse Pink Martini' nin büyülü müziğinden gerçek hayata geçersek, her ne kadar geçmek istemesem de, kitabın son haftasındayım, kalan sayfa sayısı 59. Bugün ağlayacaktım çeviri esnasında. Cengiz Han, içimi yaktı ve kitap tarih romanı olmaktan çıkıp drama dönüştü. Kitap, anca son 50 sayfada heyecanlı olmaya başladı. Okuyacaksanız son 100 sayfayı okuyun yeter, ha okumayacaksanız ona da eyvallah. Ama sonra göbeğinize falan imza istemeyin. (bknz. Mü)
Okulu bitirmeme 1 buçuk seneden az kala keşfettim metrobüsle daha hızlı eve geldiğimi. Geç oldu güç olmadı. Her gün kazanacağım 50 dk' ları hesaplarsam ki,yaparım deliyimdir, ortaya baya uzun zaman süreçleri çıkacaktır.
Neyse, Subutay' ın Cuci' ye dediği gibi. "Yes, you will die; did you expect me to lie?" (Türkçesini kitapta bulursunuz.) Öleceğiz lan bir gün, valla bak.
20 Mart 2011 Pazar
hayat, sokakta.
Sonunda ergenlik depresyonlarımı bir kenara atarak depresyon dışı bir şeyler yazabilecek duruma geldiğime de karar vererek yazıyorum buraya. Hoş bir hafta yaşanmadı benim tarafımdan. Okul ve spor asıldı bolca, abur cubura dadanıldı evden fazla çıkılmadı ve güne başlamak istenmedi.
Ergen depresyonu demek de pek mantıklı değil aslında, hayır aynıları elli küsür yaşındaki insanın da başına geliyor. Menapoz desem değil, daha erken lan! Nedir bilemedim, neyse geçiyorum.
Ne olursa olsun, evde üst üste iki gün oturulmaz, nokta. Bünye meselesi belki, bilmiyorum. Kötü oluyorum yani içim daralıyor, fenalaşıyorum. Bugün çıkıp rahatladım adeta. Dışarısı, güzel. Dışarısı, iyi. Sokakta hayat var. Mesela; Kabataş' tan motorla Üsküdar' a geçerken motorun dışında durunca yüzüme çarpan rüzgar hayatın ta kendisi. Ya da Galata Kulesine doğru inen eğri büğrü sokaktaki esnaf hayat. Ev, hayat değil. Orası kesin.
Geçen yaz çalıştığım Eğitimde Çağdaş Drama semineri, nisan ayının ortasında bir daha yapılacak. Ve bizler çevirmen olarak çalışacağız. Bugün de bir iş toplantısındaydım. Ne kadar havalı "iş toplantısındayım demek." onu fark ettim. Hele hele "Çevirmen Hanım" diye hitap edilmek de en bir hoş. Neyse nisan da dolu dolu bir ay olacak gibi.
Bir de sıkıldıkça evinin dekorasyonunu, eşyaların yerini değiştiren kadınlar gibi ben de bloğumun şeklini şemalini değiştirip duruyorum. Ama bunu sevdim, bu kalsın.
Not: Kitapta kalan son 79 sayfa ve son bir buçuk hafta. Nisanda her şey daha güzel olacak. Sevgiler.
Ergen depresyonu demek de pek mantıklı değil aslında, hayır aynıları elli küsür yaşındaki insanın da başına geliyor. Menapoz desem değil, daha erken lan! Nedir bilemedim, neyse geçiyorum.
Ne olursa olsun, evde üst üste iki gün oturulmaz, nokta. Bünye meselesi belki, bilmiyorum. Kötü oluyorum yani içim daralıyor, fenalaşıyorum. Bugün çıkıp rahatladım adeta. Dışarısı, güzel. Dışarısı, iyi. Sokakta hayat var. Mesela; Kabataş' tan motorla Üsküdar' a geçerken motorun dışında durunca yüzüme çarpan rüzgar hayatın ta kendisi. Ya da Galata Kulesine doğru inen eğri büğrü sokaktaki esnaf hayat. Ev, hayat değil. Orası kesin.
Geçen yaz çalıştığım Eğitimde Çağdaş Drama semineri, nisan ayının ortasında bir daha yapılacak. Ve bizler çevirmen olarak çalışacağız. Bugün de bir iş toplantısındaydım. Ne kadar havalı "iş toplantısındayım demek." onu fark ettim. Hele hele "Çevirmen Hanım" diye hitap edilmek de en bir hoş. Neyse nisan da dolu dolu bir ay olacak gibi.
Bir de sıkıldıkça evinin dekorasyonunu, eşyaların yerini değiştiren kadınlar gibi ben de bloğumun şeklini şemalini değiştirip duruyorum. Ama bunu sevdim, bu kalsın.
Not: Kitapta kalan son 79 sayfa ve son bir buçuk hafta. Nisanda her şey daha güzel olacak. Sevgiler.
13 Mart 2011 Pazar
boşver, böylesi daha güzel.
Belki ikimizin de hayat çizgisi çok farklıydı, büyük ihtimalle öyleydi. Benim orada, onun yanında oluşum, bunca zamandan sonra, bunca aydan sonra.. "Sevdiğin bir ünlüyle olmak gibi." Hani hiç olmayacağını bilirsin. Sanki bir hayalin içine düşmüştük, ama her şey o kadar kusursuz değildi; çünkü gerçekti.
Aynı anda bu kadar leş ve bu kadar samimi olduk birbirimize. Gizlemedik yaramazlıklarımızı ve birbirimizden beklentilerimizi. Her şey çok şeffaftı. Tek güzel yanı buydu zaten, herhangi bir laf oyunu ya da romantizm yaratma çabaları olmaksızın oradaydık işte, birbirimize bakıyorduk ve az sonraki olacaklardan sorumluyduk.
Her şeyi söyledim ona. Karşımdaki erkeğe, onun hakkında düşündüğüm her şeyi hiç çekinmeden söyledim. Bunu ilk defa yaptım sanırım. Saklayacak bir şey yoktu, her şey ortaya dökülmüştü zaten. Beyaz ten her zamanki kadar güzeldi, siyah gözleri her zamanki kadar zehirleyici bakıyordu, dudakları her zamanki gibi dokunduğu yeri yakıyordu. Ama bu kadardı, dahası yoktu, olmazdı, olmayacaktı.
Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissetmekten ne zaman kurtulacaktım acaba? Belki karşımdaki adamın olgunluğu, yaşı ve davranışları yüzündendi bu hissim. Bu histen nefret ediyordum.
Bir redd şarkısı gibi gelişti her şey.
"Boşver, sevdim de ne oldu,
boşver böylesi daha güzel."
Aynı anda bu kadar leş ve bu kadar samimi olduk birbirimize. Gizlemedik yaramazlıklarımızı ve birbirimizden beklentilerimizi. Her şey çok şeffaftı. Tek güzel yanı buydu zaten, herhangi bir laf oyunu ya da romantizm yaratma çabaları olmaksızın oradaydık işte, birbirimize bakıyorduk ve az sonraki olacaklardan sorumluyduk.
Her şeyi söyledim ona. Karşımdaki erkeğe, onun hakkında düşündüğüm her şeyi hiç çekinmeden söyledim. Bunu ilk defa yaptım sanırım. Saklayacak bir şey yoktu, her şey ortaya dökülmüştü zaten. Beyaz ten her zamanki kadar güzeldi, siyah gözleri her zamanki kadar zehirleyici bakıyordu, dudakları her zamanki gibi dokunduğu yeri yakıyordu. Ama bu kadardı, dahası yoktu, olmazdı, olmayacaktı.
Kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissetmekten ne zaman kurtulacaktım acaba? Belki karşımdaki adamın olgunluğu, yaşı ve davranışları yüzündendi bu hissim. Bu histen nefret ediyordum.
Bir redd şarkısı gibi gelişti her şey.
"Boşver, sevdim de ne oldu,
boşver böylesi daha güzel."
11 Mart 2011 Cuma
vardan yok olmak.
"Hala tam bir olgunluğa eremedim, ergenlikten tam olarak kurtulduğumu da söyleyemeyeceğim, böyleyim işte."
Tam bir olgunluğa eren insan var mıydı ki? Sanmıyorum. Baya saçmalamışım o zaman.
Mart, gerçekten ilginç bir şekilde ilerliyor. Benim yoğun çeviri saatlerim olsun, ki kitabın bitmesine sadece 2 buçuk hafta gibi bir süre kaldı, ödevlerdi, gelecek planlarıydı, gelip geçen insanlar derken sürekli bir koşuşturmaca mevcut. Şanslıyım. Koşuşturmacalar, hayatı yaşanır kılıyor.Aynen öyle.
Bir insanın gitmesi gariptir, hele de giden insana dair elinizde hiçbir şey kalmadıysa.. Ölü insanla, giden insan arasında bir fark olmuyor o zaman. Çünkü elinizde ne bir telefon numarası, ne bir mail adresi, hiçbir şey yok.. Ölseydi, işte böyle olurdu diyorsunuz. Ölseydi de, evet ona ulaşacağım herhangi bir telefon numarası olmazdı; ama o zaman onu ziyaret edebileceğim bir yer olurdu belki yer altında. Bu, daha başkaydı. Fizik kurallarına karşı gelerek, vardan yok olmak gibiydi.
Ama, bir kez daha kanıtlandı fizik kuralları. Hiçbir varlığın yoktan var, vardan yok olmayacağını gördüm yine. Aldığım bir mesajla kimsenin sadece ve sessizce gidemeyeceğini gördüm. Sevgili M, buldu beni. Oysa ben beyaz teninden ve kara gözlerinden çoktan vazgeçmiştim zaten. Aklımı kurcalamıyor değildi, büyük dudakları ama yokluğu varlığından çok farklı değildi.
O yüzden onu görmek istediğimden emin olamadım, o yüzden içimi bir huzursuzluk kapladı, o yüzden kendimi rahatsız hissettim ve o yüzden görüşme teklifini kabul ettim. Benim olgunlaşmama daha baya var be dostlar.
Tam bir olgunluğa eren insan var mıydı ki? Sanmıyorum. Baya saçmalamışım o zaman.
Mart, gerçekten ilginç bir şekilde ilerliyor. Benim yoğun çeviri saatlerim olsun, ki kitabın bitmesine sadece 2 buçuk hafta gibi bir süre kaldı, ödevlerdi, gelecek planlarıydı, gelip geçen insanlar derken sürekli bir koşuşturmaca mevcut. Şanslıyım. Koşuşturmacalar, hayatı yaşanır kılıyor.Aynen öyle.
Bir insanın gitmesi gariptir, hele de giden insana dair elinizde hiçbir şey kalmadıysa.. Ölü insanla, giden insan arasında bir fark olmuyor o zaman. Çünkü elinizde ne bir telefon numarası, ne bir mail adresi, hiçbir şey yok.. Ölseydi, işte böyle olurdu diyorsunuz. Ölseydi de, evet ona ulaşacağım herhangi bir telefon numarası olmazdı; ama o zaman onu ziyaret edebileceğim bir yer olurdu belki yer altında. Bu, daha başkaydı. Fizik kurallarına karşı gelerek, vardan yok olmak gibiydi.
Ama, bir kez daha kanıtlandı fizik kuralları. Hiçbir varlığın yoktan var, vardan yok olmayacağını gördüm yine. Aldığım bir mesajla kimsenin sadece ve sessizce gidemeyeceğini gördüm. Sevgili M, buldu beni. Oysa ben beyaz teninden ve kara gözlerinden çoktan vazgeçmiştim zaten. Aklımı kurcalamıyor değildi, büyük dudakları ama yokluğu varlığından çok farklı değildi.
O yüzden onu görmek istediğimden emin olamadım, o yüzden içimi bir huzursuzluk kapladı, o yüzden kendimi rahatsız hissettim ve o yüzden görüşme teklifini kabul ettim. Benim olgunlaşmama daha baya var be dostlar.
9 Mart 2011 Çarşamba
tehlikenin farkındayım.
Yaşarken ve olayları irdelerken asıl fotoğrafı göremiyorum; ancak detaylara takılıyorum. Neler olmuştu, kafasıyla geri dönüp hafızamızı deştiğim zaman ise detayları bir araya getirdiğimde, puzzle parçaları yerine oturduğunda ortaya çıkan manzara karşısında ağzım açık kalabiliyorum. Küçük hesaplar yapıp detaylara takılmaktansa olan durumlara dışarıdan en bir genel pencereden bakmayı öğrenemedim. Detaylara girdikçe boğuluyor, boğuldukça da detay üretiyorum.
Peki, erasmustaki en yakın arkadaşın İstanbul' a dönmesinin üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen tek bir kere beni aramaması hatta yolda karşılaştığımızda neredeyse görmemezlikten gelmesine ne diyorsunuz? O arkadaş hata yapıyor da neyse.. Halbuki arkasından seslendiğimde ve bana yüzünü döndüğünde ben sanki aradan bir yıl geçmemiş gibi hissedebiliyorken bazıları bunu yapamıyor.
Hayat çizelgem bir kez daha değişti, şimdiki amaç Boğaziçi Üniversitesi' nde yapılacak bir master programıdır. "Konferans Çevirmenliği" üzerinedir bu master ve bu programa baş vurabilmek için 2. yabancı dilin( bu durumda İspanyolca) çeviri yapılabilecek yeterlilikte olması gereklidir, ki bu da benim İspanya' ya gitmemi zorunlu kılar. O halde 2012 yılında mezun oluşla beraber bir İspanya yolculuğu bekleniyor. 6 ay, 1 yıl artık ne kadar olursa, bir süre kaldıktan sonra dönüp Boğaziçi' ne başvuruluyor. Daha çok okuyacağız lan, çook.
Yılın bu ayları pek iyi olmam ben, sanki herhangi bir ayda çok iyi oluyormuşum gibi.. Ama hani adı bahardır bu mevsimin de bir türlü ilk bahar yüzünü göstermez ya ben de başarmaya çalıştığım şeylere, ulaşmaya çalıştığım insanlara bir türlü ulaşamıyormuşum gibi geliyor. Kendimde ortaya çıkan bu tehlikenin de farkındayım ayrıca.
Beni bozacak, daha da dağıtacak, darmadağın edecek biri olacak karşımda.
Bir şişe de şarap olacak ki dünya sonra güzel olacak.
Peki, erasmustaki en yakın arkadaşın İstanbul' a dönmesinin üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen tek bir kere beni aramaması hatta yolda karşılaştığımızda neredeyse görmemezlikten gelmesine ne diyorsunuz? O arkadaş hata yapıyor da neyse.. Halbuki arkasından seslendiğimde ve bana yüzünü döndüğünde ben sanki aradan bir yıl geçmemiş gibi hissedebiliyorken bazıları bunu yapamıyor.
Hayat çizelgem bir kez daha değişti, şimdiki amaç Boğaziçi Üniversitesi' nde yapılacak bir master programıdır. "Konferans Çevirmenliği" üzerinedir bu master ve bu programa baş vurabilmek için 2. yabancı dilin( bu durumda İspanyolca) çeviri yapılabilecek yeterlilikte olması gereklidir, ki bu da benim İspanya' ya gitmemi zorunlu kılar. O halde 2012 yılında mezun oluşla beraber bir İspanya yolculuğu bekleniyor. 6 ay, 1 yıl artık ne kadar olursa, bir süre kaldıktan sonra dönüp Boğaziçi' ne başvuruluyor. Daha çok okuyacağız lan, çook.
Yılın bu ayları pek iyi olmam ben, sanki herhangi bir ayda çok iyi oluyormuşum gibi.. Ama hani adı bahardır bu mevsimin de bir türlü ilk bahar yüzünü göstermez ya ben de başarmaya çalıştığım şeylere, ulaşmaya çalıştığım insanlara bir türlü ulaşamıyormuşum gibi geliyor. Kendimde ortaya çıkan bu tehlikenin de farkındayım ayrıca.
Beni bozacak, daha da dağıtacak, darmadağın edecek biri olacak karşımda.
Bir şişe de şarap olacak ki dünya sonra güzel olacak.
6 Mart 2011 Pazar
127 Hours.
Bir pazar sabahı erken bir saatte kalkıp gidip Boğaziçi Üniversitesi havası solumak insanı "Neden ben değil hı?" diye bağırtarak depresyona sokabilir. Neden ben değil' in tabi ki çok basit cevapları vardır; ama insan bunu kabullenmek istemez. Manzaraya bakıp bir gün orada içip sabahlama hayalleri kurup sonra oradan ayrılır ertesi gün de kendi dört duvar okulunuza gidersiniz. The End.
Hatta ve hatta sizlere genel olarak zaman zaman hayata karşı sorduğumuz bir soru olan Neden ben' e biraz önce izlediğim filmden alıntı yaparak cevap vermek isterim.
"It's me. I chose this. I chose all of this. This rock...this rock has been waiting for me my entire life. It's entire life. Ever since it was a bit of meteorite a million, billion years ago. There in space. It's been waiting, to come here. Right, right here. I've been moving towards it my whole life. The minute I was born, every breath I've taken, every action has been leading me to this crack on the out surface."
Filmi izledikten sonra daha anlamlı gelecektir bu alıntı, bence tüm cevap budur.
Yarın sonunda sevgili okulum iu' da dersler başlıyor. Okulsuz çeviri hayatına alışmıştım ki şimdi okulla işi birlikte yürütmek zor olacak. Ancak eğer her şey hesapladığım gibi giderse, ki çoğu zaman gitmez, Mart 28' inde kitabım bitecek. Sonra 4 aylık acıma değecek bir kutlama düşünüyorum. 40 gün 40 gece falan.
O değil de, siz filmi izleyin sonra konuşalım, hala etkisinden kurtulmuş değilim. İyi geceler.
Hatta ve hatta sizlere genel olarak zaman zaman hayata karşı sorduğumuz bir soru olan Neden ben' e biraz önce izlediğim filmden alıntı yaparak cevap vermek isterim.
"It's me. I chose this. I chose all of this. This rock...this rock has been waiting for me my entire life. It's entire life. Ever since it was a bit of meteorite a million, billion years ago. There in space. It's been waiting, to come here. Right, right here. I've been moving towards it my whole life. The minute I was born, every breath I've taken, every action has been leading me to this crack on the out surface."
Filmi izledikten sonra daha anlamlı gelecektir bu alıntı, bence tüm cevap budur.
Yarın sonunda sevgili okulum iu' da dersler başlıyor. Okulsuz çeviri hayatına alışmıştım ki şimdi okulla işi birlikte yürütmek zor olacak. Ancak eğer her şey hesapladığım gibi giderse, ki çoğu zaman gitmez, Mart 28' inde kitabım bitecek. Sonra 4 aylık acıma değecek bir kutlama düşünüyorum. 40 gün 40 gece falan.
O değil de, siz filmi izleyin sonra konuşalım, hala etkisinden kurtulmuş değilim. İyi geceler.
5 Mart 2011 Cumartesi
implied and denied.
"Anlarsın sanmıştım." dedi.
"Sanmamalıydın, beyinlerimiz bir mi, senin anladığın her şeyi anlamak zorunda mıyım?" dedim.
Belki biraz sığ yaklaşmıştım mevzuya. Ama anlayacağımı sanmayıp anlayıp anlamadığımı sormalıydı. İmalardan, ima etmekten sıkılmıştım. Patır kütür olmalıydı insan.
Bence en kötüsü, söylemek için ertelediğin şeylerin zamanının hiç gelmeyecek olmasıdır. Hani kafanda kurarsın kurarsın, ben şunu derim o böyle cevap verir ya da şöyle cevap verir onun üstüne ben de bilmem ne derim, diye. Ama demezsin bir türlü. Çekinirsin, ürkersin ve ertelersin. Ertelememeli insan, beş dakika sonra ölmeyeceğini ne biliyorsun?
Cumartesi Kadıköy' ünü çok seviyorum özellikle. Hele de hava güneşliyken. iki haftadır yağmurlu hava gören insanların cumartesi kendilerini dışarı atmaları, insana hayatının devam ettiğini ve birilerinin de senin gibi mutlu olmaya çalıştığını hatırlatır da kendini yalnız bile hissetmezsin. Cumartesi gününde güzel bir telaş vardır, belki sabahtan gezmeye gidilecektir ya da akşam arkadaşlarla buluşulacaktır falan. Kadıköy'de de oradan oraya koşuşturan insanlar vardır, bazen aralarında tanıdık simalar çıkar. Cumartesi Kadıköy' ü güzeldir.
Son 199 sayfa. Hani alış veriş yaparken falan etiketlerin üzerinde 200' ün altı çizilmiş altına 199 lira yazılmıştır ya. Bende de aynı hesap, az görünsün diye 199 sayfa bıraktım, 200 değil. Nisan başı bitecek bu olay, bitse de gitsek.
Spor salonundaki, yakışıklı, uzun boylu, karizmatik; bir o kadar da suratsız, havalı ve kendini beğenmiş spor hocalarını hiç sevemedim. M.' nin yerini tutamaz kimse.
"Sanmamalıydın, beyinlerimiz bir mi, senin anladığın her şeyi anlamak zorunda mıyım?" dedim.
Belki biraz sığ yaklaşmıştım mevzuya. Ama anlayacağımı sanmayıp anlayıp anlamadığımı sormalıydı. İmalardan, ima etmekten sıkılmıştım. Patır kütür olmalıydı insan.
Bence en kötüsü, söylemek için ertelediğin şeylerin zamanının hiç gelmeyecek olmasıdır. Hani kafanda kurarsın kurarsın, ben şunu derim o böyle cevap verir ya da şöyle cevap verir onun üstüne ben de bilmem ne derim, diye. Ama demezsin bir türlü. Çekinirsin, ürkersin ve ertelersin. Ertelememeli insan, beş dakika sonra ölmeyeceğini ne biliyorsun?
Cumartesi Kadıköy' ünü çok seviyorum özellikle. Hele de hava güneşliyken. iki haftadır yağmurlu hava gören insanların cumartesi kendilerini dışarı atmaları, insana hayatının devam ettiğini ve birilerinin de senin gibi mutlu olmaya çalıştığını hatırlatır da kendini yalnız bile hissetmezsin. Cumartesi gününde güzel bir telaş vardır, belki sabahtan gezmeye gidilecektir ya da akşam arkadaşlarla buluşulacaktır falan. Kadıköy'de de oradan oraya koşuşturan insanlar vardır, bazen aralarında tanıdık simalar çıkar. Cumartesi Kadıköy' ü güzeldir.
Son 199 sayfa. Hani alış veriş yaparken falan etiketlerin üzerinde 200' ün altı çizilmiş altına 199 lira yazılmıştır ya. Bende de aynı hesap, az görünsün diye 199 sayfa bıraktım, 200 değil. Nisan başı bitecek bu olay, bitse de gitsek.
Spor salonundaki, yakışıklı, uzun boylu, karizmatik; bir o kadar da suratsız, havalı ve kendini beğenmiş spor hocalarını hiç sevemedim. M.' nin yerini tutamaz kimse.
3 Mart 2011 Perşembe
ben kararımı verdim.
Dün, sabrımın son noktasına geldim. Hiç bir zaman ait olduğum ülkeden, taşıdığım benlikten çekinmedim aksine övündüm bunca zaman. Çok aşırı milliyetçi olmadım ama sevgi duydum, sevdim ülkemi. Hala severim. Benim sorunum ülkeyle değil, bu başımızdaki insanlarla zaten. Tabi bir de başımızdaki insanları yüceltecek kadar kör ve cahil insanlarla.. İşte dün bir kaç düşünce birikintisi sonucunda burada yaşamak istemediğime karar verdim. Bu büyük bir karar öyle hop diye alınmaz. Ben de hop diye almadım zaten, uzun zamandır kafamı kurcalayan düşüncelerin sonucunda karar verdim.
Burada yaşamayıp da ne halt edeceğim, onu açıklayayım. Planlarım şu yönde ilerliyor, bir buçuk yıl sonra mezun olmuş olacağım. Yüksek lisansımı İspanya' da yapma şansım var. Eğer mümkün kılabilirsem yüksek lisansımı orada yaparken bir de çalışmaya başlarsam rahat rahat geçinirim. Yüksek lisanstan sonra İspanyolca- İngilizce çevirimi iyice geliştirmiş olacağım için tercümanlık hayatıma orada devam edebilirim. Tabi Türkçe- İspanyolca' da eminim işime yarayacaktır. Ve sonra, ben orada hayatımı rayına oturtup ileride sahip olmak istediğim ailemi de orada kuracağım. Ben burada büyüdüm, ancak çocuklarım burada büyümeyecek tek arzum bu. Batıyla, doğu arasındaki çelişkilerle kafaları dolmayacak, kim olduklarını bilmeden büyümek zorunda kalmayacaklar. Tabi, her zaman Türk olduklarını bilecekler, Türkiye' yi tanıyacaklar. Ancak buradaki stres ve endişe sebeplerinden uzakta daha huzurlu bir hayatları olacak. Ben de bir yerden sonra kurtarmış olacağım en azından.
Eğer yüksek lisans planım işlemezse de o zaman, burada yüksek lisansımı yapıp bir süre paramı kazanıp ondan sonra gideceğim. Sonuç olarak, gideceğim. Arada gelir görürüm buraları, unutmam tabi. Şimdiki plan bu, yıllar ne getirir bilinmez tabi...
Her ülkenin kendi sorunları vardır, hiçbir ülkenin ne dış ne iç politikası kusursuz değildir. Ancak halkın tercihleri benim tercihlerimle uymuyor ve ben azınlık kalıyorsam bulunduğum yerde o zaman en uygunu gitmektir.
Burada yaşamayıp da ne halt edeceğim, onu açıklayayım. Planlarım şu yönde ilerliyor, bir buçuk yıl sonra mezun olmuş olacağım. Yüksek lisansımı İspanya' da yapma şansım var. Eğer mümkün kılabilirsem yüksek lisansımı orada yaparken bir de çalışmaya başlarsam rahat rahat geçinirim. Yüksek lisanstan sonra İspanyolca- İngilizce çevirimi iyice geliştirmiş olacağım için tercümanlık hayatıma orada devam edebilirim. Tabi Türkçe- İspanyolca' da eminim işime yarayacaktır. Ve sonra, ben orada hayatımı rayına oturtup ileride sahip olmak istediğim ailemi de orada kuracağım. Ben burada büyüdüm, ancak çocuklarım burada büyümeyecek tek arzum bu. Batıyla, doğu arasındaki çelişkilerle kafaları dolmayacak, kim olduklarını bilmeden büyümek zorunda kalmayacaklar. Tabi, her zaman Türk olduklarını bilecekler, Türkiye' yi tanıyacaklar. Ancak buradaki stres ve endişe sebeplerinden uzakta daha huzurlu bir hayatları olacak. Ben de bir yerden sonra kurtarmış olacağım en azından.
Eğer yüksek lisans planım işlemezse de o zaman, burada yüksek lisansımı yapıp bir süre paramı kazanıp ondan sonra gideceğim. Sonuç olarak, gideceğim. Arada gelir görürüm buraları, unutmam tabi. Şimdiki plan bu, yıllar ne getirir bilinmez tabi...
Her ülkenin kendi sorunları vardır, hiçbir ülkenin ne dış ne iç politikası kusursuz değildir. Ancak halkın tercihleri benim tercihlerimle uymuyor ve ben azınlık kalıyorsam bulunduğum yerde o zaman en uygunu gitmektir.
28 Şubat 2011 Pazartesi
daha çok şarkı söyledim.
Önce kendimle konuştum. Önce kendime küfür ettim. Önce kendime sövdüm, saydım. Kendime ağladım, kendimle alay ettim. Önce kendimle paylaştım. Kendi kendimi rezil ettim. Önce kendimi sevdim, kendimi kabullendim. En dibe düşmeden, geri yukarı tırmanamazdım.
Sakladım, korudum, kimseye göstermedim, utandım, iğrendim, nefret ettim. Utandıkça gerildim, gerildikçe kaçtım, kaçtıkça yenildim, yenildikçe korktum, korktukça düştüm. En başa döndüm.
İnsanlar vardı, insanlar yoktu. Bir söyleyeceğim vardı, hepsini yuttum. Tükürdüm yüzüne, ağladım arkasından. Güldüm suratına sonra sırtından bıçakladım. Ben yaptım. Sana yaptım. Acıttım, parçaladım, bıçakladım. Oysa beni kan tutardı.
Bir gün hiç uyanmadım, uyur taklidi yaptım. Görmedim, duymadım, bilmedim.
Ben hep bir başına bankın üzerinde oturan ve dünyayı izleyen adamı merak ettim. Sonra söylediler; o, adam benmişim.
Sonra,
Şarkı söyledim.
Daha çok şarkı söyledim.
Sakladım, korudum, kimseye göstermedim, utandım, iğrendim, nefret ettim. Utandıkça gerildim, gerildikçe kaçtım, kaçtıkça yenildim, yenildikçe korktum, korktukça düştüm. En başa döndüm.
İnsanlar vardı, insanlar yoktu. Bir söyleyeceğim vardı, hepsini yuttum. Tükürdüm yüzüne, ağladım arkasından. Güldüm suratına sonra sırtından bıçakladım. Ben yaptım. Sana yaptım. Acıttım, parçaladım, bıçakladım. Oysa beni kan tutardı.
Bir gün hiç uyanmadım, uyur taklidi yaptım. Görmedim, duymadım, bilmedim.
Ben hep bir başına bankın üzerinde oturan ve dünyayı izleyen adamı merak ettim. Sonra söylediler; o, adam benmişim.
Sonra,
Şarkı söyledim.
Daha çok şarkı söyledim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
